Felsefe.Gen.TR

İnanç etiği: Yeterli delil olmaksızın inanmak yanlış mıdır?

İnanç etiği: Yeterli delil olmaksızın inanmak yanlış mıdır?

Bazen içinde bulunduğumuz bir tartışmayı sonlandırabilmek için karşımızdaki kişiye “Sen de haklısın…” diyerek konuyu kapatırız. Ama yaptığımız bu şey doğru mudur? Dilediğimiz her şeye, neye istiyorsak ona inanabilir miyiz?

İngiliz matematikçi ve filozof W.K. Clifford, “İnanç Etiği” adlı makalesinde bu soruya verilecek cevabın “hayır” olduğunu savunuyor. Clifford, “herhangi bir şeye delil yetersizliğine rağmen inanmanın her zaman, her yerde ve herkes için yanlış olduğunu” iddia ediyor.

Clifford’un “delil” diyerek anlatmaya çalıştığı şeyin, bir inancın doğruluğuna dayanak olabilecek deneyimler ve akıl yürütmeler olduğu anlaşılıyor. Ona göre delil, bir inancın muhtemel doğruluğunu veya muhtemel yanlışlığını belirlemek için sahip olduğumuz her türlü bilgidir.

Clifford bu görüşünde haklıysa hiçbirimizin istediğimiz şeye inanma hakkımız yok demektir. Çünkü bu anlayışa göre, elimizde inançlarımızı doğrulayacak delillerimiz yoksa onları benimsememiz çok da ahlaki bir tutum olmayacaktır.

BİR GEMİ VAKASI

Clifford, fikrinin savunmasını yapmak için okuyucularından bir armatör hayal etmelerini istiyor. Bu armatör, gemisinin oldukça pahalıya mal olacak bir onarıma ihtiyaç duyacağına dair güçlü delillere sahip olsun. Fakat armatör bu masrafları ödemek istemiyor. Bu sebeple de bu delillere rağmen hüsnükuruntuyla kendi inanmak istediği şeye kendini ikna ediyor.

Clifford bu konuda şöyle yazıyor:

“Armatör böylece, gemisinin tamamen güvenli ve denize açılmaya elverişli olduğuna dair katışıksız ve rahatlatıcı bir kanaat edinir. Gemisinin ufka doğru yol alışını kaygısızca seyreder ve gemiyle birlikte yurdundan uzaklara doğru sürüklenenler için dualar eder. Gemi, ardında hiçbir anlatı bırakmadan okyanusun derinliklerine gömüldüğünde de sigortadan parasını alır.”

BÜTÜN İNANÇLAR ÖNEMLİDİR

Anlatılan olayda armatörün ihmali bilhassa habis görünüyor; çünkü sonuç çok fena. Ancak Clifford, yetersiz delille inanmaya karşı olan ahlaki ilkenin, önemsiz görünenler de dâhil olmak üzere tüm inançlar için geçerli olduğunu düşünüyor.

Clifford bu konuda şunları söylüyor:

“Hakiki inanç, ne kadar saçma ve dağınık görünürse görünsün, asla tamamen anlamsız değildir. O bizi daha fazlasına maruz kalmaya hazırlar, kendi benzerlerini teyit eder, diğerlerini ise zayıflatır. Ve böylece yavaş yavaş, en derinde kalan fikirlerimize, bir gün açık eyleme dönüşebilecek ve karakterimiz üzerinde sonsuza kadar damgasını bırakabilecek sinsi bir telkin bırakır.”

Clifford’a göre hiçbir inanç soyutlanmış değildir; zira her zaman kendi entelektüel şahsiyetimizi oluşturma sürecinde bulunuruz. Tuttuğumuz takımın bir maçı kazanıp kazanmayacağı gibi bir konuda bile duygusal düşünme veya güdülenmiş düşünme, bizi daha önemli şeyler hakkındaki düşüncelerimizi yozlaştıracak kötü zihinsel alışkanlıklar geliştirme tehlikesine sokar. Bu nedenle, delil olmaksızın veya delile karşı inanmak her zaman kendimiz ve başkaları için kabul edilemez tehlikeler doğurur.

BİR KAMUSAL SERMAYE OLARAK DOĞRU İNANÇLAR

İnançlarımızın kendi özel sermayemiz olduğunu düşünme eğiliminde olsak da Clifford, hava ve su nasıl kamusal kaynaklarsa inancın da salt bize ait değil, topluma ve insanlığa ait olduğu görüşünü savunuyor.

Epistemik müşterekler” (“epistemikbilgi ile ilgili, anlamına gelir) terimi, hepimizin doğruluğuna topluca inandığımız ortak bilgi ve inanç oluşturma teamüllerimize atıfta bulunur. Epistemik müştereklere ilişkin yanlış ve gerekçesiz inançlar bir tür kirliliktir. Şöyle ki içme suyu için kullanılan bir nehre zehirli atık bırakmak nasıl yanlış ise inançlarımız üzerinde sürdürülebilir bir iyileştirme çabasına girişmeden epistemik müşterekleri aşağılamak da o denli yanlıştır.

İhtiyaç sahiplerine iyilik yapma görevimiz olduğu gibi, daha çok şey öğrenerek, muhakeme becerimizi ve alışkanlıklarımızı geliştirerek epistemik müştereklere katkı sağlamak gibi görevlerimiz de vardır. Ancak ve ancak olabileceği kadar saf hâle getirilebilen hava ve suyun aksine, epistemik müştereklerin ne kadar geliştirilebileceğinin ise bir sınırı yoktur.

