Simmel’in Metodolojisi

felsefe Nedir

Simmel, 1894’te yazdığı “Sosyolojinin Problemi” başlıklı makalesinde, gelişmekte olan sosyoloji disiplini için tek uygun konunun temel ve genel etkileşim biçimleri olduğunu ifade eder.

1908 tarihli Sosyoloji: Toplumlaşma Biçimi Üzerine Araştırmalar adlı kitabının ilk bölümünde, bu konudaki görüşlerini gözden geçirir ve bir kez daha teyit eder. 1918’de kaleme aldığı ve son çalışmalarından biri olan “Sosyolojinin Temel Problemleri” başlıklı yazısında görüşlerini son bir kez gözden geçirir ve olgunlaştırır.

Simmel yukarıda adı geçen son çalışmasında (“Sosyolojinin Temel Problemleri”) söze şöyle başlar: “Sosyoloji bilimini savunacak bir şeyler söylenmek istendiğinde karşılaşılan ilk güçlük, onun bir bilim olduğunun tartışmasız kabul görmemesidir”.

20. yüzyılın başında, Almanya’da çoğu düşünür hâlâ sosyolojinin bir bilim olarak meşruluğunu reddediyor ve kendi güçlerini üniversite sistemi içinde sürdürebilmek için onun akademik bir alan olarak kurulmasını engellemeye çalışıyordu. Kısmen bu nedenlerle sosyolojinin özel inceleme nesnelerine sahip (ekonomi, siyaset bilimi ve dilbilim gibi) tüm sosyal bilimleri anlatan genel bir isim olması gerektiği öne sürenler de vardı.

Mevcut disiplinlerin zaten insan hayatının araştırılması işini aralarında paylaştıklarını ve “onların özet toplamlarını bir sepete yerleştirip üzerine yeni bir etiket (“sosyoloji”) yapıştırmanın hiçbir şey kazandırmayacağını iddia eden Simmel (ve diğer birçok kişi) için bu taktik kuşkusuz kabul edilemezdi. Simmel, bu stratejiyle mücadele etmek ve sosyolojiye akademik bir araştırma alanı olarak meşruluk kazandırmak için, kendine özgü ve net bir içeriğe sahip, metodolojik bakımdan belirli bir problem etrafında gelişen yeni bir disipline ihtiyaç olduğunu öne sürer. Onun tartışması üç soru etrafında gelişir:

  1. Toplum nedir?
  2. Sosyoloji toplumu nasıl araştırmalıdır?
  3. Sosyolojinin problem alanları nelerdir?

Toplum Nedir?

Simmel’in ilk soruya cevabı oldukça basittir: Toplum, “insanlar arasındaki etkileşim” -bu insanlar birbirlerini karşılıklı olarak etkileyecek ve gruplar veya diğer toplumsal birimler içinde organize olacak tarzda- yeterince sıklık ve yoğunlukta ortaya çıktığında var olur. Nitekim Simmel toplum terimini, daha gevşek bir biçimde ele aldığı herhangi bir toplumsal organizasyon örüntüsünü anlatmak için kullanır. Onun ifadesiyle toplum “sadece” nispeten “kalıcı etkileşimler”i anlatır. “Daha özelde, toplumdan söz ettiğimizde, devlet ve aile, lonca ve kilise, sosyal sınıflar ve ortak çıkarlara dayalı örgütlenmeler biçiminde cisimleşmiş tanımlanabilir, kalıcı yapılar benzeri etkileşimler aklımıza gelir”.

 Toplumun bu şekilde tanımlamasının önemi, toplumsal organizasyon örüntülerinin temel etkileşim süreçlerinden oluştuklarının kabul edilmesidir. Bu yüzden, etkileşim önemli bir araştırma alanıdır. Simmel’e göre sosyoloji; “insanın, diğer insanlarla etkileşim sırasında yaşadığı koşullar tarafından belirlendiği kabulü” üzerine kuruludur. Bu yüzden, akademik bir disiplin olarak “sosyoloji, insanların neler yaşadıklarını ve hangi kurallara göre hareket ettiklerini bireysel mevcudiyetleri bağlamında değil, aksine gruplar oluşturdukları ve bu grupsal varoluşları etkileşim sayesinde belirlendiği sürece araştırır.” Simmel bu ifadeyle sosyolojiye kendine has ve açık bir ilgi alanı belirler: “temel toplumsal etkileşim biçimleri.”

 Toplum Nasıl Araştırmalıdır?

