Sartre’ın Bulantı Kitabı ve Bulantı Duygusu

felsefe Nedir

Sartre’ın “Bulantı” olarak anılan romanının önce düşünülen adı Melankoli (Mélancholia)dir. Kitabın kapak resmi, 1514 yılında, ünlü Alman Ressam Albert Dürer tarafından yapılan “Melankoli” adlı tablosunu içerir.

İnsan, dünyada, derin bir yalnızlık ve hüzün duyguları ile varolmaya çalışır. Roman kahramanı Roquentin, ruh durumu bu etkiler altında gidip gelirken, birden bire varoluş gerçeğine ilişkin derin bir kavrayışa götüren bir “bulantı” duyar. Bu tuhaf hisler onu kaçınılmaz olarak kendi varoluşunun derin farkındalığına sürükler.

“Dayanamıyordum. Nesnelerin bunca yakın olmalarına dayanamıyordum. Parktayım. Koca koca gövdeler gök yüzüne uzanan kara ve boğumlu eller arasında bir sıranın üzerine bırakıyorum kendimi. Bir ağaç ayaklarımın altında toprağı bir kara tırnakla kaşıyor. Kendimi bırakmak, unutmak, uyumak istiyorum. Ama yapamıyorum bunu; boğuluyorum; varoluş her tarafımdan, gözlerimden, ağzımdan, burnumdan içeri dalıyor”

Sartre eserlerinde, ilişkilerinde ve yaşamlarında özgürlükleri ve nesnenin kendinde varlık olarak olumsallığı ile yüz yüze gelen roman kahramanlarının “bulantı” duygusu yaşadığını çeşitli biçimlerde dile getiriyor. “Varlık ve Hiçlik” adlı 700 sayfalık eserinde, “Büyülenmede ıssız bir dünyada devasa bir nesneden başka hiçbir şey yoktur.” derken, bilinen nesnenin büyüleyici bir şekilde bizi etkilemesini, bu etkinin de “bulantı” olarak ortaya çıkışını tasvir eder.

“Bizi birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden. Onun üzerine düşünebileceklerim ona erişmiyordu, romanlarda görülen ruhbilimden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve var olma hakkımı bile sorguya çekiyordu. Doğruydu bu. Farkına varmıştım zaten: benim var olmaya hakkım yoktu. Rastgele ortaya çıkmıştım bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi var olup gidiyordum. Hayatım her bakımdan önemsiz mutluluklara yöneliyordu. Kimi zaman ne idiği belirsiz işaretler gönderiyordu, kimi zaman da sonuçsuz bir vızıltıdan başka bir şey duyulmuyordu.”

Kendisinin ve nesnelerin var oluşunun aracısız ve apaçık görüntüsü ve özgürlüğümüzü farkına varmamız bulantı yaratıyor.

“Bulantı yalnızca öznel bir duygu değildir, bize asıl gerçekliği anlık bir parıldama içinde açar. Dünya düzensizdir, pistir ve karşı duran bir şeydir. ‘Dünyada iyi gitmeyen bir şey var’. Dünya insana göre uyumlu bir biçimde kurulmamış, tam tersine, zalim, acımasız, düşmanca ve saçmadır.”

Yabancı olma duygusu kendinden önce anılan ve varoluşçu olarak kabul edilen diğer filozoflarda da önemlidir. Sartre’a göre insan dünyada kendini yabancı hisseder.

“Hep aynı ve hep başka, kıyı taraflarda havada hep suya dönüşen, geçici ve tutkulu bir bulut olmuş gibi geliyordu ona. “Soruyorum kendime, niçin varım?” Oradaydı, yemeğini hazmediyordu, esniyordu, cama vuran yağmuru işitiyordu, kafasının içinde tiftiklenen bu beyaz sis vardı: ya sonra? Varlığı bir rezaletti ve daha sonra üstüne alacağı sorumluluklar bu rezaleti doğrulamaya yetecekti. Her şey bir yana dünyaya gelmeyi ben istemedim” dedi kendi kendine.”

Bir Şefin Çocukluğu öyküsünden yapılan bu alıntıda görüldüğü gibi, kişiler, bu dünyaya bir şekilde gelmiş olduklarının ve yaşam dedikleri kaynamanın bulantısını çekmek zorunda oluşlarının bilinciyle, var oluşlarını yeniden konumlandırmak zorunda kalıyor ve eylemleri üzerine yeniden düşünmeye başlıyorlar. Bu, kişinin nasıl yaşayacağını belirlemek durumunda kalmasına neden oluyor.

Sartre yine “Bulantı” romanında “Bana verilmiş hem de bir hiç için verilmiş olan hayat karşısında şaşırmış durumdayım.” diyen, karamsarlığa kapılmış Roquentin’in dünyaya gelişinde bir anlam ve amacının olmadığının bilincinde olması ve kendi anlam ve amacını bulmak zorunda olmasının kıvranışını aktarıyor. İşte bu, tam da var olma kıvranışıdır. Var olmak zorunluluğu, kendi varlığının anlamını belirleme yükümlülüğü, nasıl olmak istersen öyle olabilecek gücünün olduğu, özgür olmanın sorumsuzluk ya da eylemsizlik olmadığı, başka insanların sorumluluğunu da taşıma gereği, işte bütün bunlar Sartre’ın ahlak anlayışının öğelerini oluşturur.

