Boethius ve Tanrıça Felsefe

felsefe Nedir

Yıl yaklaşık 525, yer Pavia’da ayaza kesmiş bir zindan ve bir köşesine sinmiş, uğradığı haksızlık karşısında teselliyi şiirlerde, Homeros’un “kanatlı sözlerinde” arayan bir Romalı scholasticus (skolastik filozof).

Soylu bir yaşamı olmuş oysa; barbar istilaları sonucunda kurulan o yeni dünyada, devrin Ostrogot imparatoru Theodoricus Magnus’la arası çok iyi olduğundan, stratejik konularda her zaman kendisinin fikrine başvurulmuş. Halkın yararına yaptığı çalışmalarla toplumda saygın bir yer edinmiş. Bir Romalının alabileceği en iyi eğitimi almış; Yunan felsefesinin pınarlarından içmiş kana kana, düşüncelerini retorik sanatının zarif oyunlarıyla süslemiş.

Elealıların ve Akademiacıların öğretileriyle beslenmiş, Aristoteles’in mantığı üzerinde zihin yormuş, Latinceye çeviriler yapmış, Plotinos’un görüşlerine yakınlaşmış. Ama günün birinde dost bildiği insanların oyununa gelip kendisine atılan bir iftira sonucunda bu zindana düşmüş ve bir scholasticus’un geçirebileceği en zorlu sınavla karşılaşmış, yani yaşamın gerçeğiyle birebir yüzleşmekle!

Boethius kaderindeki düzgün gidişatın birdenbire allak bullak olmasının şaşkınlığını ve üzüntüsünü yaşarken o kara zindanda, aniden sanki bir Yunan tanrıçasıymış gibi heybetle bir kadın dikiliverir tepesinde; kor gibi yakıcı bakışlarından sıradan bir insan zekâsından çok öte bir zekâya sahip olduğu anlaşılan bu kadın, bir ışık seli gibi iner karanlığa. Başını kaldırır filozof, şaşkın bakışlarla sonradan Felsefe olduğunu anlayacağı o muhteşem varlığa şöyle bir bakar. Sağ elinde bazı kitaplar vardır tanrıçanın, sol elinde de bir hükümranlık asası. Dipdiri, ışıl ışıl teniyle gençliği, Boethius’un çağından olmadığını hissettirecek kadar deneyimli ve bilge hâliyle de yaşlılığı birbirine uyumla bulayarak bedenlenmiş sanki. Başının tepesi göğe ağmakta, hatta boynunu şöyle bir uzatınca, göğün içine süzülmekte.

Usta ellerden çıkmış olduğu her hâlinden belli, kaliteli kumaştan, ince ipliklerle dikilmiş bir elbise var üzerinde, sonradan kendisinin dokuduğunu öğrenecektir Boethius bu elbiseyi; tıpkı Yunan tanrıçası Athena gibi. Ama uzun zamandır bakımsız kaldığından, hiç temizlenmediğinden is tutmuş masklar gibi, rengi yer yer kararmış bu elbisenin. Alt kenarına Yunanca Pi (Π) harfi işlenmiş, yakasına da Theta(Θ) harfi. En alttaki harften en üstteki harfe doğru yükselen bir merdiven işlenmiş sanki aralarına. Pratik düşünceden kuramsal düşünceye, başka deyişle en alt düzeydeki bilgiden en yüksek düzeydeki bilgiye, derin düşünüşe ve kavrayışa yükselmeyi betimleyen merdivenler. Bazı hainler bu görkemli elbiseyi hiç acımadan paralamış, her biri koparabildiği kadar koparmış bu muhteşem giysiden, yırtmış bırakmış.

Boethius’un yaşamını tekrar anlamlandırmak, kararan zihnini yeniden ışığa kavuşturmak, özellikle kader inancında yaşadığı bunalımı dindirmek adına Felsefe’yi, yani sütüyle beslendiği, koynunda büyüdüğü dadısını kendisine kılavuz seçmesi ve en yetkin varlığa (ens perfectissimum) felsefe yardımıyla ulaşmaya çalışması, büyüleyici bir Antik Çağ dekoru çizer o karanlık zindana.

Felsefe gözlerinin derinlerine bakar eski öğrencisinin ve “Gerçeğin tohumu içimizde tutunmuş ne de olsa,” der Platonvari, “…sorulduğunda, kendiliğimizden nasıl doğru yanıt veririz sanıyorsun,/ kalbimizin derinine gömülmemiş olsa o kıvılcımlar?/ Platon’un Esin perisi doğru konuşuyorsa, / öğrenilen ne varsa, / unutulanın anımsanması değil de ne zaten?” Böyle söyledikten sonra da üç can alıcı soruyla öğrencisinin zihninin derinlerine dağılmış eski düşüncelerini bulup yeniden ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu sorular ve Boethius’un bu sorulara verdiği yanıtlar, düşünürün felsefesini döşediği temel taşları, başka deyişle önkabullerini göstermesi açısından son derece önemlidir:

“Felsefe: Dünyanın gelişigüzel ve rastlantısal nedenlere göre mi yönetildiğini düşünüyorsun, yoksa aklın dümende olduğuna mı inanıyorsun? Boethius: Bu kadar düzgün bir işleyişin kör bir rastlantının eseri olduğuna hiç inanmamışımdır. Tanrı’nın yaratıcı olarak eserinin başında olduğunu biliyorum ve bu düşüncemin doğruluğundan hiçbir gün kuşku duymayacağım.”

