Kierkegaard ve Umutsuzluk Kavramı

felsefe Nedir

Kierkegaard’ın yaşamını bilmeden onun düşüncelerini anlamak mümkün değildir. O, yaşadıklarını felsefesine yansıtmıştır. Özellikle Regine Olsen ile yaşadığı nişanlılık onun hayatında önemli izler bırakmıştır.

Takip edilen izlerden biri de felsefesinin tümüne sinmiş olan umutsuzluk düşüncesidir. Kierkegaard, bu düşüncenin aşkın alana yapılacak bir sıçrama ile aşılabileceğini düşünür.

Umutsuzluk düşüncesi, Kierkegaard’ın tüm sisteminde genel anlamda ön plana çıkmaktadır. O, bu düşüncenin varlığını ve yokluğunu Tanrı düşüncesinin etrafında belirlemektedir. Kierkegaard’a göre Kutsal ile canlı iletişimi bulunan kişilerin umutsuzluğa düşmesi çok güçtür.

Selsam da eserine bu konuya değinir ve bir rahibin vaazda söylediği şu sözleri nakleder: “Eğer Tanrı’ya inanıyorsak, son sözümüz her zaman O’ndan umut istemek olmalıdır.” Çünkü aşkın alan kişiye bir güven vermektedir. Ona dünyada yalnız olmadığını hissettirmektedir. Bu güven duygusuyla kişi kaygılardan uzak durmakta ve kendisiyle ilgili, geleceğiyle ilgili umutsuzluğa düşmemektedir.

Kierkegaard için umutsuzluk önemli bir olgudur. İnsanın kendisinin bilincine varmasını sağlar. Kierkegaard’ın kırılma noktaları dediği hususlardan biridir umutsuzluk. Onun bu denli umutsuzluk üzerinde durmasının nedeni “bireyin umutsuzluğunun farkına varmasını ve böylelikle de kendisini özgür bir tin olarak tanımasını sağlamaktır.”

Kierkegaard’ın sisteminde umutsuzluk, güven ile yakın ilişkidedir. Birey kendisinden üstün yüce bir varlığı tanıyıp; kendisini ona teslim ettiğinde yani ona güvendiğinde artık umutsuzluktan söz edilmemektedir. “Geleceğe güvenen kişi, her zaman iyimser, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye güven duymayan kişi ise umutsuzdur.” Kierkegaard burada güvenilecek obje olarak Aşkın Varlığı görmektedir. Kişi eğer Tanrı’ya güvenmiyorsa hayatı boyunca umutsuzluktan kurtulamayacaktır. O, Hıristiyanlığın içinde de umutsuzluk düşüncesinin olduğunu söyler. Ancak onun kastettiği şey, gerçekten Hıristiyan olmayan için geçerlidir. Kişi hem Hıristiyan olup hem de umutsuzluk içinde olduğunu söylüyorsa Kierkgaard’a göre o kişi, Hıristiyanlığın içinde “yaşamamıştır ve yaşamıyordur çünkü tam olarak Hıristiyan olunmadıkça insanın içinde her zaman bir umutsuzluk tohumu kalır.” Bu umutsuzluk tohumunu ortadan kaldırmanın tek yolu da gerçek anlamıyla Hıristiyan olup doğru bir iman objesine yönelmektir.

Kierkegaard’a göre birey kendisini bırakılmış, terkedilmiş hissettiğinde karamsarlığa kapılır. Dünyevi yaşam içinde insanın sınırları bellidir. Bu sonluluğu ve sınırlılığı içinde insan acizdir. Doğa güçlerine ne karşı koyabilmekte ne de onunla mücadele edebilmektedir. Bu büyük evren içinde bir başına olan insan ne yapacağını bilemez durumdadır. Var olan her şey onun gücünün üstündedir. Bu çaresizlik düşüncesi kişiyi umutsuzluğa sürükler. Kendisinin üzerinde mutlak güce sahip bir varlığın olmasına ihtiyaç duyar.

Umutsuzluk, kişinin kendini güçsüz hissettiği durumlarda ortaya çıkmaktadır. “Her insan, yaşamı boyunca baş edemeyeceğini fark ettiği durumlarla karşılaştığında çaresizlik duyguları yaşayabilir.” Dibe vuran insan da her şeye meydan okuma içindedir. Umutsuzluğun özünde de meydan okuma vardır zaten.