Simmel’in ikinci soruya cevabı da oldukça basittir: Sosyolog toplum hakkındaki araştırmalarına biçim (form) ve içerik ayrımı yaparak başlamalıdır. Onun kullandığı bu özel terimler sonraki yazarlar tarafından (Kantçı kökenleri göz ardı edildiği için) çoğu kez yanlış anlaşılmıştır. Bu terimleri anlayabilmek için, Simmel’in yazılarının geometriden alınan, “biçim” ve “içerik” ayrımına dayalı benzetmelerle dolu olduğu hatırlanmalıdır. Geometri, maddi nesnelerin uzaysal formlarını inceler; bu uzaysal formlar aslında açıkça farklı türden maddi içeriklere sahip olsalar da geometrideki soyutlama süreci, incelenen nesnelerin özel içeriklerinin ortak özellikleri veya formlarına vurgu lehine dikkate alınmamasını gerektirir. Simmel, bu geometrik biçim ve içerik ayrımını, toplum araştırmasına sosyolojinin toplumsal süreçleri içeriklerinden bağımsız olarak nasıl araştırması gerektiğini göstermek için uygular. Etkileşim biçimleri ve içerikleri ayrımı “özel bir toplum bilimi imkânı” sunar, zira bu ayrım insanların temel toplumsal ilişkiler kurma ve toplumsal yapılar oluşturma süreçlerine odaklanmanın aracıdır. Ancak burada, analitik amaçlarla toplumsal ilişkilerin içerikleri (hedefler ve amaçlar) dikkate alınmaz.

Dolayısıyla etkileşim biçimleri “bireyler arasındaki, içeriğin toplumsal gerçeklik kazandığı ve şekillendiği etkileşim tarzlarını” anlatır. Simmel’e göre, toplumsal formlara ilgi sosyolojiyi, özellikle kendi döneminde Almanya’da, diğer sosyal bilim disiplinlerinden temelde farklı hedeflere yöneltmiştir. Örneğin, sosyoloji belirli aileler veya evlilikleri betimlemekten ziyade, küçük gruplar içindeki etkileşimleri etkileyen yasaları ortaya çıkarmaya çalışır; özel bürokratik örgütleri incelemekten ziyade, formel ve kişisel-olmayan etkileşimlerin ilkelerini meydana çıkarmaya çalışır; belirli bir grevi veya özel bazı çatışmaları tasvir etmekten ziyade, sınıf mücadelesinin doğası ve sonuçlarını anlamaya çalışır. Simmel, sosyolojinin temel toplumsal gerçeklikle ilgili süreçleri etkileşimin amaçlarından ziyade özelliklerine odaklanarak ortaya çıkarabileceğine inanır. Zira toplumsal yapılar, farklı içerikler sergileseler bile benzer formlara sahip olabilirler.

Simmel’e göre oldukça farklı amaçlara sahip muhtemel toplumsal gruplar, yine de üyelerinin birbirlerine karşı davranışları bakımından özdeş formlar (biçimler) sergileyebilirler. Yöneten-yönetilen ilişkisinde, rekabette, iş bölümünde, partilerin oluşumunda, temsilde, yabancıları dışlamaya yönelik iç dayanışmada, devlette, dinsel toplulukta, bir komplocu grupta, iktisadi bir ilişkide, bir güzel sanatlar okulunda, ailede vs. sayısız benzer özellikler bulunabilir. Bu toplumlaşmaları ortaya çıkartan çıkarlar farklı olsalar bile çıkarların gerçekleştirilme biçimleri özdeş olabilir.

Bu temelden hareketle Simmel, toplumsal etkileşim hakkında “zamandan bağımsız yasalar” geliştirmenin mümkün olduğuna inanır. Sözgelimi, rekabet süreci veya diğer çatışma biçimleri farklı zamanlarda ve farklı toplumsal bağlamlarda, örneğin siyasal partiler içinde ve arasında, farklı dinsel gruplar içinde ve arasında, meslekler içinde ve arasında, sanatçılar arasında ve hatta aile üyeleri arasında araştırılabilir. Sonuçta, bir çatışma biçimi olarak rekabet sürecinin, bu süreçte yer alanların kendi özel hedeflerinden bağımsız olarak nasıl etkilediği konusunda bazı teorik görüşlere ulaşabiliriz. Nitekim terminoloji zamanla değişse bile “biçim” ve “içerik” ayrımı Simmel’in sosyolojik teorinin gelişimine en önemli katkılarından biridir. Ancak, Simmel’in uğraştığı sonraki görev en temel etkileşim biçimlerini belirlemektir; onun sözleriyle sosyoloji kendi özel problem alanlarını tanımlamalıdır. Ne yazık ki bu sosyolojik görevi tamamlayamaması onun metodolojik çalışmasındaki en önemli eksikliktir.

Sosyolojinin Problem Alanları Nelerdir?

Simmel’in bu üçüncü soruya cevabı, öncekilerin aksine, sosyolojik teorinin gelişimi açısından kalıcı bir öneme sahip olmamıştır. Simmel, sosyolojinin ilgilenmesi gereken temel toplumsal formları kavramsallaştırma girişiminde bir metodolojik güçlükten söz eder. Ona göre, sosyolojik bakış açısı -şimdilik- sadece örneklerle aktarılabilir; toplumu “tam olarak kavramlaştırılmış ve araştırmaya kesin rehber oluşturacak yöntemlerle kavramak” daha sonra mümkün olacaktır.

