Dilin Belirsizliği ve Yapıbozum

felsefe Nedir

Derrida, en temelde Batı felsefe geleneğinin karşıtlıklardan oluşan felsefe yapma eğiliminin temelini çürütmeye girişir. Gerçekten de karşıtlık, yapıbozumun (deconstruction) başlıca ilgisini oluşturmaktadır. Yapıbozum, kendini varolan çeşitli felsefe anlatılarında gizli olan karşıtlıkların hiyerarşisini ortaya çıkarmakla sınırlandırır.

Yapıbozum öyle bir felsefedir ki açıkça hiçbir şey söylemez. Derrida’nın ilgisinin genellikle felsefi olmasına karşın, söylenebilecek olan sadece bu felsefenin ne fenomenolojik ne de ontolojik olduğudur. Yapıbozum, bir metnin harfi (literal) anlamının dikkatli bir analizi olarak karşımıza çıkar. Söz konusu analizde, bir metinde ihmal edilmiş olan çeşitli yönlerin (örneğin dipnotlar vb.) ya da metnin anlamı içinde olanaklı alternatif anlamların bulunması amaçlanır. Yapıbozum, bu nedenle, aynılık (sameness) ve farklılık (difference) türünden, görünen çelişkili buyruklarla (imperative) ilgili yasaklayıcı bir metodoloji geliştirmektedir ve herhangi bir Derridacı metni okumak ise, bu ikili görünüşü yeniden doğrulamadan/tekrarlamadan öteye gitmeyecektir (Reynolds, 2002).

Akay (1999, s.14), Steiner’dan aktardığı gibi, yapıbozmanın, kuramsal olarak bir üst-kuram şeklinde görülebileceğini söyler. Akay’a göre, daha önce gelen tüm kuramların anlamını ve anlama modellerini eleştirel bir biçimde araştırma, söylemin yanıltıcı ve masum görünen yönlerini yeniden yorumlama olarak yapıbozum, aynı zamanda bir kurma, inşa etme eylemidir de. Yapıbozum, çelişkilerin anlaşılmasından çok, çelişkilerin içindeki ayrışıklığı, katmanlar arasılığını bulup ortaya çıkarmadır.

Yapıbozum, her bir metinde, yazarın kendi metnine yüklemek isteyebileceği değişmez bir anlamı kaçınılmaz olarak ele veren bir belirsizlik/şüphelilik ve karar-verilemezlik olduğunu iddia etmektedir. Yazma süreci daima gizlenmiş olanı açığa çıkarır, bildirilmiş olanı çevreler ve daha genel bir biçimde onu güçlendiren çeşitli karşıtlıkları bulup bozmaktadır (breach). Derrida’nın felsefesinin metinselliğe dayanması bu yüzdendir ve yine aynı nedenden ötürü kullandığı terimler, kimin ya da neyin yapıbozuma uğratılacağına bağlı olarak daima değişir; söz konusu bu belirsizlik daima farklı durumlarda/yerlerde görülür (Reynolds, 2002).

Derrida (1999, s. 185-188), “Japon Bir Dosta Mektup” adlı yazısında da, yapıbozumun ne olduğunun değil de, ne olmadığının ya da ne olmaması gerektiğinin sorulabileceğini belirtir. Bu yazısında Derrida, yapıbozuma ilişkin bir tanım vermekten kaçınarak daha çok onun kullanım değerini açıklamaya çalışır. Buna göre, “yapıbozum, bir anlam ya da her bağlam stratejisinin korunmasında ya da ötesinde bulunan bir etimoloji değildir”, yapılan bir çözümleme olmadığı gibi, bir edim ya da bir işlem de değildir. “Yapıbozum nedir?” tipinde metafizik bir soru karşısında Derrida (1997, s.18-19) şu uyarıda bulunur: Bu türden tam ve aşkın (overarching) amaçlarla terimi sınırlandırmak bir türden paradoksa götürecektir. Bu nedenle “yapıbozum sözcüğü, bütün diğerleri gibi değerini, sakince ‘bağlam’ olarak adlandırılan olanaklı değiştirim zincirindeki yazılımından alır” (Derrida, 1999c, s.187).

