Felsefe.Gen.TR

Endişenin Felsefesi: Göründüğün Değil, Düşündüğün Kadarsın

Endişenin Felsefesi: Göründüğün Değil, Düşündüğün Kadarsın

İnsanlar arasında, çevresinden olumlu tepkiler alabilecekleri biçimde güzel giyinmeyi ve şık görünmeyi seven ve tercih eden bireyler vardır. Belki siz de öyle birisinizdir. İnsanların bazıları ise kılık kıyafetlerini kimin ne diyeceğine hiç de dikkat etmeden seçerler. Onlar için nasıl göründüklerinin hiçbir önemi yoktur.

Eğer bir filozof olsaydınız, bu tip dünyevi şeylerle meşgul olmak yerine entelektüel sermayenizle meşgul olacağınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Şöyle ki entelektüel zevklerin bedensel zevklerden daha değerli olduğu fikri Platon’dan Mill’e kadar, felsefe tarihinin önemli konu alanlarından birisi olmuştur. Hatta birçok filozofun kılık kıyafet açısından berbat görünmelerinin onlar adına ahlaki ve entelektüel bir görev olarak yorumladığını görmek bile mümkündür. Bu bağlamda diyebiliriz ki “felsefi üniforma”, özellikle erkekler için, o sabah yatak odanızın zemininden aldığınız şeydir.

İngiliz filozof Jonathan Wolff, 2014 senesinde Guardian’da yayımlanan makalesinin başlığında şöyle soruyordu: “Akademisyenler Neden Bu Kadar Kötü Giyiniyorlar?” Wolff bu soruya felsefecileri son derece mutlu edecek bir cevap da veriyordu: “Çünkü, mutlular.

Peki durum, gerçekten de sadece mutlu olmaktan mı ibaret?

Şahsen, gördüğüm birçok akademisyenin gerçekten de oldukça perişan göründüğünü söyleyebilirim. Özellikle felsefe öğretmenlerinin üzerine yapışıp kalmış olan dağınık saçlı, gözlüklü ve karışık sakallı (tabii ki kendimden ve çevremden tecrübe ediyorum) kişi anlayışı da akademisyenlerdeki perişan durumu örnekler nitelikte değil midir?

Wolff, özellikle akademisyenler açısından, kendi yaşadığı bir deneyimi şöyle paylaşıyor bizlerle:

Üniversitenin felsefe bölümünde yapılması planlanan bir fotoğraf çekimi için, akademisyenlerin çalıştığı bir saat seçildi. Bu sebeple bölümde görevli akademisyen arkadaşlarımın, şık görünüp görünmemek konusunda açık bir endişe duyduklarını gözlemledim. Akademisyen dostlarımın normal şartlarda önemsiz estetik meseleleri kafalarına takmadıklarını, araştırmalarına devam edebilmek için genellikle yalnız kalmayı tercih ettiklerini ve kıyafetlerinde de özellikle rahat olmayı seçtiklerini bildiğimden, bu endişelerine bir anlam veremedim.

Wolff’un bu normal şartlarda “umursamaz” olarak bildiği arkadaşları, neden bir fotoğraf için endişeleniyorlardı?

Bu soruya karşılık gelecek ilk cevaplardan birisi öyle zannediyorum ki “baskıcı ideoloji” olabilir. Toplumsal zeminde, nasıl göründüğünüzü önemsemeniz için sistematik biçimde yönlendirilirsiniz. Özellikle de kadınsanız ve bu tür meşguliyetler sizin yerinizde saymanıza sebep olacaksa…

Bu argümanı, “A Vindication of the Rights of Woman” isimli eserinde, kadınların güzelliğe ve iyi görünmeye olan ilgisini bir tür “tutukevi” olarak gören ve sunan Mary Wollstonecraft da dâhil olmak üzere birçok ünlü feminist filozofun çalışmalarında görebilmemiz mümkündür.

Görünüşünüz hakkında fazlaca endişelenirseniz ve hayatınızda önemli olan tek şey buymuşçasına yaşarsanız bu sizin için çok sınırlayıcı ve engelleyici olabilir. Peki bu, baskıcı toplumsallaşmanın bir sonucu olarak kıyafetlere veya görünüşe duyulan ilginin otomatik olarak size dayatılan bir şey olduğu anlamına mı gelmektedir? Bakımlı olmak veya iyi görünmeye çalışmak için yaptığınız tercihler, asla kendi özgün tercihlerinizin ve arzularınızın bir ifadesi değil midir? Bunları yaparken, mutlaka bir fikre veya bakışa uymaya mı çalışıyorsunuz?

Bu argümanları sorgulamak; güzellik endüstrisinin sorunlarını, baskıcı ve zorunlu estetik uygulamalar meselesini üretken ve mükemmel biçimde sorgulayan feminist çalışmaları reddetmek anlamına gelmemektedir. Gereksiz estetik cerrahi operasyonlarının sayısındaki ve insanların kendi bedenlerini beğenmeme yönelimlerindeki artış endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Bunların her ikisi de feminizmin önemli meseleleridir.