Boethius’un zihninin derinlerinden fırlayıp çıkmıştır Felsefe’nin istediği düşünce. Ama durum böyleyse, başka deyişle ancak olgun bir zihnin ulaşabileceği bu düşünce biçimi Boethius’ta sarsılmaz bir biçimde yer alıyorsa, niçin kendini bu kadar kötü hissetmekte ve kaderiyle ilgili sorun yaşamaktadır? Böyle düzgün düşünen birinin nasıl olur da zihni bu kadar karışabilir, kararabilir? Felsefe’ye göre bilinmedik bir yerlerden Boethius’un zihnine sızan karanlık hislerin temel nedenini keşfetmedikçe, onun zihinsel hastalığını tedavi etmek imkânsızdır. Bu yüzden sorgulamasını sürdürür:

Felsefe: Söyle bakalım, dünyayı Tanrı’nın yönettiğinden kuşku duymadığına göre, dizginleri nasıl elinde tuttuğunu da biliyor musun?
Boethius: Bu sorunun yanıtını tam olarak bilmiyorum, bu yüzden henüz sana tatmin edici bir yanıt veremem.
Felsefe: Bir şeylerin kopuk olduğunu söylerken hiç yanılmamışım bak! İşte bu aralıktan, karmaşık düşüncelerin yarattığı illet, adeta kalenin duvarında açılan bir yarıktan sızar gibi, zihnine sızmakta! Ama yine de sen şu soruma yanıt ver: Şeylerin amacının ne olduğunu, doğanın bütün düzeninin kendisine aktığı son amacın ne olduğunu anımsıyor musun?
Boethius: Duymuştum, ama çektiğim üzüntü zihnimi dumura uğrattı.
Felsefe: Yine de her şeyin başlangıcının nereden kaynaklandığını biliyorsundur.
Boethius: Biliyorum, Tanrı’dan.
Felsefe: Başlangıcı bildiğin hâlde nasıl olur da sonu bilemezsin? Ama düşünce dalgalanmalarının doğal sonucudur bu… Şu soruyu da yanıtlamanı isterim: İnsan olduğunu anımsıyor musun?
Boethius: Niçin anımsamayayım ki? Elbette anımsıyorum.
Felsefe: O hâlde insan nedir? Tanımlayabilir misin?
Boethius: Yoksa benim akıl varlığı, ölümlü bir canlı olduğumu (rationale animal atque mortale) bilip bilmediğimi mi öğrenmek istiyorsun? Bunu biliyorum ve böyle olduğumu açıkça söylüyorum.
Bunun üzerine Felsefe şöyle sorar: Senin ne olduğuna ilişkin başka hiç mi bir şey bilmiyorsun?
Boethius: Hayır, başka hiçbir şey bilmiyorum.
Felsefe: Şimdi hastalığının en önemli nedenini anlamış bulunuyorum. Sen kim olduğunu tanımaktan vazgeçmişsin.(…) Kendini unutman zihnini allak bullak etmiş. Bu yüzden sürgünde olmaktan ve bütün sahip olduklarını yitirmiş olmaktan acı çekiyorsun.”

Karşılıklı konuşmaları sonucunda Boethius’un kendini unutuşuna tanık olan Felsefe, hastalığa teşhisini koyar ve uygun dozda ilaçları öğrencisinin zihnine azar azar zerk etmeye başlar. Ama ilaçlarının dozunu artırıp da zihnin yeniden bulandığını görünce, bu kez kendi esin perilerinden destek alır ve ruhun derin yaralarına kendi şiiriyle pansuman yapar. Yunan mitolojisinin en büyüleyici tanrılarını, tanrıçalarını ve onların en çarpıcı öykülerini yardımına çağırır dizelerinde. İlkin bu kara zindanda bir sürgün gibi yaşadığına inanan ve yeise kapılan Boethius’a sürgünde olmadığını, tek bir kralı, tek bir efendisi olan bu yeryüzünün herhangi bir mekânının asla sürgün olarak adlandırılamayacağını vurgular.

Çünkü bu kralın amacı yurttaşlarını yurdundan uzaklaştırmak değil, çevresine toplamaktır ve bu kral tarafından yönetilmek, onun adaletine boyun eğmek, aslında en büyük özgürlüktür. Onun kalesine sığınan ve surlarıyla korunan kişinin sürgünde olduğunu düşünmemesi ve bundan korkmaması gerekir. Ama her kim onun hâkimiyeti altında yaşamaktan vazgeçerse, özgürlüğünden de aynı şekilde vazgeçmelidir. Şöyle söyler Felsefe: “Şu yaşadığın yerin görüntüsü, cidden şu senin görüntün kadar rahatsız etmedi beni. Ben senin fildişi süslerle donatılmış, billur duvarlarla kaplı kütüphaneni değil, zihninin evini arıyorum; çünkü ben oraya kitaplar değil, o kitapları değerli kılan şeyi, eski kitaplarımdaki düşünceleri yerleştirmiştim.”

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*