“Sartre’a göre, yabancı bir yerde olmadan insan kendi yurdunu tam olarak bilemez (tanıyamaz). Varlığın yabancısı da hiçliktir. Bu ayrılık olmadan varlığın bilgisine erişilemezdi. (burada Hegel diyalektiğinin etkisi seziliyor. Kendinde varlıkla, kendinin dışında varlık ve kendisi için varlık)……Hiçlik, soru soran insanla birlikte yer yüzüne gelmiştir. Soru sorma, yanılma, bu kendisi için olanın, bilincin sorunsal oluşunu, çabuk kırılır oluşunu da bize gösterirler. Ama neden insan son bir cevapta karar kılamadan sorudan soruya atlıyor da huzursuz oluyor? Çünkü Sartre’a göre insan temelinden özgürlüktür. O, olmuş, bitmiş, son bulmuş değildir, o, aynı zamanda bir hiçliktir de: İnsan, gerçekleştirebileceği olanaklar toplamıdır. ‘İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur’ der Sartre. Bundan dolayı insan zorunlu olarak huzursuz kalır. Kendinde’ye duyduğu varlık açlığını doyurmaya çalışır: ona dokunur, dokunmazsa elinden kaçıp gider.”

Kendi için varlık, bulantı duymaya başladığında uyanış, başka bir değişle farkına varış gerçekleşir.Çünkü insan, öğrendiği değerlerin karşısında kendi başına ve apaçık olarak, başını döndüren bir gerçeklik olgusuyla karşılaşır.Kendi varoluşunun, apriori bir özden yoksun oluşunun, yalnızlığının, başkası karşısında utanmışlığının, dünyada fazlalık olarak amaçsızca bulunuşunun, içinde bulunduğu hayatın anlamsızlığının, saçmalığının karşısında net bir biçimde bildiği sonu olan ölüm gerçeğinin verdiği titremenin tamamı “bulantı” kavramında kendini bulur.

“Hiçbir şey değişmedi ama yine de her şey başka bir biçimde varolup gidiyor. Anlatamıyorum .Bulantıya benziyor bu ama aynı zamanda onun tam tersi: Sonunda başımdan bir serüven geçiyor. Kendimi sorguya çekince, kendimin kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum.

“Dünya mı böyle dertop oldu, yoksa sesler ve şekiller arasında bu kadar güçlü bir birlik kuran ben miyim, bilemiyorum. Çevremdeki nesnelerin neyseler ondan başka bir şey olduklarını bile kavrayamıyorum.”

“Yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. Ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. Gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. Yoksa hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?”

“Hiçbir şey gerçek değil gibi; bir anda kaldırılabilecek bir karton dekorun ortasındayım sanki. Dünya dertop olarak soluğunu tutarak bekliyordu. Geçen gün bay Achille’in beklediği gibi, bunalımını, bulantısını bekliyordu.”

Bulantı’nın kahramanı Roquentin, yalnızlık duygusuna ve bu duygunun yarattığı “ben ve başkaları” ayrımına varır. Ama bu yalnızlık ile “varolmanın aslında başkalarına ihtiyaç duymak” olduğunu kabul eder. Her ne kadar “başkası” ve “bakış” bir noktaya kadar insana özgürlüğünün sınırlandırılışı duygusunu ya da tiksinti duygusunu verse de, yalnız olamayan, ancak başkasının bakışı ile varolan “ben”, toplum içinde olmaya ihtiyaç duyar. Robinson bir adada yalnız olduğunda birey olamaz, birey olmak için başkasına ihtiyaç duyar.Kendi bakışım, Sartre’ın, Baudelaire eserinde dile getirdiği gibi, kendime objektif bakmamı sağlayamaz, “göz kendini göremez”. Bedenleri sayesinde iletişim kuran insanlar ne geçmişte ne de henüz varolmamış gelecekte yaşarlar. Burada ve şimdi içine sıkışmış varoluşu ile karşı karşıya olan insan, hem zamana ve mekana bağlı hem başka gözlere bağlı bedeni ile ne yapacağını bilemez.

“Gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın yalnız vücudum ve ondan kabarcıklar gibi yükselen sudan düşüncelerle sınırlı oluşunu, bugün ki kadar kuvvetle duyumsamamıştım hiç. Anılarımı şimdiden türetiyorum. Şimdinin içine fırlatılmış orada bırakılmışım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum, ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum.”

Sartre’ın felsefesinde çok önemli bir kavram olan bulantının, onun edebiyat eseri olan “Bulantı” adlı romanında, bir roman kahramanının hayatından kesitlerle güçlü bir şekilde ortaya konulduğu görülüyor. Ancak bu roman, isminin değiştirilmesi gerektiği fikrinden sonra da hemen basılmamış, o dönem Fransa’sı için fazla çiğ bulunup mahkemelik olabilecek bölümleri çıkarttırılmak istenmiş ve roman yayına verildiğinden 8 yıl sonra çıkartılabilmiştir.

Kaynak: T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ FELSEFE ANABİLİM DALI YÜKSEK LİSANS TEZİ, JEAN PAUL SARTRE’IN ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI, Berna KAYRA, 2006

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*