“Bir meydan okuma içermeyen umutsuzluk yoktur.” Her meydan okumanın özünde kişinin derinden hissettiği bu acizlik duygusu bulunmaktadır.

Kierkegaard’a göre insanı umutsuzluğa sevk eden birden fazla etken vardır. Bu etken kimi zaman kişinin içinde bulunduğu durumdan kurtulma şansının olmaması şeklinde kimi zaman sınırlarının farkında olması şeklinde kimi zamanda ihtimallerin eksikliği durumunda ortaya çıkmaktadır. “Ona göre umutsuzluk, çok boyutlu karmaşık bir kavramdır.” Çok çeşitli umutsuzluk hali vardır. Şüphe de bir umutsuzluk halidir. Birey, yöneldiği objenin hakikatliğinden kuşkuya kapılır. Bu yönelmesinin, yanlış bir objeye olmasından dolayı hayal kırıklığı yaşar, bu da onu umutsuzluğa düşürür. Yine başka bir ümitsizlik çeşidi de iradenin eksikliğidir. En hakir ve en yaygın umutsuzluk şeklidir bu. Kişinin, kendi benliğinin farkında olmamasından kaynaklanan umutsuzluk da başka bir şeklidir umutsuzluğun. Geçici şeylerden kaynaklanan umutsuzluk olabileceği gibi daha yaygın olarak sonsuzlukla ilgili şeyler de umutsuzluğun objesidir.

Kierkegaard’a göre kişi, kendini aşamayacağı sınırlar ile çevrili gördüğünde ve yapabileceği her şeyden mahrum olduğunu hissettiğinde de umutsuzluğa düşer. “Umutsuzluğun bir çeşidi de ihtimalin yoksunluğudur.” Bu çaresizlik durumunda birey, kurtuluş yolları aramaktadır. Bundan kurtulması için bireyin önündeki sınırların kalkması gerekmektedir. Sınırlı bir dünyada kapalı kalan bireyin esasen üzerinde umutsuzluğa düştüğü şey, ebedi olanı yakalayamamaktaki acizliğidir. Bu acizliği onun sınırlı, sonlu dünyayı aşamamasından gelmektedir. Kişi kendi sınırlılığının ve gücünün farkındadır. Bunu aşamamak onda umutsuzluk duygusuna sebep olmaktadır. Bir başka ifade ile umutsuzluk, kişinin kendi başına sahip olamayacağı “sonsuzluğun eksikliğidir.”

Kierkegaard’ın sistemindeki umutsuzluğun bir başka nedeni de insanların yanlış güç objelerine yönelmeleridir. Bu düşüncenin sonu hüsrandır. Zira Evrende, Tanrı dışındaki hiçbir şey var olan determinizmin dışında değildir. Bu sistemin parçası olan insanın, kendisi gibi sonlu ve sınırlı olan herhangi bir şeyi kurtuluşu için çare olarak görmesi ve bu düşüncenin sonunda da hayal kırıklığına uğraması onun için umutsuzluktur. Bu hayal kırıklığı bireyde, kurtuluşu için gerçek gücü buluncaya kadar devam edecektir. Gerçek kurtarıcısı olarak Tanrı’yı bulan kişi umutsuzluktan kurtulacaktır; ancak “kendi kurtuluşlarını gerçekleştirmek için Tanrı dışındaki güçleri kullanan” kişiler umutsuzluk içinde kalmaya devam edecektir.

Umutsuzluğun son şekli meydan okumadır. Yaratılmış olmakla insan, baştan bu yana Mutlak Varlık ile iletişim halindedir; ancak bu iletişim insanın sınırlı ve sonlu benlik yapısını değiştirmemektedir. Meydan okuma işte, sınırlı olan insanın sonsuz güce karşı çıkarak sonsuz benlik olmak için çabalamasıdır. Bu, insanın kendisine verilen gücü kötüye kullanmasıdır. Tanrı’nın çizdiği sınırları aşmaktır. İnsanın ontolojik yapısı sınırlıdır. Bunu değiştirmek mümkün değildir; ancak insan, büyük bir cüret ile Tanrı olmaya heves etmektedir. “Umutsuzluğun kaynağı, geçici olandan çıkıp kalıcı olanı seçme teşebbüsüdür.” Kişi bunun için anlamsız bir uğraşa girer. Tüm bu uğraşlarının sonucunda insan, bunun mümkün olmayacağını anlar. Bu kabullenme onda umutsuzluğa sebep olur.

