Felsefe hakkında her şey…

Heidegger’in sanat anlayışı

Martin Heidegger (1889-1976) varoluşçu felsefenin önemli düşünürlerinden biridir. 1927 yayınlamış olduğu Varlık ve Zaman adlı eserinde ‘varlık’ ve ‘varlığın Varlığı’ arasında bir ayrım yaparak bir varlığı varlık yapanın, onun olduğu gibi olmasını sağlayanın ‘Varlık’ olduğunu savunur. Sürekli bir ‘oluş’ içeren insan varlığını ‘Dasein’ sözcüğüyle ifade ederek insanın varlığının ayırıcı özelliğini ‘kendi varoluşsal varlığının farkında olması’ olarak belirlemiştir. Ona göre, insan varlığının sorgulanması Varlık sorgulamasıdır. Sürekli bir oluş içinde olan insan ‘dünyaya fırlatılmıştır’ yani dünyada vardır, oradadır ve geçmiş ve geleceğe doğru belirsizdir. İnsan için tek belirli olan ölümlü olduğunu bilmesidir ve bu yüzden de insan ‘kaygı’, ‘iç sıkıntısı’, ‘merak’ ve ‘kuşku’ içindedir. Tüm bu duygular insanın kendi varoluşsal varlığının farkına varmasında uyarıcı etkisi görürler.

Heidegger’e göre, insan için fırlatılmış olduğu dünyada sanat bir ‘umut’ veya ‘ışık’ olarak durur. 1939-40 eğitim-öğretim döneminde sanat ve teknoloji üzerine verdiği derslerde ‘oluş’ veya ‘oluveriş’ olarak sanatın teknoloji tarafından bozulmuş ve yabancılaşmış bir dünyada nasıl bir umut ışı olduğunu vurgular. Bu derslerdeki görüşlerini daha sonra Sanat Yapıtının Kökeni adlı eserinde yayınlar.

Heidegger’in sanat felsefesine yaptığı en önemli katkılardan biri estetiğe ontolojik bir yaklaşım katmasıdır. Yanıtlamaya çalıştığı temel soru ‘Sanat yapıtının kökeni nedir?’ sorusudur. Heidegger, ‘Köken’ kavramını çözümlerken bu kavramın bir şeyin nereden, ne sayesinde, ne ve nasıl olduğu anlamı içerdiğini belirtir. Ona göre, sanat yapıtının kökeni sorunu sanat yapıtının özü sorunuyla bir ve aynıdır. Çünkü bir şeyin kökeni onun özünün ve varlığının kaynağıdır (Heidegger, 2011: 9). Bu nedenle, köken sorunu bir varlık sorunu; sanat yapıtının kökeni sorusu da sanatın varlığı sorunudur.

Heidegger, köken sorununu sanat, sanatçı ve sanat yapıtı arasında var olan karşılıklı ilişkiyle açıklar. Ona göre, sanatçı yapıt sayesinde, yapıt da sanatçı sayesinde; her ikisi de sanat sayesinde ortaya çıkar. Bunlardan biri olmadan diğeri olmaz (Heidegger, 2011: 9). Sanatın varlığı sorununu varlığın üç var olan haliyle, yani ‘nesne’, ‘araç’ ve ‘yapıt’ hâlleriyle açıklar. Sanat yapıtları da tıpkı diğer nesneler gibi vardırlar. Resimler de tıpkı bir şapka veya av tüfeği gibi duvarda asılı durur; bir nesnenin bir yerden başka bir yere taşındığı gibi resimler de bir sergiden başka bir sergiye taşınırlar. Bu anlamda sanat eseri dış dünyadaki diğer tüm nesneler gibidir. Buna karşın, “sanat eseri, yapılmış bir nesnedir fakat bu salt nesneden hariç başka şeyler de söyler” (Heidegger, 2011: 11). Sanat yapıtının nesnel yönünde gerçek sanat görülebilir. Sanat yapıtı bizi ‘diğeri’yle yüz yüze getirerek başka olanı ortaya koyarak ‘alegori’yi ortaya çıkarır. Sanat yapıtının nesnel yönü diğerini, başka olanı ortaya koyan ‘simgedir’ (Heidegger, 2011: 11).

Heidegger sanat yapıtının nesnel yönünün ne olduğunu sorgularken felsefe tarihinde nesne kavramına yönelik yaklaşımları irdeler. Ona göre, nesneyi (1) bir şeyin beli özelliklerinin taşıyıcısı; (2) duyu algılarının çokluğunun birliği ve (3) madde ve biçimin sentezi olarak gören üç farklı yaklaşım oldukça geniş, genel ve soyuttur. Bu nedenle, bu tanımlamalar, insan da dahil olmak üzere tüm var olanlara uygulanabilir ama onların genellikleri bir şeyin gerçekte ne olduğunu ortaya koymayı engeller. Heidegger’e göre, tarihsel olarak yerleşmiş bu baskın “nesne kavramları hem nesnenin nesnelliğine, hem aracın araçsallığına, hem de eserin eser oluşuna giden yolu” kapar (Heidegger, 2011: 24). Bu nedenle, tüm bu yaklaşımların bir kenara bırakılıp sadece belli bir şeye odaklanarak nesnenin ne olduğunu açıklayabileceğimizi savunur. Bunun için de van Gogh’un Köylü Pabuçları adlı tablosundaki bir çift çiftçi ayakkabısı üzerinden konuşur.

Heidegger’e göre, çiftçi ayakkabısıyla ilgili gerçekliğe onun ne için olduğunu sorduğumuzda yaklaşırız. Bir çift çiftçi ayakkabısının bir amacı vardır, onlar belli bir hizmet sunmak için vardırlar. Ona göre, nesne araçsallığı kaybolmuş araçtır ve o öylesine vardır. Araç ise varlıktır ve kullanım amacıyla üretilmiştir. Buna göre, amacı hizmet olan nesneler araçtırlar. ‘Yolda duran taş’, ‘tarladaki toprak’, ‘çeşme’ ve ‘sonbahar rüzgârına kapılmış yapraklar’ nesne örnekleridir. ‘Çiftçi ayakkabıları’ ise araçtırlar.

Heidegger sanatta nesne-araç ilişkisini, nesneden yapıta giderek değil de yapıttan nesneye giderek açıklar. Bunun için yine van Gogh’un eseri üzerinden konuşur:

Bu tür ayakkabıların defalarca resmini yapmış olan van Gogh’un ünlü bir resmini ele alalım. Resimde fazladan ne var? Ayakkabının ne olduğunu herkes bilir. Eğer bunlar ağaç ve kenevirden değilse, deri tabanlıdır ve iğne, bez ve sicimle dikilmiştir. Bu tür araçlar ayakları örtmeye yarar. İster tarlada ister dansta, olsun hizmetine göre kullanılan malzeme ve biçimler farklıdır. …Ayakkabı aracının boş içinin, karanlık ağzından iş basamaklarının güçlükleri adeta sızıyor. Ayakkabının sert yapılı ağırlığında, üzerinde sert rüzgarların estiği tarlanın uzun, birbirini hatırlatan çizgiler yardımıyla uzun gidişin uysallığı toplanır. Derinin üzerinde nem ve toprağın çukurları var. Tabanlarda, çöken akşamdan dolayı tarla yolunun yalnızlığı karışır. Ayakkabıda toprağın sessiz çığlığı, olgun başakların sesiz ödülü ve kışı yaşayan tarlanın, nadasa bırakılmış tenha tarlanın açıklanmamış başarısızlığını fısıldar. Bu araç yardımıyla ekmeğin güveni, sıkıntıyı atmanın verdiği dile getirilmez sevinci, doğumun verdiği çalkantı ve ölüm tehdidindeki titremenin şikayetsiz korkusunu hissederiz. Bu araç toprağa aittir ve köylü kadının dünyasında yurt tutar. Araç bu yurt tutmuş aitlikten kendi içindeki dinginliği yaratır (Heidegger, 2011:26-27).

