Dilimin Sınırları Dünyamın Sınırlarıdır

felsefe Nedir

Wittgenstein’ın Tractacus Logico-Philosophicus’u belki de 20. yüzyıl felsefe tarihinin en çok yasaklanan metnidir. İngilizce tercümesi sadece 70 sayfa civarında olan kitap hayli yoğunlaştırılmış ve teknik olarak numaralandırılmış açıklamalardan oluşmaktadır.

Tractacus’un önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için onu felsefe bağlamı içine oturtmak gerekir. Wittgenstein’ın benim dilimin ve benim dünyamın sınırlarından bahsediyor olması gerçeği onu kökleri 18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant‘a kadar giden bir felsefi geleneğe sıkı sıkıya bağlamaktadır. Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde “Ne bilebilirim?” ve “İnsan anlayışından sonsuza kadar uzak kalacak olanlar nelerdir?” gibi sorular sorarak bilginin sınırlarını araştırmaya girişir. Kant’ın bu tür sorular sormasının nedenlerinden biri felsefedeki pek çok problemin bizim insan anlayışının sınırlarını tanımaktaki başarısızlığımızdan kaynaklandığına inanmasıdır. Dikkatimizi kendimize çevirip bilgimizin zorunlu sınırları hakkında sorular sorarak geçmişteki felsefi problemlerin neredeyse tamamını çözebilir ya da yok edebiliriz.

Tractacus da Kant’ın yaptığı şeyi yapmıştır. Wittgenstein nelerin anlamlı olarak söylenebileceğini netleştirmeye çalışmıştır. Kant’ın aklın sınırlarını çizmeye uğraşması gibi Wittgenstein da dilin sınırlarını ve dolayısıyla tüm düşüncelerin sınırlarını çizmeye çalışır. Bunu yapmasının nedeni felsefi tartışmaların ve anlaşmazlıkların çoğunun dünya hakkında düşünme ve konuşmayı ele alış biçimlerimizle ilgili bazı temel hatalara dayandığından kuşkulanmasıdır.

Görünürdeki tüm karmaşıklıklarına rağmen Wittgenstein’ın Tractacus’ta yer alan ana fikirleri aslında çok basit bir ilkeye dayanmaktadır; hem dil hem dünya biçimsel olarak yapılandırılmıştır ve bu yapılar bileşenlerine ayrılabilmektedir. Wittgenstein dilin ve dünyanın bu yapılarını ortaya çıkartmaya ve sonra da birbirleriyle nasıl ilişkide olduklarını göstermeye çalışmıştır. Bunu yaparak da bir dizi geniş kapsamlı felsefi sonuca ulaşma gayretindedir. Wittgenstein’ın “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” derken ne kast ettiğini anlamak istiyorsak onun, “dünya” ve “dil” kelimeleriyle ne kastettiğini anlamamız gerekir, çünkü o, bu kelimeleri bizim anladığımız gündelik anlamlarıyla kullanmaz. Dilden bahsettiği zaman İngiliz filozofu Bertrand Russell‘a olan borcu ortaya çıkar.

Felsefi mantığın gelişimi açısından önemli bir figür olan Russell’a göre gündelik dil dünya hakkında açık ve kesin konuşmak için yeterli değildir. Oysa tüm belirsizlik izlerini aşacak “mükemmel bir dil” olduğuna inanır ve bu yüzden de gündelik dili kendisinin mantıksal biçim olarak adlandırdığı şeye tercüme etmek için bir yöntem geliştirir.

Mantık, felsefede önerme olarak bilinenlerle ilgilenir. Bu önermeler bizim doğru veya yanlış olarak değerlendirebileceğimiz savlar olarak düşünülebilir. Örneğin “Fil çok öfkeli” ifadesi bir önermedir, ama “fil” kelimesi değildir. Wittgenstein’ın Tractacus’una göre anlamlı dil yalnızca önermelerden oluşmalıdır. O, dilin “önermelerin toplamından oluştuğunu” yazar.

