Felsefe hakkında her şey…

Mimetik sanat kuramı (Sanat taklittir)

Mimetik sanat kuramı (Sanat taklittir)

En eski ve en uzun süreli etki göstermiş sanat kuramı, öykünmecilik/taklitçilik ya da Yunancadan kabul edildiği biçimiyle mimetik sanat kuramıdır. Bu kuram Platon’un idealar kuramı çerçevesinde ortaya çıkmış ve on sekizinci yüzyıla kadar da önemini korumuştur.

Bu kuram sanatı yaşamın bir yansıması, sanatın en önemli işlevini de gerçeği yansıtması olarak gördüğü için yansıtmacı kuram; gerçekteki nesnelerin temsil edilmeleri anlamında da temsilci kuram olarak da anılır.

“Taklit kuramlarında nesne, ilişkili olduğu ve biçimini aldığı daha temel nesnenin bir temsili olarak asıl nesneden ayrılır. Bir resme baktığımızda iki şey görürüz; resmi ve resmedilen şeyi. Resmedilen resme göre öncelik taşır ve resim nedensel olarak buna bağlı olup buna göre biçim kazanır” (Townsend 2002: 107).

Bu kuram bağlamında heykel insan bedeninin taklidi olarak, tiyatro ise Aristoteles’in de iddia ettiği gibi “insan eylemlerinin bir taklidi” olarak görülebilir. “Şiir konuşma biçiminin taklidi olarak düşünülebilir.” Müzik ise “doğal seslerin ya da duygu ve coşkuların taklididir.”

Taklit etmek ya da öykünmek kopyalamakla aynı şey değildir. Bir kopya aynı zamanda bir taklit olsa da her taklit kopya değildir. Örneğin, aynadan yansıyan görüntü kopya üretir. Diğer taraftan, bir manzaranın fotoğrafı o manzaranın kopyası değil taklididir. Fotoğrafçı ışığı ve merceği ayarlayarak kimi durumlarda orijinalinden daha iyi temsiller üretebilir. Başka bir deyişle, “taklit, orijinalde olandan daha fazlasını yapabilir.” Kopyada neyin kopyalandığı yani hangisinin orijinal hangisinin kopya olduğu açıktır. Taklitte ise neyin taklit edildiğinin anlaşılması gerekmektedir. Örneğin müzik taklit olarak kabul edilse bile taklit edilen acaba yalnızca doğal sesler midir yoksa duygular mı taklit edilmektedir? (Townsend 2002: 107-111). İşte bu türden tartışmalar da kopyayla taklidin ayırt edilmesi gerekliliğini doğurur. Yine de genel olarak bakacak olursak öykünmeci kuramın sanatın doğaya öykündüğünü yani doğayı taklit ettiğini iddia ettiğini söyleyebiliriz.

Sanatın doğaya değil, tersine, kimi zaman doğanın sanata öykündüğünü de iddia edebiliriz. Bu sav, doğadaki nesnelere tıpkı sanat yapıtlarıymış gibi baktığımız savıdır. Karla kaplanmış bir dağa baktığımızda ya da yıldızlı bir gökyüzüne başımızı çevirdiğimizde, yaşadığımız deneyim “sanatçıların yapmış olduğu taklitlerden etkilenir.” Burada doğal nesnelere olan bakışımız dönüşüme uğramıştır. Bunun en önemli nedeni de artık sanatla iç içe olmamızdır.

Bildiğimiz pek çok şiir, heykel, resim vb. doğal nesnelere olan bakışımıza yansıyor olabilir. Dolayısıyla sanatın mı doğayı doğanın mı sanatı taklit ettiği birbirine karışabilmektedir.

Tinsel gelişimimizin bir aşamasında, gördüklerimizi yeniden üretme süreci tersine döner ve bu yolla öğrendiklerimizle görmeye başlarız…Doğal nesnelere sanki bunlar sanat yapıtıymış gibi tepki veririz” (Townsend 2002: 115-116).

On sekizinci yüzyılla birlikte taklit kuramları yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlamış, sanatçının nesnelere öykünmek yerine yaratıcılığının önemli olduğu, sanat etkinliğinin özgün yapıtlar üretmek olduğu iddiaları ağırlık kazanmıştır. Danto’ya göre örneğin, Sokrates’in zamanında ve sonrasında sanatçılar taklit üretmekle haşır neşirken on dokuzuncu yüzyılda fotoğrafçılığın icat edilmesiyle birlikte öykünmeci kuramın yetersizliği de anlaşılmıştır (2005: 27).

On sekizinci yüzyılda romantik akımın ortaya çıkışı da sanat anlayışının değişmeye başlamasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim romantisizm, Aydınlanma Çağı’nın aristokrat değerlerine karşı çıkmış, sanayi devriminin karşısında da güç kazanmıştır. İşte bu türden karşıt hareketler ve icatlar felsefi düşüncede de farklı sanat kuramlarının oluşmasının yolunu açmıştır.

Kaynak: ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ, s. 34-35, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2574, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1544

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...