Yapıbozum, yer değiştirdiği ve daha pek çok sözcükle belirlenmeye açık olduğu belli bir bağlamda iş görür. Yine de yapıbozumla ilgili bazı belirleyici niteliklerin olduğu da ortaya konabilir. Örneğin, Derrida’nın bütün çalışmaları, çeşitli filozofların ve edebiyatçıların düşünce ile işlerinde mevcut olan söz konusu karşıtlığa mahkum oldukları savına dayanmaktadır. Böylece Derrida, bir dizi eleştirel okumadan oluşan yapıbozumcu eleştirisinde “bulunuş metafiziği” (the methaphysics of presence) ya da eşanlamlı olarak “sözmerkezcilik” (logocentrism) dediği duruma dikkati çeker (Reynolds, 2002). Derrida’nın sözmerkezcilik dediği şeyi ortaya koymadan önce, onun dille ilgili genel düşüncesini vermek yerinde olacaktır.

Genel olarak post-yapısalcılıkta dil durumunu karakterize eden dilsel olgu, göstergenin yapısal statüsünün yerinden edilmesidir (Altuğ, 2001, s.216). Başka bir deyişle gösterilen ile gösteren ayrımının sınırlarının ortadan kalkmasıdır. Derrida’nın dil anlayışına göre, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Saussure’cu düşüncede ise, her göstergeye bir birlik gözüyle bakılır. Böylece dil, bir göstergeler dizgesi olarak tanımlanır ve özerk bir alan olarak konumlanır. Her şey dil içinde olup bitmektedir. Dilin öğesi olan gösterge, gösteren ile gösterilen arasındaki yapısal ilişkiden oluşur. Gösterilen nesne değil, nesnenin zihinsel tasarımıdır; gösteren de fiziksel bir ses değil, zihindeki işitim imgesidir (Altuğ, 2001, s. 218).

Saussure’a göre, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki keyfidir. Kültürel ve tarihsel uzlaşımlarla gösteren gösterilene bağlanmıştır. Böylece sistemdeki her gösterge yalnızca diğerleriyle arasındaki fark sayesinde bir anlama sahip olur. Saussure’un bu düşüncelerinin temelinde dili, artzamanlı değil de, yani tarihsel gelişimi içinde değil, aksine eşzamanlı olarak, yani tarihin belirli bir noktasında bütün bir sistem olarak, yani bir dizge olarak ele alması ve yorumlaması gerçeği yatmaktadır (Eagleton, 2004, s.125- 126). Derrida açısından ise, sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla bir ve tek olamazlar. Aksine gösterenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni birleşimler içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Başka bir deyişle, göstergeler, yokluğu gösterirler, dolayısıyla bir anlamda anlamları yoktur. Anlam sürekli olarak bir gösterilenler zinciri boyunca devinir ve asla onun kesin konumundan emin olamayız, çünkü anlam asla tek bir göstergeye bel bağlamaz (Sarup, 1993, s.40-41).

Derrida, Saussure’un, dilbilimi de genel göstergebilimin (semiology) basit bir parçası yaparak, gelenekten ödünç aldığı gösterge kavramını metafizik geleneğin aleyhine çevirme yolunda katkıda bulunduğunu söyleyerek hakkını vermektedir. Fakat öte taraftan, Saussure’un gösterge kavramından yararlanmaya, onu kullanmaya devam ettiği ölçüde bu geleneği onayladığı yönünde eleştirmektedir (Kristeva & Derrida, 1999, s.176). Çünkü Derrida, gösteren ile gösterilen arasındaki ayrımı silmenin, yani hem onu koruyup hem onu iptal etmenin iki yolu olduğunu düşünür. Klasik yol, Saussure’un da yaptığı gibi, kendisinden yola çıktığı gösterge kavramını, duyulur olan ile düşünülür olan arasındaki bir ayrımda temellendirmekle -ki burada gösteren, gösterilene giriş yapmak için varolur- gösterenin indirgenmesidir, bu, metafiziğin uyguladığı klasik yoldur. Derrida buna karşılık, kendi yolunu önerir: Gösteren ile gösterilen arasındaki ayrımı silmenin yolu bu defa, önceki indirgemenin işlevde bulunduğu dizgeyi soru konusu yaparak, gösteren ile gösterilen arasındaki karşıtlığı tersine çevirerek dizgenin genel bir yerinden edilmesini amaç edinir (Derrida, 1999b, s.167). Bu açıdan yapıbozma, ikili bir jesttir. Önce bir tersyüz etme; ardından da yeniden kayda geçmenin gerçekleşmesi durumu. Birbirine indirgenemez bu eşzamanlı harekette, ilk jest metafiziğin kapalı alanı içinde gerçekleşirken, ikincisi ise o alanı dışarısıyla ilişkiye sokar ve bu anlamda daha önce felsefede işitilmemiş olan bazı kavramlar ürün olarak ortaya çıkar (Akay, 1999, s.22).