Wittgenstein’ın dil derken ne kastettiğini az çok bildiğimize göre artık “dünya” derken ne kast ettiğine bakabiliriz. Tractacus, “Dünya, olduğu gibi olan her şeydir” iddiasıyla başlar. Bu biraz dobra ve kaba olacak denli iptidai görünmekle birlikte tek başına ele alındığında Wittgenstein’ın bu ifadeyle ne demek istediği çok açık değildir. Devamı şöyle gelir: “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.” Burada Wittgenstein’ın dili ele alma biçimi ile dünyayı ele alma biçimi arasında bir paralellik bulabiliriz. Örneğin filin öfkeli olması ya da odada bir fil olduğu bir olgu olabilir, ama fil kendi başına bir olgu değildir. Bu noktadan itibaren dilin yapısı ile dünyanın yapısının nasıl ilişkili olabileceği açıklık kazanmaya başlar.

Wittgenstein dilin dünyayı “tasarımladığını” söyler. Bu fikri I. Dünya Savaşı sırasında bir gazetede, Paris’teki bil davayla ilgili haberi okuduğunda formüle etmiştir. Dava bir araba kazasıyla ilgilidir ve olay, duruşmadakilerin anlayabilmeleri için gerçek arabaları ve gerçek yayaları temsil edecek modellerle yeniden canlandırılmıştır. Bu model arabalar ve yayalar orijinallerini tasvir edebilmektedirler, çünkü birbirleriyle, aynen kazaya karışan gerçek arabalar ve gerçek yayaların olduğu biçimde ilişki içindedirler. Benzer şekilde bir haritadaki tüm unsurlar birbirleriyle, aynen haritanın temsil ettiği gerçek arazide olduğu gibi ilişki içindedirler. Wittgenstein’a göre bir tasarımın tasvir ettiği şeyle mantıksal biçimi paylaşır. Burada, görsel tasarımlardan değil mantıksal tasarımlardan bahsettiğimizi belirtmekte fayda vardır. Wittgenstein ne kast ettiğini şu örnekle anlatır: Bir senfoni performansında üretilen ses dalgaları, o senfoninin notaları ve senfoniyi kaydeden gramofonun yivlerinde oluşturulan desen aynı mantıksal biçimi paylaşır.

Wittgenstein’a göre, “Tasarım gerçeklikle öyle bağlıdır, ona dek uzanır.” Ve bu şekilde dünyayı tasvir edebilir. Elbette tasarımımız doğru olmayabilir. Örneğin gerçekte fil çok öfkeliyken onu öfkeli değilmiş gibi göstererek gerçeklikle uyuşmayabilir. Burada Wittgenstein için orta bir zemin yoktur. Çünkü o, doğaları gereği doğru veya yanlış olabilecek önermelerle başlamıştır ve dolayısıyla tasarımlar da doğru ya da yanlış olabilirler. O zaman dil de dünya da mantıksal bir biçime sahiptirler ve dünyayı tasarımlayarak onun hakkında konuşabilir, onu gerçekliğe uygun şekilde tasarımlayabilir.

Wittgenstein’ın teorisinin gerçekten ilginçleştiği ve bizim Wittgenstein’ın dilin sınırlarıyla neden ilgilendiğini anladığımız yer tam da burasıdır. Şimdi şunu düşünün: “Maaşınızın yarısını hayır işlerine vereceksiniz.” Bu, Wittgenstein’ın kast ettiği manada dünyadaki hiçbir şeyi tasarımlamamaktadır. Söylenebilecek tek şey sadece durumu oluşturan tüm bu şeylerin toplamı ya da doğa bilimleri olduğudur.

Ona göre dini ve etik değerler hakkındaki tartışmalar tamamen anlamsızdır. Çünkü bu başlıkları tartıştığımızda üzerinde konuşmaya kalkıştığımız şeyler dünyanın sınırları dışındadır ve aynı zamanda dilimizin sınırlarının da ötesindedir. O, “Açık ki etik söylenmeye gelmez.” diye yazar.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın