Kentlileşme Nedir? (Kente Uyum)

felsefe Nedir

Toplumsallaşma, bir toplumun değer ve normlarının öğrenilmesi sürecidir. İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren, aileleri, arkadaşları, eğitim kurumları ve medya aracılığı ile ait oldukları toplumda nasıl davranmaları gerektiğini, toplumun kendisine yüklediği rolleri ve beklentileri doğal süreçte öğrenirler.

Göç, bu doğal süreci kesintiye uğratır. Göçmenler, yeni geldikleri ortamda, bildiklerini düşündükleri her şeyi yeniden öğrenmek ve tecrübe etmek zorunda kalırlar.

Uyum, göçmenlerin başa çıkması gereken sorunların başında gelmektedir. Aslında uyum, göçmenlerin yabancısı oldukları toplum ile bütünleşerek, o toplumun bir parçası olma süreçleridir. Yani bir nevi “yeniden toplumsallaşma” sürecidir. Bu yeniden toplumsallaşma sürecinin, hem göçmen, hem de göçü kabul eden toplum için en az sorun ile atlatılabilmesi için, bütün toplumsallaşma aracılarının (aile, akran, eğitim kurumları, medya) geçiş sürecine katkı sağlaması ve birbirleri ile çelişmemesi önemlidir.

Göçleri sadece demografik bir hareket veya bir iş gücü transferi olarak yorumlamak eksik ve yanlış bir değerlendirme olacaktır. Göçmenler, sadece bir mekânsal değişik yapmakla kalmayıp, toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasal, hatta bireysel kimlik dönüşümüne uğramaktadırlar. Kentin kozmopolit yapısı, resmî kurumları, enformel ilişki biçimleri, bürokratik örgütleri ve iş bölümü; geleneksel kırsal toplumun homojen nüfusu, yüz yüze ilişkileri, akrabalık ilişkilerine bağlı örgütlenme yapısından oldukça farklıdır. Kır ve kent toplumları arasındaki farklılıklar, doğal olarak göçmenlerde, yeni katıldıkları kent toplumuna uyum sorunları doğurmaktadır.

Kent yeni göçmenlere geleneklerinde, yaşama alışkanlıklarında ve davranışlarında bazı değişiklikler yapmasını dayatır. Aslında kent çalışmalarının “kentlileşme” dedikleri de bundan başka bir şey değildir (Kaygalak, 2009, s.27). Modernleşmeci kurama göre kente gelen bireyler giderek geleneksel davranış kalıplarından çıkarak, kente özgü tutum ve davranışları benimsemeye başlarlar. Modernleşme sonrası kuramlar ise kentleşme sürecinin kentteki heterojenlik ve farklı kültürel kimlikler ile birlikte gelişeceğini kabul eder. Bu post modern yaklaşım ışığında kentleşme, “çoğulculuğun, farklılığın ve çeşitliliğin egemen olduğu kentsel mekânda, kentsel fırsatlardan farklılıklar doğrultusunda yararlanan bir kentli kültürünün oluşumu” olarak tanımlanmaktadır (Güçlü, 2002, s.14-15).

Kırdan kente gelenlerin iş bulması, kentli olması için yeterli değildir. Kentlileşme için, yeni gelenlerin kültürel bir dönüşüm geçirmesi, kentteki yaşam kalıplarını benimsemesi ve böylece “kentle bütünleşmesi” gerekmektedir. Sanayileşmeyle birlikte topraktan kopup kentlere gelen ve yoğun iş gücü ihtiyacını karşılayan göçmenlerin kentteki toplumsal sistem ile bütünleştirilmesi çabalarının altında homojen bir kültür yaratma çabası yatmaktadır (Kaygalak, 2009, s.27).

İstanbul’da uzun süre “kentli-köylü” ikilemi, “kentlerin köylüleşmesi” tartışmaları yaşanmıştır. Erder’e göre 1950’ler öncesi İstanbulunun kozmopolit yaşamına alışmış bulunan “eski” kentlilerin en yadırgadıkları göç, bu tarihten itibaren başlayan “köylü” göçü olmuştur. “Köylüler”, İstanbul’a gelişleri, yerleşmeleri, konut edinme biçimleri, yaşam tarzları ve yaptıkları işler bakımından en çok yadırganan ve “sorun” olarak görülen kesimler olmuştur (2000, s. 192).

Kent ve toplumsal değişme konularını Türk sosyolojisinde ilk ele alanlardan biri olan Mübeccel B. Kıray, kırdan kente göçenlerin “artık köylü olmadıkları gibi, kentli de olamadıklarını” söyleyerek, bu durum için “sahte kentlilik” diye bir kavram geliştirmiştir (Kaygalak, 2009, s. 55).

Kentte geçirilen uzun süreye rağmen, göçmenlerin kentle bütünleşemeyerek “kentteki köylüler” olarak kalmalarının ana nedenleri, göçmenlerin yerleşik kentlilerle olan ilişkileri ve hemşerilik ilişkilerine bağlılıkları gösterilmektedir. Ayrıca, enformel sektörlerde güvencesiz ve düşük ücretle çalışmaları, kentsel hizmetler ve eğitim kurumlarından yararlanma kapasitelerinin sınırlı olması, “kentleri köyleştirmiş” olarak görülen yeni göçmenlerin “kimlik arayışları olduğu” yorumları da yapılmıştır (Erman, 1996, s. 290).

Göçmenin kentle olan bağlantısı büyük oranda ekonomik nedenlerle belirlenmiştir. Sürekli istihdamın olması, gelirlerinin artması, siyasetçileri etkileme fırsatlarının olması ve mesleki hareketlilik göçmenlerin kentle bütünleşmesine yardımcı olan ve marjinalliklerini törpüleyen ana etmenler olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla kentlileşme, hem göçmenin mesleki değişme yoluyla kentle bütünleşmesini, kent hayatına fiziksel ve kültürel olarak uyum sağlamasını, hem de kentin halk kültürünün bazı unsurlarını benimsemesi olarak yorumlanmaktadır.

Karpat’a göre, kentlileşme her ne kadar köylünün memleketinden ayrılmasıyla başlasa da, aslında kentteki gecekonduya yerleşmesiyle “gerçek dönüştürücü aşamaya” girmektedir. Göçmenlerin kentlileşme süreci, göçmenin bütünüyle kentle özdeşleşmesiyle, yani kendisini köye değil, kente ait olduğuna dair kişisel inanç ve kanıya sahip olmasıyla tamamlanmış olur (Karpat, 2003, s. 215-216).

Kırdan kente yoğun göçlerin gerek sosyal, gerekse şehircilik ve mimari olarak kentlerin çehresini bozması, kentlerin büyük köylere dönüştüğü eleştirilerine neden olmuştur. Sık sık İstanbul’un büyük bir köye dönüştüğü eleştirisi dile getirilmektedir. Ancak köy-kent ayrımı açısından kategorik olarak değerlendirilirse, İstanbul veya hızlı kentleşen benzer yerleşim mekânlarını “köy” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Olsa olsa gelişim tarzına yönelik bir ironik eleştiri bir olarak görülebilir. Zira bir yeri kent yapan şey kurulan ikincil toplumsal ilişkiler ve yüklenmiş olduğu misyondur.

Kentler; toplumsal çelişkilerin, çatışmaların, gruplaşmaların, örgütleşmelerin ve sınıfsal farklılaşmaların olduğu, haberleşme olanaklarının arttığı, kitle psikolojisinin hakim olduğu, inanç, değer ve kuralların hızla yön değiştirdiği, nicel olarak da kırsaldan oldukça fazla insanı barındıran mekânlardır (Özer, 2012. s.325). Nüfusun niteliği, kentsel hizmetlerin kalitesi veya çarpık kentleşmenin ideal standartlardan uzak olması, o yerleşim yerini “köy” yapmaz.

Kentleşmenin sanayileşme olmaksızın gerçekleşmiş olması, “kent köylüleri ve yarı kentleşme” (Karpat, 2003, s.45) gibi kavramları ortaya çıkarmış, âdeta köydeki yoksulluğun ve işsizliğin İstanbul’a taşınmasına neden olmuştur. İstanbul’a göç eden farklı nüfus gruplarının, konut sorunlarını “kendi başlarına çözme”, “başlarını sokacakları bir ev oluşturma” girişimleri gecekondulaşmaya yol açmış (Tuna, 2010, s.365), mevcut iş olanaklarından daha fazla insanın kentlere yığılması, İstanbul’daki kentleşmeyi düzenli ve sistemli olmaktan uzak, çarpık ve sağlıksız hâle getirmiştir.

Kent, kentleşme ve kentlileşme konusunda yapılan tartışmalar, kırsal kesimlerden kente göçenlerin giderek gelenekselden moderne doğru değişeceği varsayımı üzerinde yoğunlaşmaktadır (Güçlü, 2002, s.13). Chicago Okulu ve takipçisi olan modernleşmeci kent bilimcileri kentliliği, kentlerde göçmen nüfusun artmasıyla çeşitlenen etnik kimlikler ve suç konuları başta olmak üzere, mekânsal ayrışmalar (Akyos ve Danış, 2011, s.153) ve ikili karşıtlıklar üzerine kurarak “kırdan-kente, gelenekselden-moderne geçiş” biçiminde tanımlarlar. Okula göre, modernleşme ile kentlileşme sürecinde ortaya çıkan, işsizlik, enformel sektör, gecekondulaşma gibi arızi sorunlar zamanla aşılacaktır (Kaygalak, 2009, s.43).

Modernleşmeci yaklaşımcılara göre, “göçle büyük kentlere gelenlerin kentle bütünleşmesi toplumsal bir amaçtır”. Yeni göçmenler “bir şaşkınlık evresinden” sonra, kentteki kurum ve ilişkiler içinde yer aldıkça kentsel davranış, düşünce ve algılama biçimlerini benimsemeye başlarlar (Kaygalak, 2009, s.50).

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*