Simmel “Sosyolojinin Temel Problemleri” başlıklı çalışmasında sosyolojinin temel problemlerini oluşturduğunu düşündüğü üç alan belirler: İlki, tarihsel gelişmenin sosyolojik olarak araştırılmasını ifade eden “genel sosyoloji”dir. İkincisi, etkileşim biçimlerinin tarihten bağımsız olarak araştırılmasını ifade den “saf” veya “formel sosyoloji”dir. Üçüncüsü ise toplumun epistemolojik ve metafizik yanlarının sosyolojik olarak araştırılmasını ifade eden “felsefi sosyoloji”dir.

Genel Sosyoloji

Simmel’in “genel sosyoloji” diye adlandırdığı alan, etkileşim aracılığıyla makro düzeyde toplumsal olarak biçimlenen tüm tarihsel süreci araştırır. Ancak, tarihsel gelişim süreci farklı biçimlerde yorumlanabilir ve Simmel, sosyolojik yaklaşımı sosyolojik olmayan yaklaşımlardan ayırmak gerektiğinin altını çizer. Örneğin Simmel’e göre Emile Durkheim tarihsel gelişmeyi “organik basitlikten mekanik eşanlılığa doğru ilerleyen bir süreç” olarak görürken, Comte bu sürecin üç bağımsız evre -teolojik, metafizik, pozitif – aracılığıyla geliştiğini düşünür. Simmel, her iki iddiayı da mantıklı görmekle birlikte bunların sosyolojiyi meşrulaştırmadıklarını belirtir. Daha ziyade, mevcut disiplinler tarafından araştırılan bu gözlenebilir yapıların (siyaset, ekonomi, din, hukuk, dil vb.) tarihsel gelişimi toplumsal biçimler ve içerikler ayrımından hareketle sosyolojik analize tabi tutulmalıdır. Örneğin, dinsel topluluklar ve sendikaların tarihi incelendiğinde, mensubiyet açısından, kendini fikirlere adama ve feda etme örüntülerinin her ikisini de karakterize ettiğini söylemek mümkündür. Bu benzerlikler, prensip olarak soyut yasalar biçiminde ifade edilebilir. Simmel’e göre etkileşimin içeriklerini araştırmak, ancak insanların içinde yer aldıkları toplumsal yapıların genel özellikleri dikkate alındığında geçerli teorik yaklaşımlar sağlayabilir.

Saf/Formel Sosyoloji

Simmel’e göre saf veya formel (biçimsel) sosyoloji bizzat genel toplumsal formları araştırmayı gerektirir. Nitekim toplum, bireyler arasındaki etkileşim olarak kavrandığında, bu etkileşimin betimlenmesi kesinlikle ve temel olarak toplum biliminin görevidir. Bu yüzden Simmel’in asıl meselesi, temel toplumsal etkileşim biçimlerini belirlemek ve ortaya koymaktır. Bunu, iki genel ancak oldukça önemli gözlenebilir toplumsal forma odaklanarak gerçekleştirir:

  1. farklılaşma, çatışma ve alışveriş/mübadele gibi genel toplumsal süreçler ve
  2. yapısal rol ilişkileri (örneğin toplumda yabancının rolü).

Felsefi Sosyoloji

Simmel’in “felsefi sosyoloji” diye adlandırdığı alan, bir akademik disiplin olarak sosyolojinin gelişiminde felsefi sorunların önemini göstermeye yöneliktir. Ampirik olguların doğası konusundaki modern bilimsel tutum, onun ifadesiyle “toplum olgusuyla ilgili bir sorunlar yumağı” yaratır. Bu sorunlar felsefidir ve epistemoloji ve metafizik konularında yoğunlaşır. Epistemolojik problem sosyal araştırmanın temelini oluşturan ana bilişsel kabullerden biriyle ilişkilidir: İnsanın varoluş amacı toplum mudur, yoksa toplum sadece bireysel hedeflerin bir aracı mıdır?

Simmel felsefi sosyolojiyi açıkladığı bölümde bu soruyu 18. ve 19. yüzyılda birey-toplum ilişkisini inceleyerek cevaplandırmaya çalışır. Ancak, bu inceleme için başvurduğu malzeme karışık olduğu için pek kullanışlı değildir. Görünüşe bakılırsa Simmel, toplumun amacı veya bireysel varoluşun nedenleri hakkındaki soruların bilimsel terimlerle cevaplandırılmayacağını, hatta bu mantıklı sonucun yeterince açık olmadığını öne sürmek ister. Nihayetinde, onun felsefi sosyoloji anlayışı, analizinin yüzeyselliği ve açıklıktan yoksunluğu nedeniyle kolayca göz ardı edilmiştir.

Simmel neticede, yeni bir disiplin olan sosyoloji için tam bir metodolojik temel oluşturamadığını itiraf eder. Bu başarısızlık gerçekte onun temel-genel yapıları ortaya koyamamasından kaynaklanmaktadır. Nitekim yukarıda adı geçen eserlerde Simmel’in ele aldığı özel analiz konuları -örneğin grup ilişkilerinin önemi, toplumsal çatışmanın işlevleri ve toplumsal alışveriş süreci- sadece toplumsal formlar analizinin potansiyel değerini göstermeye yöneliktir. Bu noktayı da belirttikten sonra Simmel’in formel veya saf sosyoloji içinde ele aldığı temel konulara geçebiliriz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*