Heidegger burada sadece bir sanat nesnesini tanımlamaya çalışmıyor; o aynı zamanda bu sanat nesnesiyle ifade edilen şeyin doğasını ve verdiği hizmeti tanımlamaya çalışıyor. Ona göre, sanat yapıtı şeylerin gerçek varlığını, onların hakikatini bildirir. Van Gogh’un resmi “ayakkabı aracının hakikatte ne olduğunu bize ima eder. …Var-olanın hakikati sanat eserinde kendini esere koyar” (Heidegger, 2011: 29). Bu ifadedeki ‘koyma’ kavramı ile kast edilen şey ‘durdurma’ ve ‘dondurma’ anlamıdır. Ona göre, Platon’un iddia ettiği gibi sanat hakikati kopyalamaz sanat sadece hakikati sanat eserinde gerçekleştirir veya ortaya koyar (Heidegger, 2011: 31).

Heidegger’e göre, sanat hakikati bildirirken ‘dünya kurar’ ve ‘yeryüzü üretir’ (Heidegger, 2011: 37). Sanat eseri her insanın kendi dünyasına sahip olması anlamında ‘dünya kurar’. Sanat yapıtında üretilen ‘yeryüzü’ ise eserin kendini koyduğu yere, bu kendini koyuşta ortaya çıkmasına karşılık gelir (Heidegger, 2011: 41). Buna göre, van Gogh’un eserinin yağlı boya tablo üstünde ortaya çıkması, çıkış şekli, yeryüzü olarak düşünülebilir. Heidegger’e göre, sanat yapıtı ‘dünya’ ile ‘yeryüzü’ arasındaki çatışmadan doğar çünkü yeryüzü kapatıp gizlerken; dünya açıp açığa çıkarır ve aydınlatır (Heidegger, 2011: 60). Sanat yapıtında hakikat, aydınlanma ve gizlenme olarak dünya ve yeryüzü arasındaki kavga sonucunda ortaya çıkar. Heidegger güzel anlayışını da hakikatle sanat yapıtı arasındaki ilişkide ortaya koyar:

Hakikat eserde işbaşındadır. …ayakkabıları gösteren resim, Roma çeşmesini anlatan şiir yalnızca, eğer doğruysa, böyle olarak münferit var-olanları olduğunu bildirmez, bütündeki var-olan ilişkisi içersinde açıklığı bildirir. Ayakkabı ne kadar basit ve öze ilişkin olursa olsun, kendi varlığında çeşme ne kadar süslemesiz ve saf olursa olsun, var-olan bunlarla birlikte o kadar dolaysız ve albenili olarak var-olan olur. Kendini gizleyen varlık böylelikle aydınlanır. Bu aydınlık parıltısını esere ekler. Esere eklenmiş parıltı güzelliktir. Güzellik açıklık olarak hakikatin nasıl olacağının bir biçimidir (Heidegger, 2011:50).

Kendi dönemine kadar sanatın ‘güzel ve güzellikle’ uğraştığını ‘hakikatle’ uğraşmadığını belirten Heidegger, hakikatin mantığa, güzelliğin ise estetik alanına ait olduğunu söyler (Heidegger, 2011:29-30). Sanat yapıtının var olanı açtığını, var olanın hakikatini ortaya koyduğunu söylerken Heidegger en azından sanat yapıtı çerçevesinde mantık ve estetiğin bütünlüğünü savunuyormuş gibi görünüyor. Çünkü güzel sanat yapıtında hakikatin açıklık olarak ortaya çıkma biçimidir. Heidegger bu ortaya çıkma biçimini ‘gözükmek’ kavramıyla açık hale getirmeye çalışır: “Gözükmek -hakikatin eserdeki olması ve eser olarak- güzelliktir” (Heidegger, 2011:79). Heidegger’e göre, sanatın bizim daha önceden görmediğimiz şeyi bize gösteren epistemik bir işlevi vardır. Sanat ve sanat yapıtı hakikati sadece ontolojik anlamda değil aynı zamanda epistemik anlamda bize bildirirler. Sanat hakikati, varlığı dilde ortaya çıkarır. Dilin olmadığı yerde insan, insanın olmadığı yerde de varlığın açığa çıkması, felsefe ve sanat olmaz. İnsanın en önemli ayırıcı özelliği tasarımlayan olmasıdır. İnsan dil yoluyla tasarımlar. İnsan dilde tasarımlayarak hakikati ve varlığı açığa çıkarır. Bunun için tüm sanatlar içinde edebiyatın özel bir konumu vardır: “Sanat edebiyat olarak gerçekleşir” (Heidegger, 2011:73).

Kaynak: ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ, s. 138-140, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2574, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1544

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...