Mu’tezile kelamcılarına göre İslam’da inanç-akıl ilişkisi

felsefe Nedir

Mutezile ekolü kelamcılarının büyük çoğunluğu, akılla inancın bilgisine ulaşılabileceğini savunur. Mu’tezile, Tanrı’nın akıl yoluyla bilinmesini, insan için bir vucubiyet (zorunluluk) ve sorumluluk olarak görmüştür. İnsanın kendi ve çevresinin bilgisinin akılla bilinebileceği, yaratıcının ve yarattığı her şeyin bilgisine de akılla ulaşılabileceği görüşündedirler. Allah’ın akla aykırı bir düzen kurmadığını ve insana akılla sorumluluk verdiğini vurgularlar. Çoğu Batılı İslam bilimcisinin “İslam’ın rasyonalistleri” olarak adlandırdığı Mu’tezile Kelamı, Allah’ı bilmenin zorunlu oluşunu, insana sağladığı yarara bağlamakta ve bunu ahlaki bir yükümlülük olarak değerlendirmektedir.

Akıl yürütmenin ahlaki bir sorumluluk olarak kabul edilmesinin nedeni aklın, Allah’ı bilmemekten kaynaklanacak zarar ve olumsuzlukları önleme işlevi gördüğü yönündeki düşüncedir. Nass kapsamına giren her şeyin teorik mantıkla yargılanması gerektiğini düşünen Mu’tezili temsilciler, aklın vahiyle birlikte ahlaki hakikatin aynı ölçüde kaynağı olduğunu, aklın Allah’ın asli unsuru olarak nakilden üstün olduğunu, İslam’ın temel ilkesi olan Tanrı fikrinin ve O’nun şer’i tekliflerinin ancak akılla bilinebileceğini savunmuştur. Bir şeyin iyi veya kötü olduğunun akıl yoluyla kavranabileceğini, zira olaylar arasında sebep sonuç ilişkisinin olduğunu düşünen akılcı tutum, Allah’ın hikmeti gereği bir şeyi diğer bir şeyin sebebi olarak yarattığını, aklın bu sebepleri bulmaya ve bir şeyin iyi veya kötü olduğunu tayin etmeye muktedir olduğunu iddia etmekteydiler. Şeriatın buradaki katkısı ayrıntılara yönelik olup, akıl yoluyla bilinenleri tamamlama ve açıklama ölçüsündedir.

Mu’tezili düşüncede akıl-vahiy ilişkisine bağlı iman temellendirmesi akli ve dilsel bir çerçevede ele alınır. Bu bağlamda Mu’tezili düşünürlerden Kadı Abdulcabbar, akıl-nakil ilişkisini nazar ve sem’ kavramları üzerine dayandırır. İslam filozoflarının felsefe ile din arasında akli bir temelde oluşturmaya çalıştıkları uzlaşı çabası, Abdulcabbar’da nazar ve sem’ arasında akli ve dilsel bir temelde kurulmaya çalışılan uzlaşı çabasına dönüşmüştür. Bu bağlamda sem’, Tanrı’nın elçisinin kelamullahı Tanrı’dan işitmesi, insanın da aynı kelamı elçiden işitmesi bağlamında ortaya çıkan bir kavramdır. Bu yönüyle kelamullah tabiatı ve bilinişi açısından iman nesnesi değildir. Ona göre Kur’an, Tanrı ile elçisi arasında gerçekleşen iletişimin bir ürünü olup, öncelikle sözsel bir içerik taşır. Böylece o, Kur’an metni karşısında akli ve dilbilimsel bir tavır takınır. Bu tavrıyla Abdulcabbar, nassı/nakli iman nesnesi haline getiren ve anlama çabalarını nass üzerine temellendiren yaklaşıma karşı çıkmakta ve düşünmeyi ahlak ve sorumluluk temelinde formüle etmektedir.

Abdulcabbar, aklı düşünmeye temel oluşturan zorunlu bilgileri kategorik olarak sağlayan ilkeler bütünü olarak, nazarı ise akıl tarafından sağlanan bu bilgileri işleme ameliyesi olarak görür. Bu bağlamda akıl, düşünme ve muhakemeye konu olan şeyler arasında bağ kurmayı mümkün kılan kategorik bilgiler alanıdır. Abdulcabbar’a göre Tanrı, âlemi yaratarak kendi varlığı için delil kılmıştır. Tümüyle işaret, kanıt ve simgelerden oluşan varlık âlemi üzerinde nazar etmek, yani araştırmak ve muhakeme etmek, kişiyi Tanrı hakkındaki bilgiye götürecektir. Bu nedenle varlık âlemi üzerinde düşünmek (nazar) kişiye zorunluluktur (vacip). Bu zorunluluk kişiye yüklenen diğer zorunlu sorumluluklardan önceliklidir(evvelu’l-vacibat). Bu noktada tefekkür, teemmül, tedebbür, araştırma gibi anlamlar içeren nazar, bilgiye ve Allah’ı bilmeye ulaştıran kanıtları araştırma işlevi görür.

Klasik dönem Müslüman dilbilimcileri de nazarı benzer bir anlamda ele almışlardır. Buna göre nazar, bilinenlerden hareketle bilinmeyene ulaşmayı sağlayan düşünce eylemidir. Bu düşünce eylemi, öncüllerin, sebep ve illetlerin düzenlenmesi ile gerçekleşebilir. Başka bir ifadeyle nazar, herhangi bir bilgiye ulaşmak için aklın, başka veri ve bilgileri harekete geçirmesidir. Çoğunluğunu hadisçilerin oluşturduğu nassın otoritesine dayalı iman teorisine eleştirilerde bulunan Mu’tezili kelamcılar, düşünmeye ve herhangi bir akli kanıta dayanmaksızın, taklit yoluyla oluşan imanın meşru ve geçerli olmadığını savunmuşlardır.

Abdulcabbar’a göre birbirinden farklı görüş ve anlayışların söz konusu olduğu beşeri bir ortamda, düzeyi ve niteliği ne olursa olsun mevcut seçeneklerden birini tercih etmenin ve bunu da taklit kapsamında sürdürmenin meşru bir temeli olamaz. O, bu bağlamda Tanrı’yı birlemeye dayalı taklitle inkâra dayalı taklidi eşdeğer görür ve halkın Tanrı hakkında bilgi konusunda taklit içerisinde olmasını doğru ve geçerli kabul etmez. Zira insan, akıl sahibi varlık olarak düşünmek ve akıl yürütmek yoluyla(nazar) Allah’ın bilgisine ulaşmakla yükümlü kılınmıştır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, MEB Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*