Yapıbozum Nedir? Yapısöküm Nedir?

felsefe Nedir

Jacques Derrida 20. yüzyılın en tartışmalı filozoflarından biridir.

Adı ilk olarak, en çok nasıl okuduğumuz ve yazılı metinleri nasıl anladığımız üzerine karmaşık, ayrıntılı bir yaklaşım olan yapıbozumla özdeşleşmiştir. Derrida’nın ünlü kitabı “Gramatoloji”de ele aldığı, metnin dışında hiçbir şey olmadığı (Fransızca orijinali “il n’y a pas de hors-texte” aynı zamanda “bir dış metin yoktur” şeklinde de tercüme edilmiştir) tezini anlayabilmemiz için Derrida’nın geneldeki yapıbozumcu yaklaşımına yakından göz atmamız gerekir.

Bir kitabı elimize aldığımızda, ister bir felsefe kitabı ister roman olsun, elimizde göreceli olarak kendine yeten bir bütün olarak anlayabileceğimiz ya da yorumlayabileceğimiz bir şey tuttuğumuzu tasavvur ederiz. İş felsefe metinlerine geldiğinde onların özellikle sistemli ve mantıksal olduklarını varsayarız. Bir kitapçıya gittiğinizi ve Gramatoloji’nin bir nüshasını aldığınızı düşünün. Eğer kitabı okursanız bitirdiğinizde “gramatoloji”nin kendisi, Derrida’nın konu hakkındaki ana fikirleri ve bunun dünya hakkında neler anlattığıyla ilgili bir şeyler kavrayabileceğinizi tasavvur edersiniz. Ancak Derrida’ya göre metinler bu şekilde çalışmaz.

En açık ve anlaşılabilir metinler bile (ki Gramatoloji bunlardan biri değildir) Derrida’nın deyişiyle “aporia”larla bilmeceye dönmüştür. “Aporia” kelimesi antik Yunan’dan gelir ve anlamı da “çelişki”, “yapboz” ya da “çıkmaz sokak” gibi bir şeydir. Derrida’ya göre tüm yazılı metinlerde bu tür boşluklar, delikler ve çelişkiler vardır; yapıbozum yöntemi metinleri, bu yapbozlara ve çıkmazlara dikkat ederek okumanın yoludur. Derrida farklı metinlerde ortaya çıkan bu çelişkileri keşfederken metinlerin ne olduklarını ve ne yaptıklarını kavrayışımızı genişletmeyi ve basit görünen metinlerin bile altlarında yatan karmaşıklığı göstermeyi amaçlar.

Yapıbozum, bu gizli paradoksları ve çelişkileri açığa çıkararak okumanın bir yoludur. Ancak bu sadece felsefe ve edebiyat okumamızla ilgili değildir; Derrida’nın yaklaşımının dil, düşünce ve hatta etik arasındaki ilişkileri tartışmaya açan çok daha geniş uyarlamaları vardır. Bu noktada Derrida’nın jargonundan önemli bir teknik terimi tanıtmak yararlı olacaktır: “differance”. Bu bir dizgi hatası gibi görünebilir —ve gerçekten de differance kelimesi Fransızca sözlüğe ilk girdiğinde Derrida’nın annesinin ona, “Ama Jacques, bunu böyle hecelemiyorsun ki!” diye çıkıştığı rivayet edilir— ama gerçekte differance kelimesi dilin ilginç bir yönüne işaret etmek için Derrida’nın kendisinin türettiği bir sözcüktür. “Differance” (“e” olması gerekirken “a”yla) hem “ayrılmak” anlamına gelen Fransızca “difference” (“e”yle) hem de “ötelemek” anlamına gelen Fransızca “deferrer”le oynar. Bu kelimenin nasıl işlediğini anlamak için ayrışmanın ve ötelemenin uygulamada nasıl yer aldıklarını düşünmemiz yararlı olacaktır.

Önce ötelemeyle başlayalım. “Arkadaşımın…” dediğimi ve sonra “…bahçede gördüğü…” diye eklediğimi ve bir duraksamadan sonra “…kedi siyah beyazdı” diye devam ettiğimi tasavvur edin. Burada “Arkadaşımın…” kelimesiyle kast edeceğim şey, daha fazla bilgi verilene kadar ortaya çıkmamakta, ötelenmektedir. Sadece “Arakadaşım” desem ve başka bir şey eklemesem o zaman “Arkadaşım” kelimesinin farklı bir anlamı olacaktır. Söylediklerime eklediğim her şey, başka bir deyişle, daha önce söylediklerime daha fazla anlam katan her şey önceki söylediklerimi tashih etmektedir. Dilde anlam ötelenmektedir.