Hıristiyanlar, içinde bulundukları sınırlılıktan onları kurtaracak ve onları sınırsıza taşıyacak olan Varlık’la irtibat halindedirler. Bu ilişki de onları umutsuzluktan korumaktadır. Kierkegaard’a göre umutsuzluk konusunda bir inanan inanmayana göre daha avantajlıdır. Putperestler, dünyada hem Tanrı’sız hem umutsuzdurlar. Hıristiyanlar ise en azından bir ümide sahiptirler. Bu anlamda kişinin Tanrı’ya inanıyor olması onun bir şekilde umutsuzluktan kurtulacağının garantisi olmaktadır.

Kierkegaard, dini yaşam alanında insan için en gerekli olan şeyin umut olduğunu söyler. Ona göre, “Hıristiyanlığın üç lütfu vardır: merhamet, umut ve iman.” İnsan, umut olmaksızın derin bir uçurumun kıyısındadır. Fizik dünyanın sınırlılığından kurtulma şansı, Tanrı olmaksızın hiç yoktur. Fizik alandan metafizik alana geçiş yalnızca Tanrı’ya iman etmekle mümkün hale gelmektedir. “iman, umutsuzluğe çaredir.”80 Mutlak bir iman ile kişi artık ne ümitsizliğe düşer ne de Tanrı’ya meydan okur. Kişi sınırlılığının ve sonluluğunun bilicine varmıştır. Kendisini, Tanrı’ya emanet etmiştir.

Kierkegaard, “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” adlı eserinde umutsuzluğun, onu yaşayan insan için bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı olduğunu tartışır. O, diyalektik içinde kalındığı sürece bunun insana yarar getirdiği kanaatindedir. Umutsuzluk, insan için acı bir tecrübedir. İnsan acı çekmediği müddetçe ham varoluşuna devam edecektir. Kierkegaard’a göre “bu acıyı çekmek zorunda kalmak, bizim hayvanlığımızı aşmamızı sağlar ki bu, (…) düşüncemizin yüceliğini, dikeyliğimizin sonsuzluğunu gösterir.”

İnsanın, ham varoluş olmaktan kurtulup gerçek varoluşuna sahip çıkması Kierkegaard’a göre çekilen acılar ile olmaktadır. Acı, bir anlamda bireyin sarsılmasına, mevcut durumunu idrak etmesine, yani kendi benliğini kavramasına yardımcı olmaktadır. Kendi benlik bilincine varan insan, bu şekilde gerçekten var olabilmenin mücadelesini vermeye başlamaktadır.

Umutsuzluğu, ölümcül hastalık olarak nitelendiren Kierkegaard, bunun ölesiye hasta olup yine de ölememek olduğunu söyler. “Bu hastalığın işkencesi, can çekişmede olduğu gibi, ölümle savaşmasına rağmen kişinin gene de ölememesinden kaynaklanır.” Böylesi durumlarda yani ölümün kişi için mutlak iyi olduğu durumlarda, bir türlü bu sona ulaşamamak umutsuzluk kaynağıdır. Normal şartlarda kimse ölmeyi istemez. Ölüm, insan için seçeneklerin sonuncusudur; ancak öyle şartlar vardır ki bu şartlarda ölüm, insan için ilk seçenek haline gelebilmektedir. Umutsuzluk, gerçekten bir ölüm halidir Kierkegaard’a göre. Bitkisel yaşamda olup yaşam ümidi kalmayan kişi için beklenen; ancak bir türlü gelmeyen ölüm gibidir.

Kişinin sonsuza dair düşüncelerinden dolayı düştüğü umutsuzluğun yanında bir de dünyevi olan bir şeyin, “geçici bir sefaletin, ölümlü dünyanın bir cefasının bizden çekip alınabileceğini umut etmenin reddedilmesinden” dolayı da umutsuzluğa Kierkegaard, insanın üç aşamalı bir yaşama sahip olduğunu düşünür. Bunlar: estetik yaşam, etik yaşam ve dini yaşamdır. “Estetik yaşama sahip olan birey zevk hali içindedir. Ruh hali de dışa bağımlıdır.” Estetik yaşam içinde olan kişi; anı yaşar, günlük zevkler peşindedir. Sorumluluk duygusundan uzaktır. Tek amacı vardır, o da maddi doyumdur. Ahlakî hedefi yoktur. Günlük eğlencelere dalmış, gelecek kaygısı olmadan, yığın içinde kaybolmuştur. Etrafındaki her şey onun yaşamını şekillendirmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*