Diderot’un Materyalizmi

felsefe Nedir

Diderot Fransız materyalist felsefesinin en önemli temsilcisidir. Kendisinin kaleme aldığı ünlü diyaloglarının en önemlilerinden biri olan D’Alembert ve Diderot Arasında Konuşma başlıklı diyalogu d’Alembert’in duyarlılığı tarif ettiği meşhur pasajla açılır. Pasaj şöyledir:

 “Bir Varlık ki, herhangi bir yerdedir, ama bu yer mekânın hiçbir noktasında bulunmaz; bir Varlık ki, uzamlı olmadığı hâlde, uzamda yer tutar; tümüyle, bu uzamın her parçasının temelindedir; hem maddeden nitelikçe farklı, hem de ona bağlıdır; onu izler ve hareket ettirir, ama kendisi hiç hareket etmez; madde üzerine etki yapar ve onun uğradığı bütün değişiklikleri kendinde duyar; bir Varlık ki hakkında en küçük bir fikrim bile yoktur… Doğrusu, yapısı bu kadar çelişik olan bir Varlık’ı kabul etmek güç bir şey. Gelgelelim, onu reddeden de başka türlü karanlıklara düşecektir; öyle ya, çünkü şu sizin onun yerine koyduğunuz duyarlılık eğer maddenin genel ve temel bir niteliği ise, taşın da hissetmesi gerekir.”

Diderot bunun mümkün olduğunu düşünmektedir. Ona göre hareket ile duyarlılık arasında bir ilişki vardır. Hareket biri ölü öteki de canlı olarak ikiye ayrılabilir ve bu ayırım duyarlılığa da uygulanabilir. Çünkü hareket bir cismin bir yerden bir başka yere gitmesi değildir ve yer değiştiren bir cisimde ne kadar hareket varsa duran bir cisimde de o kadar hareket vardır.

Sadece duran cisimde hareket bir şekilde engellenmiştir. Örneğin bir meşe ağacının gövdesini saran havayı boşalttığımızda, içindeki su bir anda etrafa yayılacak ve gövdesi yüz bin parçaya ayrılacaktır. Yani ölü bir hareket önündeki engel kaldırıldığında canlı bir harekete dönüşecektir.

Diderot burada açık bir biçimde Gelileo tarafından geliştirilmiş olan atalet yasasını dile getirmekte ve savunmaktadır. İşte ona göre tıpkı bunun gibi aktif bir duyarlılık ile atıl bir duyarlılık vardır. Buradan da şu sonuca varır ki taşta ya da taştan yapılı bir heykelde atıl bir duyarlılık varken insanda, hayvanda hatta belki bitkide de aktif bir duyarlılık vardır. Öyleyse biz heykeldeki atıl duyarlılığı aktif hâle geçirmeyi başarabilseydik heykel de tıpkı bizim gibi yürüyecek, konuşacak ve düşünecekti.

O hâlde soru atıl bir duyarlılığın aktif bir duyarlılığa nasıl dönüşebileceğini göstermekten ibarettir. Diderot için bu bir gizem değildir ve zaten gözümüzün önünde her an olmaktadır. O bu durumu şöyle ifade eder:

“D’Alembert: …bir cismin atıl duyarlılık hâlinden, aktif duyarlılık hâline nasıl geçirildiğini göremiyorum.
Diderot: Görmek istemiyorsunuz da ondan. Bu da öteki kadar yaygın bir olaydır.
D’Alembert: Bu kadar yaygın olan bu olay nedir, söyler misiniz, lütfen?
Diderot: Söyleyeceğim. Çünkü siz söylemeye utanıyorsunuz. Bu her yemek yiyişinizde olan şeydir.
D’Alembert: Her yemek yiyişimde mi?
Diderot: Evet; çünkü yemek yerken ne yapıyorsunuz, bilir misiniz? Besinin aktif duyarlılığına karşı koyan engelleri kaldırıyorsunuz; onu kendinize katıyorsunuz; ondan et yapıyorsunuz; onu canlandırıyorsunuz; onu duyar kılıyorsunuz. Ve işte sizin besin üzerinde yaptığınız şeyi, keyfim isterse ben mermer üzerinde yaparım.”

Diderot mermerden heykele geçiş aşamalarını anlatır. Toz hâline getirilmiş mermerin hümüslü toprakla karıştırılıp sulayarak zamana terkedilmesine ve sonra da çürüyen hümüslü topraktan bitkilerin yetiştirilmesine, bu bitkilerden beslenen insana kadar gerçekleşen aşamalar atıl bir duyarlılıktan aktif bir duyarlılığa geçişin öyküsüdür.

Cansızdan canlıya ve hisseden varlığa geçiş insanda düşünen varlığa ulaşır. Burada da doğumun evrelerini sergileyerek maddi ve kimyasal etkileşimlerin nasıl bir tohumdan düşünen insana kadar ulaşabildiğinin öyküsü anlatılır. Bu noktada Diderot’un Darwin’den çok önce bir evrim teorisi geliştirdiğin görüyoruz. Teori Diderot tarafından şöyle dile getirilir:

“D’Alembert: Demek siz tohumların önceden var olduğuna inanmıyorsunuz?
Diderot: İnanmıyorum.
D’Alembert: Oh! Bu sözünüzle beni öyle keyiflendiriyorsunuz ki!
Diderot: Deneyime ve akla aykırı bir şeydir bu: o deneyime ki, bu tohumları boşu boşuna yumurtada ve belli bir yaşa varmamış birçok hayvanda arar ve o akla ki, bize maddenin parçalara bölünüşünün zihinde hiçbir sonu olmadığı hâlde, doğada bir sonu bulunduğunu öğretir ve bir atomun içinde tam şeklini almış bir filin ve bu filin içinde de yine tam şeklini almış başka bir filin bulunabileceği ve bunun böyle sonsuzca devam edebileceği fikrinden nefret eder.
D’Alembert: Ama bu tohumların önceden var olduğu kabul edilmezse, hayvanların ilk türeyişleri anlaşılamaz.
Diderot: Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkmıştır sorununun sizi bu kadar üzmesi hayvanları başlangıçta da bugünkü hâlerinde varsaymamızdan ileri geliyor. Ne delilik! Onların başlangıçta ne olduklarını bilmediğimiz gibi, ileride ne olacaklarını da bilmiyoruz. Bataklığın içinde kımıldayan, gözle görülemeyen kurt, belki büyük bir hayvan olmaya doğru yol almaktadır. Büyüklüğü ile bize korku veren iri bir hayvan da belki gitgide yer kurdu olma yolunu tutmuştur. Bu hayvan, üzerinde yaşadığımız gezegenin geçici ve özel bir ürünüdür belki de.”

Diderot’un Descartes’ın makine doğa anlayışını benimsememiş olduğunu görüyoruz. Ona göre bu hipotez kısırdır. Doğa sonsuz atom koleksiyonlarından ibaret değildir. Madde de duyarlılıkta gelişmiştir. Bu düşüncesini şöyle dile getirir Diderot: “Cisim bazı filozoflara göre, kendinde etkisiz ve kuvvetsizdir. Oysaki bu, iyi bir fizik ve kimya bilgisi bakımından korkunç bir yanlıştır. Cisim ister molekül sayılsın, ister kütle olarak kabul edilsin, kendi kendisiyle ve esaslı niteliklerinin doğasıyla, kuvvet ve eylem doludur.”

Diderot moleküller üzerinde, dıştan etkide bulunan kuvvetin tükenebileceğini ancak moleküllerin içinde bulunan kuvvetin asla tükenmeyeceğini söyler. Ona göre bu kuvvet değişmez ve sonsuzdur. Yine Diderot bedenden ayrı olan bir ruhun varlığını kabul etmez. Duyarlılık yetisi maddenin genel ve özsel niteliğidir. Bir önceki derste de ifade ettiğimiz gibi bu duyarlılığı iki türe ayırır. Biri atıl diğeri ise aktiftir. Doğanın hayatının tohumları başlangıçtan beri mevcuttur.

Önemli olan gelişme şartlarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmektir: “Dış şartlara verilmesi gereken önem ne olursa olsun, içsel ve en ilkel şartlar, her şeye rağmen esastır. Ölmüş bir molekülün bir, iki, üç ölü molekülle birleşerek canlı bir sistem meydana getirebilmesi saçmadır. Moleküllerin yer değiştirmesiyle bilincin doğabileceğini kabul etmek saçmadır! Hayır, hayat ve bilince sahip olanlar daima bunlara sahiptirler ve sahip olacaktır. Doğa toptan bu işi neden böyle yapmış olmasın? Aşağı derecelerin yukarı derecelerden farkı şudur: Yüksek derecelerde yoğunlaşmış olarak var olan, aşağı derecelerde, büyük nicelikte birtakım unsurlar hâlinde dağılmış olur.”

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*