Ancak bu arada başka bir şey daha olmaktadır. Derrida “Arkadaşım” sözcüğünün anlamının, benim sözcüklerim ile dünyadaki gerçek şeyler arasındaki ilişkide duran bir şey olarak düşünülemeyeceğine inanır. Bir kelime, anlamını dilin tüm sistemi içerisindeki konumundan alır. Bu nedenle “arkadaş” dediğimde bu sadece kelime ile gerçek bir arkadaş arasında gizemli bir bağlantı olduğundan değil, bu terimin örneğin “kardeş”, “eş” veya “baba”dan ayrıştığı için anlamlıdır. Ayrışma ve öteleme birlikte ele alındıklarında genel olarak dil hakkında çok ilginç şeyler anlatırlar. Bir yandan söylediğimiz herhangi bir şeyin anlamı sürekli ötelenir, çünkü bizim başka söyleyeceklerimize bağlıdır ve bunun anlamı da yine başka söyleneceklere bağlıdır ve bu böyle sürer gider. Ve öte yandan kullandığımız belirli herhangi bir terimin anlamı kast etmediğimiz her şeye bağlıdır. Dolayısıyla anlam metnin kendi içine kapalı değildir.

Derrida için “differance” dilin yazı sayesinde farkına vardığımız bir yönüdür. Antik Yunan’dan beri filozoflar yazılı dil konusunda şüpheci olmuşlardır. Platon’un diyalogu Phaedrus’ta Sokrates yazının icadıyla ilgili bir efsane anlatır ve yazının, sadece “bilgeliğin görünmesini” sağladığını, ama gerçekliğini sağlamadığını söyler. Filozoflar üzerinde düşündüklerinde, yazı basit bir biçimde konuşulan kelimenin soluk bir yansıması olarak görülür; esas iletişim aracı olarak kabul edilen konuşmadır. Derrida bunu tersine çevirmek  ister; ona göre yazılı kelime bize dil hakkında konuşulan kelimenin gösteremediği bir şey gösterir. Derrida felsefi düşüncelerin aktarılması için bir araç olarak kullanılan konuşmanın üzerinde geleneksel vurgunun bizi yanılttığına, anlama hemen eriştiğimizi düşünmemize yol açtığına inanır.

Anlamın “mevcudiyet” hakkında olduğunu düşünürüz; biriyle konuştuğumuzda onların, düşüncelerini bizim için “var ettiklerine” ve bizim de onlar için aynı şeyi ya yaptığımızı tasavvur ederiz. Eğer bir karışıklık varsa karşımızdakinden bunu açıklığa kavuşturmasını isteriz. Ve eğer yapbozlar ya da aporialar varsa yine aynı şeyi ister ya da bunlar biz farkına varmadan yanımızdan geçip giderler. Bu da bizim, anlamın genelde mevcudiyet hakkında olduğunu düşünmemizi —mesela arkadaşın gerçek anlamının yanımda duran bir arkadaşın mevcudiyetinde bulunabileceğini düşünmemizi— sağlar. Ancak yazılı bir metinle uğraşırken mevcudiyet hakkındaki bu naif inancımızdan kurtuluruz.

Yanımızda bahaneler uyduracak veya bizim için açıklamalar yapacak yazar bulunmadığına göre metindeki karışıklıkları, yapbozları ve çıkmazları fark etmeye başlarız Birdenbire dil biraz daha karmaşık görünmeye başlar.

Derrida metnin dışında bir şey olmadığını söylerken sadece kitapların dünyasının önemli olduğunu, “etten ve kemikten yapılmış” dünyanın önemli olmadığını söylemeye çalışmaz. Ya da metnin altında yatıyor olabilecek herhangi bir sosyal düşüncenin önemini azaltmaya çalışmaz. O zaman söylediği tam olaya nedir? İlk olarak Derrida şunu ileri sürmektedir: Eğer anlamın bir “differance”, bir ayrışma ve öteleme meselesi olduğu fikrini ciddiye alıyorsak ve sonra eğer dünya hakkında nasıl düşünmek sorusuyla uğraşmak istiyorsak, o zaman anlamın asla bizim düşündüğümüz kadar doğrudan olmayacağı ve bu anlamın her zaman yapıbozumla zorlanıp açılabileceği gerçeğini gözetmek zorundayız. Derrida ikinci olarak da şunu söyler: Düşünmemizde, yazmamızda ve konuşmamızda her zaman teşhis bile edemeyeceğimiz bir türden politik, tarihsel ve etik sorulara dahil ediliriz. Bu nedenle bazı filozoflar yapıbozumun özellikle etik bir uygulama olduğunu öne sürerler.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın