Mutluluk ve Çalışma Arasındaki İlişki

İngiliz filozof Bertrand Russell çok çalışmaya yabancı değildir.

Derlenmiş yazıları sayısız ciltten oluşur; başta analitik felsefenin kuruluşu olmak üzere 20. yüzyıl felsefesindeki en önemli gelişmelerin altında imzası vardır ve tüm hayatı boyunca —97 yaşında ölmüştür— yorulmak bilmez bir aktivisttir.

Peki en aktif düşünürlerden biri neden daha az çalışmamız gerektiğini öne sürmüştür? Russell’ın Tembelliğe Övgü adlı denemesi ilk olarak 1932’de, 1929’da Wall Street’in Çöküşü’nü izleyen küresel ekonomik kriz döneminde, Büyük Bunalımın tam ortasında yayımlanmıştır. işsizliğin, dünyanın bazı bölgelerinde çalışan nüfusun üçte birini etkilediği böyle bir zamanda tembelliğin erdemlerinin tanıtımım yapmak pek hoş görünmeyebilir. Ancak Russell’a göre zaten bu ekonomik krizin kendisi çalışma dünyası hakkındaki köklü ve yanlış yaklaşımların sonucudur. Aslında o, çalışma hakkındaki düşüncelerimizin çoğunun insafsızca süpürülüp atılması gerektiği kanaatindedir.

Russell işe çalışmayı tanımlayarak başlar ve konuyu ikiye ayırır. Birinci tür çalışma “yeryüzünün üzerinde ya da yakınında duran bir cismin konumunu başka bir cisme göre değiştirmektir”. Bu çalışmanın -ağır işçiliğin- en temel anlamıdır. İkinci tür çalışma ise “cismin, başka bir cisme göre konumunu değiştirmesini başka insanlara söylemektir”. Russell’a göre bu ikinci tür çalışma sonsuz şekilde -sadece cismi hareket ettirecek insanları denetleyecek birilerini istihdam etmez, denetçileri de denetleyecek veya başka insanları istihdam etmeleri için onlara tavsiyeler verecek ya da insanları istihdam ederken onlara tavsiye verebilecek birilerini de yönetecek insanları istihdam edebilirsiniz ve bu böyle gider- genişletilebilir.

Russell birinci tür çalışma kaba ve düşük maaşlı iken, ikinci türün daha keyifli ve iyi maaşlı olduğunu söyler. Bu iki tür çalışma iki tür çalışan anlamına da gelmektedir -işçi ve yönetici- ve bunlar iki sosyal sınıfı -çalışan sınıf ve orta sınıf- oluştururlar. Russell bunlara, hesap verecek çok şeyi olduğunu iddia ettiği bir üçüncü sınıf daha ekler, ki bu da tüm çalışma biçimlerinden bağımsız olan ve tembelliğini sürdürmek için başkalarının emeğine dayanan, boşta gezer arazi sahipleridir. Russell’a göre tarih tüm yaşamları boyunca çok çalışan ve sadece kendilerini ve ailelerini ayakta tutabilen çalışan sınıflar ve karşılığında onların üretim fazlalarının tahsis edildiği savaşçılar, din adamları ve boşta gezer yönetici sınıfların örnekleriyle doludur. Ve adaletsizliği apaçık olan sisteme ahlaki yorumlar yükleyerek “dürüst çalışma”nın erdemlerini öve öve bitiremeyenler yine bu sistemden en çok yararlananlardır.

Russell’a göre sadece bu gerçek bile “dürüst çalışma” kavramını kucaklayarak boyun eğdiğimiz ve hatta kendi kendimize boyunduruk geçirdiğimiz çalışma etiğini yeniden değerlendirmemiz için yeterlidir. Russell’ın sınıflararası mücadeleye vurgu yaptığı bu toplum açıklaması, her ne kadar Russell, Marksizmle hep sıkıntılı bir ilişki içinde olmuş ve denemesinde kapitalist devletler kadar Marksist olanların da eleştirisini yapmışsa da 19. yüzyıl filozofu Karl Marx‘a çok şey borçludur. Görüşü aynı zamanda Max Weber’in ilk kez 1905’te yayımlanan Protestan Ahlaki ve Kapitalizmin Ruhu kitabından, özellikle de Weber’in çalışmaya yaklaşımlarımızı belirleyen ahlaki değerler açıklamasından -ki Russell bu değerlere karşı çıkılması gerektiğinde ısrarlıdır- esinlenmiştir. Örneğin çalışmayı yalnızca bir görev ve zorunluluk olarak görmüyor, aynı zamanda çeşitli çalışma biçimlerinin bir erdemler hiyerarşisinde yer aldığını düşünüyoruz. El emeği genellikle vasıflı işler ya da entelektüel çalışmadan daha az erdemli görülüyor ve insanlara ne ürettiklerinden çok hiyerarşinin hangi basamağında bulunduklarına bakarak değer veriyoruz.

Çalışmanın kendisini de kalıtımsal bir erdem olarak gördüğümüze göre işsizleri erdemsiz kabul ediyoruz. Bir adım daha ileri gidecek olursak görüyoruz ki çalışmayla ilgili yaklaşımlarımız karmaşık ve tutarsız. Peki o zaman ne yapılmalı? Russell’a göre çalışmaya eski zamanlardan kalma tuhaf ahlaki değerlerle değil, insan hayatını dolu ve tatminkâr kılacak terimlerle yaklaşmalıyız. Russell, bunu yaptığımız zaman hepimizin daha az çalışmamız gerektiği sonucuna varacağımıza inanır ve sorar: “Bir iş günü dört saat olsa ne olur?” Mevcut sistemde nüfusun bir kısmı aşırı çalışmakta ve acınacak durumda yaşamaktadır; öte yandan diğer kısım da işsizdir ve onlar da acınacak durumdadır. Yani bu durum kimsenin çıkarına değildir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*