Ernst von Aster’in Kişiliği

felsefe Nedir

Bize göründüğ, içimizde yaşayadurduğu şekliyle onu hayalimizde canlandırırsak bir eski-hellen bilimcisi ve bilgesi ile aynı zamanda bir philosophos ve bir sophos‘la karşı karşıya olduğumuzu düşünebilirdik. Her ikisinde de hem antik öğretmende hem de günümüzün bu öğretmeninde aynı ruh ve düşünce duruluğunu ve hüküm objektifliğini, saf tanımaya ve bilmeye doğru yorulmak bilmez çabalamayı ve yürekten gelen güler yüzlülüğü buluyoruz. Bütün bunlar bir araya toplanarak derli toplu bir iç şekil kuruyorlar. Bu şekilde her söz ve iş aynı bir ruh kökünden fışkırmaktadır. Keskin şakaları seyrekleşmiş, neşeli toplantılar zamanı çoktan geçmişti; yaşlılık onu sessizleştirmişti, artık yalnızlıktan, yahut sessiz ikili konuşmalardan hoşlanıyordu, “saklı yaşam” diyen antik söze uygun bir yaşayış seçmişti.

Fakat yaradılışının, varlığının özü olan iyi yürekliliği hiç değişmemişti. Anayurdundaki büyük politika değişikliklerinde, dünya görüşü yeni ortaya çıkan dünya görüşü ile uyuşamadığından, üniversitedeki profesörlüğü elinden alındığı vakit şerefine dokunulmadan vazifesinden uzaklaştırılmıştır: “Oradaki meslektaşlarım arasında düşmanım olan yoktu” diyordu. Yine kendisi, kendinin bir barış insanı, daha yüksekteki bir görüş noktasından zıtlıkları uzlaştırmağa çalışan bir synthes‘in insanı olduğunu söylemekten hoşlanırdı. Bundan dolayı duyular alemi ile düşünme alemini birleştirmeği ve onca tanrının kendisi olan, her şeyi içine alan ebedî bir harmoniyi bulmaya çalışmayı kendine vazife edinmiş olan Leinbiz’i ayrıca sayar ve severdi. Bundan başka von Aster’in bize son kısa yazılarından birinde tasvir etmiş olduğu gibi, Leibniz aynı derecede zamanının politika ve din kavgalarında insanları bir birlikte götürmeye de çalışıyordu. Von Aster kahraman fakat zorlu dövüşçü Martin Luther’i değil, sessiz hümanist Rotterdamlı Erasmus’u severdi.

Bir Demokritos ile bir Aristoteles, bir Hobbes ile bir Spinoza, bir Freud ile bir Brentano gibi birbirlerinden pek ayrı, hatta birbirine zıt feylesof şahsiyetleri tasvir kabiliyetinin kaynağı, onun zekâsının uyma kabiliyeti ve eğilir bükülürlüğü idi. Söyledikleri daima birleşip canlı bir tablo meydana getiriyorlardı. Bütün bir devrin karakterini göstermek, yahut mantığın, ahlâkın, bilgi teorisinin öğretileri üzerine toplu bir bakış vermek gibi daha büyük ve güç bir vazife ile karşılaştığı zaman, zekâsının aydınlığı ona ana çizgileri seçmek ve iyice anlaşılır şekilde tasvir etmek için gerekli gücü veriyordu.

İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrencileri, Aster’i tanımlarken; onun hiçbir zaman bilgisi sınırlı bir öğretmen olarak görünmediğinden bahsetmişlerdir. Kendisine ne sorsalar, mutlaka cevap alacaklarını bilmenin güveni ile ona yaklaştıklarını anlatmışlardır. Bu yönden o, öğrencilerinin tam güvenini kazanmış bir öğretici idi. Çok şey bilen, fakat öğrencisine pek az şey veren öğretmenler vardır. Oysa öğrenci, az şey bildiği halde, bilgisini kendisine ustalıkla veren öğretmene daha çok değer verir. Profesör von Aster bu yönden de eşine az rastlanır bir öğretici idi. Hemen her zaman bir öğretmen, az ya da çok sayıda, fakat yalnızca bir kısım öğrenci tarafından sevilir ve tutulur. Ya karakteri, ya verdiği dersin konusu ya da başka nedenlerden ötürü, mutlaka öğrencilerinden bir kısmını kendisinden uzaklaştırır. Oysa Aster, hemen her hocadan daha çok öğrencisine uzak durduğu halde, her öğrencinin kendisini ona yakın duyduğu ve mutlaka sevdiği bir öğretmen idi. Aster, vatanı Almanya’nın savaşta aldığı korkunç yenilgiye rağmen derslerini biraz daha isteksiz anlatsa, seminerlerinde biraz hırçınlaşsa, ya da bir gün gelmese elbette haklı bulunacakken o her ders, odasından içeri girişinde, yine aynı Aster olarak kalmaya devam etti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*