Derrida, Batı felsefe geleneğinin temel düşünüş yollarını belirlemede çeşitli kavramlar önerir. Bunlar: “sözmerkezcilik”in (logocentrism) yanı sıra, cinsel güç sembolü olarak terimin kökünde “fallus”un olduğu “fallusmerkezcilik” (fallogocentrism) ya da en bilinenlerinden olan “bulunuş metafiziği” (the methaphysics of presence) olarak karşımıza çıkar (Reynolds, 2002). Bu kavramların arasında nüans farkı vardır. Örneğin fallusmerkezcilik, bu ayrıcalığın ataerkil (patriarchal) anlamını verir. Fakat hepsi temelde tek bir terimde aynılaşır: Metafizik terimi. Derrida, aslında bulunuş metafiziği referansını büyük ölçüde Heidegger’den alır (Derrida, 1999a, s.52). Heidegger, Batı felsefesinin sürekli olarak bulunuşu ya da var olanı ayrıcalıklı tuttuğunu ve bu durumun görmezden gelindiğini ileri sürer. Başka bir deyişle, mevcudiyetin kendisi ayrıcalıklıdır.

Derrida, “Platon’un Eczanesi” adlı yazısında, yazı ile mitin akrabalığını, her ikisinin de logos’tan ayırt ederek ilan eder. Buna göre Platon’da logos, bir oğuldur, babasının mevcudiyeti (presence) olmadan kendisini yok edecektir. O, babası olmadan bir yazıdan ibarettir. Yani yazı, babasının yokluğuyla (absence) ilişkilidir (Derrida, 1999d, s.64). Başka bir deyişle söylev ya da söz olarak logos, yazıdan önce gelir. Batı felsefesi hemen hep söz üstüne yoğunlaşmış, sesin üstünlüğü konusunda ısrarcı olmuştur. Metafiziğe ait metinlerin yapıbozumlarında Derrida, bize aralarındaki bütün farklara rağmen bu geleneksel dil kavramının (veya gösterge kavramının), eski Yunan’da başlangıcından günümüze dek bütün tarihsel dönem boyunca hakimiyetinin sürmekte olduğunu açık olarak gösterir (Akşin, 1999, s.42). Ayrıca bu felsefe (Batı felsefesi), bütün inançlarımızın temelini oluşturan bir öz ya da doğruluk bulunduğuna inanır ve aşkın gösteren ile aşkın gösterilen arasındaki doğrudan ilişkide bir denge; aklın düzenini görür. İdea, madde, dünya tini, tanrı vb. göstergeler buna örnek gösterilebilir. Böylece Derrida, metafizik diye adlandırılan her düşünce dizgesinin bir kurmaya, bir temele ya da bir ilk ilkeye dayandığını ifade eder (Sarup 1995, s.45-46). Derrida (1999b, s.166) temelin, ilkenin veya merkezin tüm adlarının (eidos, arche, telos, energia, ousia, aletheia vb.) daima sabit bir mevcudiyeti belirttiğini söyler. İlk ilkeler çoğunlukla bu ilkelerin dışladıklarıyla ve diğer kavramlara ilişkin bir “karşıtlık” yoluyla tanımlanırlar.

Burada hatırlamak gerekir ki Derrida’nın “White Mythology: Mataphor in the Text of Philosophy” adlı yazısında Nietszche ile aynı çizgide bulunması, Derrida düşüncesinde geleneksel Batı felsefesine yönelik güçlü bir karşıtlık meydana getirmektedir. Buna göre, sözgelimi ‘beyaz adam’ın akıl/logos adına baskıcı bilinçliliğini temsil eden teorik sistemlerin esasında kendilerinin renksiz birer ölü metafor olarak, primitif kökenlerinin mitler, semboller ve masallarda sembolleşen birer analojiden ibaret oldukları söylenebilir. Başka bir deyişle hemen hemen tüm ifadeler, Derrida’ya göre (1982), bir yönüyle metaforiktirler.

Kaynak: Orman, Türkan (2015), “Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”, Kilikya Felsefe Dergisi, (1) s. 61-81.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*