Maturidi kelamcılarına göre İslam’da inanç-akıl ilişkisi

Mâturidi ekolü kelamcılarına göre de Tanrı’nın akıl yoluyla bilinmesini, Mutezile kelamcılarının bakış açısıyla aynıdır ve insan için bir vucubiyet (zorunluluk) ve sorumluluk olarak görmüştür. Allah, insanları İslam inancına davet etmiştir. Bazı kişiler, inancı bozacak nitelikte hurafeler uydurmuştur. Allah’ın varlığına yönelik delil sunma biçimlerinden biri de akılla yapılandır ve bu hurafelerin kaldırılmasında akla başvurmak önemlidir. Maturidi, “Kitabu’t-Tevhid” adlı eserinde söz konusu ettiği “başkalarının görüşünü körü körüne takip etmenin(taklit) batıl oluşu”, “dini, kanıtlarla bilmenin zorunluluğu(delil)”,”bilgi edinme yolları”, “duyusal alanın duyu ötesinie kanıt teşkil etmesi”, “bilginin(ilim) savunusu ve düşünme(nazar/ akıl)”,”imanda ikrar ve tasdikin rolü”, “imanın, kalpte veya bilgide(marifet) tasdik oluşu” gibi kavram ve ilkeler, onun akıl ile vahiy ilişkisini, buna bağlı olarak da akıl iman ilişkisini nasıl yorumladığına ışık tutmaktadır.

Bu kavram ve ifadeler, Maturidi’nin, akıl ile iman arasındaki ilişki hakkında ileri sürdüğü görüşlerin entelektüel canlılığına işaret eder. Nassı literal okumaya tabi tutarak, bağlayıcı olan dini bilginin ancak, nakledilen rivayet, manevi bir önder veya bir âlimin görüşleri gibi otoritelere, sorgulamaksızın, uymakla elde edileceğini düşünen kimseleri mukallit olarak isimlendiren Maturidi, onları cahil, yetersiz ve entelektüel tembel olarak nitelendirmektedir. Selefi tutumun imana ilişkin alanlarda belirleyici ve bağlayıcı olarak kabul ettiği icma olgusunun nihai anlamda insanı körü körüne bağlanmaya, yani taklitçiliğe götüreceğini düşünen Maturidi, Taklidin gayrı meşru ve geçersizliğini, akli temelden yoksun olmasına bağlar. O, çok sayıda insanın bir görüş etrafında uzlaşmasının, tek başına hiçbir zaman o görüşü haklı çıkarmayacağını savunur. Maturidiye göre gerçek bir dini bilgi ve iman, öncelikle otoritenin muhatabını kişisel sadakatine ikna edecek akli kanıta(el-huccetu’l-akliyye) sahip olmasına ve öğrenilen objektif hakikatin de açık bir kanıtının bulunmasına bağlıdır.

Maturidi’nin, imana ilişkin alanlarda tüm konsantrasyonu, akli kanıtın zorunluluğu üzerine olmasına rağmen, bir otoriteye körü körüne bağlanan bir kimsenin mümin olamayacağı yönünde bir yargıda bulunmaması dikkat çekicidir. Maturidi’den sonra bu Kelam anlayışının sistematik anlamda teolojik bir ekole dönüşmesini sağlayan Ebu’l Mu’in Nesefi, aynı konuda daha açık yargılarda bulunmaktadır. Ona göre iman, tasdikten ibarettir. Tasdik ise, Hz. Muhammed’in Tanrı katından getirdiği şeyleri onaylamaktır. Anlam itibariyle tasdik, yalanlamanın karşıtıdır. Zira tereddüt ve şüphe etmek, hiçbir hüküm vermeden durmak demektir. Duran, yani herhangi bir yargıda bulunmayan bir kimse tasdik etmiş olmaz. Buna göre taklit yoluyla inanan kimsenin imanı, tasdik gerçekleştiğinden dolayı, gerçek ve sahih kabul edilir. Nesefi iman ve tasdik kelimelerinin semantik analizinden yola çıkarak, tasdike ulaşmış bir kimsenin mümin kabul edileceğini, ancak bu tasdikin nasıl ve hangi yollarla oluştuğunu, kanıtlara dayanıp dayanmadığını dikkate almamaktadır.