İNANÇ ETİĞİ UYGULAMALARI

İnanç etiği çerçevesinden bakılınca toplam inançlarınızın ne kadarı ahlaki olarak kabul edilebilir?

Pek çok insan siyaset, din, felsefe ve bilim hakkında güçlü inançlara sahiptir. Açık konuşmak gerekirse muhtemelen bu inançların çoğunun Clifford’un standartlarını karşılamadığı sonucunu kabul etmemiz gerekir. Zira inançlarımıza dönük delillerimiz, çoğu zaman inançlarımız kadar güçlü değildir.

Öte yandan Clifford makalesinde neyin “yeterli delil” sayıldığı konusunda bize fazla bilgi vermiyor. Onun söylediği şey, eldeki delillerin, bazen kabul edilebilir fikir ayrılıklarına yol açacağını düşünmekle bağıntılı olduğudur.

Bu, inançlarımızı temellendirmek için her zaman hummalı bir delil toplama girişiminde bulunmamız anlamına mı geliyor? Bu şart değildir; çünkü Clifford’a göre, inancımıza dönük yargılarımızı yeterli delile sahip olana kadar askıya almakta her zaman özgürüzdür:

“Ama ben meşgul bir adamım; bazı sorunlarda herhangi bir mertebede yetkili karar verici olmam ve hatta argümanların doğasını anlamam için gerekli olacak uzun bir çalışma süreci için zamanım yok.”

Demek ki inanmak için kişinin zamanı olmamalıdır.

Bir konu hakkında fazla bir şey bilmiyorsak o konu hakkında kararlı görüşlere sahip olmamak gibi bir sorumluluğu da üstlenmeliyiz. Bu durumda, hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız konu hakkında daha fazla şey öğrenmeye çalışabilir veya zamanımızı başka bir şekilde harcamamızın daha iyi olacağına karar verebiliriz. Ya da daha fazlasını öğrenene kadar bu konuya dair yargıda bulunmaktan kaçınabiliriz.

Bilgiye dayalı bir görüş oluşturmak için yeterli delile sahip olmadığımızda, bu durumun farkına varmak yetişiklik gerektirir. Yine de bir inanç oluşturmadan önce sağlam delillere sahip olana kadar beklemek, hoş ve akıllıca olanıdır.

Bazıları, eylemde bulunmak için kendinden emin inançlara sahip olmamız gerektiğini ileri sürer. Ancak Clifford çok fazla şüphe barındıran durumlarda bile kendinden emin inançlar oluşturabilmek için “olasılıklara göre hareket edebileceğimizi” belirtiyor. Yani, “… vicdani bir sorgulama alışkanlığı edinmenin günlük hayatımızdaki yapıp etmelerimizi felce uğratmasından korkmak için hiçbir nedenimiz yok.

SONUÇ

İnançlar ahlaki açıdan oldukça önemlidir. Şöyle ki nasıl davranacağımızı derinden etkilerler ve ciddi hatalar, genellikle yeterli delile dayanmayan inançlarımızla ilişkilendirilebilir.

Eğer Clifford haklıysa çoğumuz ve belki de ara sıra hepimiz, ahlaki açıdan yetersiz bireyler olarak varız demektir. Hepimiz, kabul etmek istemesek de yukarıda bahsettiğimiz gemi vakasındaki armatör gibi bir duruma düşebiliriz.

Neyse ki inançlarımızı delillerle orantılamaya karar vererek, hepimiz daha iyi birer insan olabiliriz.


Kaynak Metnin Yazarı: Spencer Case (Felsefe Bölümü Dr. Öğr. Üyesi, University of Colorado Boulder)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Bu makale, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından www.felsefe.gen.tr için derlenerek çevrilmiştir.

Derleme için kaynak metin: Is it Wrong to Believe Without Sufficient Evidence? W.K. Clifford’s “The Ethics of Belief”


KAYNAKÇA

Clifford, W. K. 1886. “The Ethics of Belief.” Originally published in Contemporary Review, 1877; reprinted in William K. Clifford, Lectures and Essays, ed. Leslie Stephen and Frederick Pollock. Macmillan. 1886, pp. 163-205. (The “Ethics of Belief,” and excerpts from it, is widely reprinted and reposted here; also here in PDF).

Joshi, Hrishikesh. 2021. Why It’s Ok to Speak Your MindRoutledge.


 

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Recep Bayoğlu dedi ki:

    Yeterli delil olmadan inanmak yanlışın anasıdır ve diğer bütün yanlışları doğurur. İnançlarımızı sağlam deliller ile desteklemeden ve yeterince sorgulamadan kabul edersek, o inançlarımızın aksini idda ederek küçük ve sadece bilgili insanların ayırt edebileceği düzeyde yanlış delil gösteren herkes o inançlarımızı anında değiştirebilir. Örneğin ülkemizde muhtemelen müslümanım diyenlerin çoğunluğu sadece babası müslümanım diyor diye bende müslümanım demiş ve kesinlikle sorgulamamış ve inançlarını delillere dayandırmamıştır. Bu durumda bir ateistin o müslümana inandıklarının yanlış olduğunu kanıtlaması zor olmayacaktır. Ancak inancını sağlam deliller ile sabitleyerek yaşayan gerçek bir müslüman tek başına olsa dahi binlerce ateiste Allah’ın varlığını %100 kanıtlayabilir. Bu nedenle siz siz olun yeterli delil olmadan birşeye inanmayın, delilleri araştırmaktan ise kesinlikle geri durmayın…

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...