Durkheim’da Kutsal ve Din Dışı Kavramları

felsefe Nedir

Kutsal kavramı Durkheim’in bütün toplumları incelerken baz aldığı kavramlardan biridir. Ona göre bütün toplumlar her şeyi “kutsal” ve “din dışı” şeklinde ayıran bir kategorilendirme sistemine sahiptirler. Din de bir bakıma bu ayırıma dayanır.

Bu ayırımların karmaşıklığı veya basitliği söz konusu toplumların da karmaşıklığı (dolayısıyla gelişmişliği) veya basitliğine (dolayısıyla ilkelliğine) paraleldir. Bir toplum ne kadar ilerlemişse o kadar karmaşıklaşmış olup kutsal ve din dışı ayırımları da o ölçüde bundan etkilenmiştir. Kutsaldan ise sadece Tanrılar veya kutsal ruhlar kast edilmez. Bir taş, bir ağaç, bir odun parçası veya bir ev, bir sembol, bir nehir veya herhangi bir cisim kutsal olabilir. Bu ölçüde genişletilmiş bir kutsallık hemen hemen her yerde bulunabilir.

Bu kutsal sayılan şeylerle insanların kurdukları ilişkilerin toplumda bir etkisi, sonuçları veya tezahürleri vardır. Sosyoloji bu kutsalların bizatihi kendi etkilerinin var olup olmadığı sorusuyla ilgili değil. Kendilerine atfedilen inancın doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgili asla bir şey söylemeksizin insanların onlara yakıştırdıkları özellikler dolayısıyla kendi davranışlarını belirlemeleri sosyolojik açıdan önemsenecek bir durumdur.

Din de Durkheim’a göre “kutsal şeylere yani bir kenara ayrılmış ve tabulaşmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve davranışlar sistemidir”. Bu tür davranışlara dünyanın hemen bütün toplumlarında, hatta görünürde en din dışı toplumlarda bile rastlanmaktadır. Durkheim dinin en ilkel biçimlerinden en karmaşık ileri biçimlerine kadar hepsinde kutsal ve din dışı ayırımının ortak bir özellik olduğundan hareketle, sosyolojik olarak dini en kolay bu noktada teşhis edebileceğimizi söyler. Kutsal sayılan nesnelerin kendi özünde bir kutsallık olup olmaması da sosyolojik açıdan anlamlı bir soru değildir. Önemli olan ve her kutsal sayılan nesnede sembolik bir yan olmasıdır. Kutsalın bir şeyi temsil ediyor olması söz konusudur. Toplumda dinin işlevinin anlaşılabilmesi için kutsal semboller ile temsil ettikleri şeyler arasındaki ilişkilerin kurulmuş olması gerekir.

Durkheim’in dinde aradığı bir özellik de bir kilise veya bir inananlar topluluğunun kutsal karşısında temsil edilmesidir. Kilise ile cemaat bu açıdan birbirini tamamlayan boyutlar da sayılabilir. Kutsal anlayışı etrafında toplumda oluşan birliktelik duygusu topluluğun bizatihi temelidir. Topluluk sembolleştirdiği kutsallar üzerinden aslında kendi topluluk sınırlarını oluşturur ve kendisini başkalarından ayırır. Bu ayırım da topluluk duygusunu canlı tutan bir tutumdur. Bütün kutsallık anlayışlarında bu tarz bir toplumsal özdeşliğin izlerini bulmak mümkündür. Bunların en ilkel toplumlarda totemler şeklinde ortaya çıktığını görebileceğimiz gibi daha ileri toplumlarda daha karmaşık şekillerde ortaya çıktığını görebiliriz. Aslında modern seküler toplumlarda da görünürde bir kurumsal din söz konusu olmadığı halde kutsallık atfedilmiş bazı sembollerin bu tür işlevleri yerine getirdiğini görebiliriz. Kutsallaştırma sadece bilinen geleneksel dinlerde olmuyor, ateist bazı toplumsal hareketlerde de yaratılan şahıs kültleri, mücadele sürecine atfedilen kutsallık, ölümlerin şehitlikle nitelenmesi gibi durumlar da din sosyolojisi açısından incelenmeyi hak eder. Kendisi dinleri aşacak bir pozitivist felsefe iddiasında sosyolojinin kurucusu Auguste Comte’un da nihayetinde idealize ettiği dünyayı bir tür pozitivizm dini olarak tasarladığını biliyoruz. Bu dünyanın peygamberleri bilim adamları, cenneti insanların hafızaları, kilisesi fabrikalardır ama baştan sona bir kutsallık arayışıyla bezenmiş olduğunu görüyoruz.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2991 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1994

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*