Dini bilginin elde edilmesinde ve imana ilişkin alanlarda, akıl yürütmekle ulaşılan hakikatin, asla güvenilir bir biçimde sürdürülemeyeceğini; akıl yürütme eyleminin tartışma kapısını aralayacağını ve bunun üzerine de ancak şüphenin oluşacağını, bu yüzden de yapılacak en güvenilir işin, akıl yürütmeyi terk etmek olduğunu savunan, kısaca akla güvensizlik duyan kimselere karşı Maturidi, muhakeme ve akıl yürütmenin Tanrı’nın insana yüklediği bir sorumluluk olduğu gerçeğini hatırlatır. Ona göre “akıl, insanın doğasında var olan, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan ve onunla, insanın, diğer canlılardan ayrıcalıklı kılındığını bildiği bir şeydir”. Bu bağlamda Tanrı’nın insana yüklediği muhakeme ve akıl yürütme sorumluluğu, varlığı araştırmaktan ve tetkik etmekten doğan bir şeydir, yoksa kendiliğinden oluşan bir şey değildir. “Akıl yürütmeyi inkar edenlerin elinde, onu reddetmek için, akıl yürütmekten başka bir kanıt bulunmadığını” vurgulayan Maturidi, muhakeme ve akıl yürütmenin insan için fıtri oluşuna dikkat çekerek, bu fıtri ameliyeyi terk etmeyi talep etmenin, insanın özsel ve biricik doğasını terk etmeyi talep etmekle aynı anlama geleceğini düşünür. O, muhakeme ve akıl yürütmeyi ahlaki yaşamın temeli olarak görür. Zira insan ancak bu ameliye sayesinde benliğinin arzularından kolayca uzaklaşabilir ve şeytanın yönlendirmelerinden kurtulabilir.

Maturidi, şeytanın her fırsatta akıl yürütmeyi durdurması ve terk etmesi konusunda insana telkinde bulunduğunu, bu konuda insanı teşvik ettiğini düşünür. Maturidi, genel olarak bütün Sünnilerce kabul edilen iman teorisini, vahiy ile akıl arasındaki bağ veya ilişki üzerine inşa eder. Ona göre iman, kalben tasdiktir. Bu da bir şeyin doğruluğunu kalben onaylamaktır. İnanmamak (küfr) ise, bir şeyin yanlışlığını onaylamaktır. Bu tanımla Maturidi, İslam düşünce geleneğinde imanı sadece bilgiden ibaret gören Cehm b. Safvan ve takipçilerinden ayrılmaktadır. İman ile bilgi arasındaki ilişkiyi özellikle semantik ayrıntılara girerek açıklamaya çalışan Maturidi, bilgiyi(marifet, bilinmemenin veya bilinememenin, bihaber olmanın, yani cehaletin karşıtı olarak tanımlamaktadır. Oysa bir şeyin yalanlanması veya yanlışlanması, o şeyin bilinmediği anlamına gelmez, aksine bilindiği halde doğruluk muhtevasının reddedilmesi anlamına gelir.

Benzer bir şekilde, bir şey bilinmiyorsa, zorunlu olarak onun yanlış olmasını gerektirmez. Maturidi’nin bilgi ile bir şeyin doğruluğunun kalben onaylanması (iman) arasındaki anlam farkına değinmesi onun bilgi ile iman arasında herhangi bir ilişki görmediği anlamına gelmez. Ona göre bilgi, imana ulaştıran bir sebep, kanal ve motivasyondur. Felsefi anlamda bilgisizliğin insanı inançsızlığa sevk etmesi gibi, bilgi, imana teşvik eden bir yönlendirme vesiledir. Bu bağlamda bilgi, imanın yeterli sebebi değil, yönlendirici sebebidir. Maturidi tasdik kavramını, hakikatin onaylanması anlamına gelebilecek ve zorunlu bir bağlayıcılık oluşturacak bilgi anlamında kullanmaz. O bu kavramı daha ziyade, bireyin yaşamında kontrol edici, hükmedici ve yönlendirici güce sahip olması gereken bir bağlanma, teslimiyet, onay ve kabul anlamında kullanır. Şu halde kalben tasdik, ne sadece entelektüel bir vehim, ne de hakikatin soyut olarak onaylanmasından ibarettir. Bilakis o, ilahi mesajın kalben doğrulanması ve onaylanması yanında bunun bir yaşam biçimi olarak pratize edilmesidir. Bu bağlamda kalben tasdik etmenin, bir yandan zihnin, aklın (intellect) harekete geçirilme zorunluluğu diğer yandan genel bir tarzda kişiyi çeşitli hile ve aldatmalara karşı koruma işlevi vardır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, MEB Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*