Bazı feminist araştırma ve görüşlerin öne sürdüğü gibi, görünüşle ilgili herhangi bir endişe, doğası gereği baskıcı mıdır?

1988’de yayımlanan “Foucault, Femininity and the Modernisation of Patriarchal Power” isimli eserinde Sandra Lee Bartky; modern dişiliğin ve ideal kadın bedeninin nasıl biçimlendirildiğini, kadınların davranışsal kalıplarının içine erkek egemen anlayışın nasıl yerleştirildiğini ve kadınların kendilerini nasıl göstermeleri gerektiğinin onların kimliklerine nasıl empoze edildiğini bir kadının gözüyle ortaya koymuştur.

Diyet yapmak, gereksiz tüyleri temizlemek, makyaj yapmak, kıyafet seçmek… Bartky’ye göre kadınlar bunları kendi arzularından ve güzellik anlayışlarından değil, baskıcı toplumsal yaklaşımdan ötürü yapmaktadırlar.

Bartky özellikle makyaj uygulamasına odaklanıyor ve “yüz makyajının aslında kendini ifade etmeyi çok az karşılayan, oldukça stilize edilmiş bir etkinlik” olduğunu savunuyor. Örneğin yanağınıza bir kelebek çizseniz ya da gözlüğünüzün altına bir korsan göz bandı boyasanız, muhtemelen eğlenceli bir görünüm elde edersiniz; ancak kıyafet seçimi için aynı durum söz konusu olabilir mi? Çünkü Bartky’ye göre makyaj bir yere kadar isteğe bağlı olarak uygulanabilir olsa da giyinmek, öyle değildir; çünkü mecburidir.

Giyinmek mecburiyse nasıl göründüğünüzü önemsemiyor musunuz?

Eşinizden ya da bir arkadaşınızdan sizin için alışveriş yaparak sizi giydirmesi isteyin. Belki bunu yapmayı eşiniz kabul edebilir; bu sizin için iyi bir adım olmaz mı? Özellikle de seçimi yapan kadınsa ve kıyafetleri seçilen kişi erkekse… Peki ya eşinizin seçimleri size saçma gelirse? Ya bu kıyafetlerden hoşlanmazsanız? Kıyafetinizden şikayet ettiğinizde, “Hani ne giydiğini önemsemiyordun?” sorusuyla karşılaşırsanız o zaman ne olacaktır?

Bizler, giydiğimiz kıyafetlerle kendimize bir imaj yaratıyoruz. Bartky’nin savunduğunun aksine, burada bir kendini ifade etme durumu söz konusudur. İnsan, kendisi hakkında söylemeye çalıştığı şeyi umursamasa bile yine de kıyafetleriyle kendisi hakkında bir şeyler söyler. Örneğin dikkat çekmek ya da bir noktaya vurgu yapmak için kıyafetleri kullanabiliriz. Kendinizi daha rahat hissetmek için ya da dış dünyaya içinizde neler hissettiğinizi göstermek için kıyafetleri kullanabilirsiniz. Belirli durumlarda belirli tipte kıyafetler giyilerek son derece politik bir duruş ortaya konulabilir. Kadınlar pantolon giyebilir, Müslüman bir kadın başını kapatabilir ya da açabilir, herhangi bir insan, kendi cinsiyet rollerine “uygun görülen” kıyafetlerin aksine kıyafetler giyebilir… Giysilerimizle çok önemli şeyler söyleyebilir, mesajlar verebiliriz.

İşte kıyafet ve görünüşle ilgili endişeleri tamamen önemsiz konular olarak görmezden gelmek, bu gibi noktaları tamamen gözden kaçırmak anlamına gelecektir. Dahası, kıyafet ve görünüşle ilgili endişelerin tipik olarak kadınlar zemininde cinsiyetlendirildiği göz önüne alındığında, bu endişeleri reddetmek, toplumdaki erkek egemenliğini korumaya devam etmek ve bir insanın neye benzemesi gerektiğini, nasıl davranması gerektiğini tasvir ederek kadınları marjinalleştirmek anlamına da gelebilecektir. Ve kadınların neye önem vermeleri gerektiğinin dayatılması anlamına da…

Gerçek şu ki felsefe insanların ne giydiklerini umursamamaktadır. Felsefe insanların entelektüel sermayelerine odaklıdır ve görünümsel kaygıların entelektüel sermayeye zarar vermesinin önüne geçilmesinin peşindedir. Nasıl göründüğünüzü umursamamak, sadece farklı bir bakış açısıdır.

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer Yıldırım
Kaynak ve Orijinal Metin: Living the Life of the Mind 6 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi; Doç. Dr. Charlotte Knowles; Etik, Toplum ve Siyaset Felsefesi Alanı, Groningen Üniversitesi

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri...