Empedokles’te Sevgi ve Nefret İlişkisi

felsefe Nedir

Empedokles’in dört elementi (dört öğe, dört ilke, dört kök, dört ana madde, dört arkhe ya da dört unsur) maddenin farklı farklı formlarıdır. Katı, sıvı, gaz, buz, su, ateş, vb. Bunlar aynı tözün, yani aynı ana maddenin farklı halleridir.

Bu dört element, ona göre, Sevgi (Philia) ve Nefret (Neikos) karşıtlığıyla birleşir ya da ayrılır. Çünkü Sevgi, elementleri bir araya getirir, Nefretse bunları ayırır. Gün olur bu elementlerin çoğu bir araya gelerek tek bir şeyi doğurur, gün olur tek bir bütün halindeyken birçok şeye ayrılır; ve bu durum bu şekilde sonsuzca sürüp gider.

Empedokles’in dört elementinin yapısı, Parmenides’in Küresi’nden bir karışım olduğu için ve tek bir hali olmadığı için az çok farklıdır. Bu yapı doğal olarak değişime ve harekete de olanak tanır. Ayrıca, bu elementler Sevgi ve Nefret adını verdiği müdahalelerle birleşir ve ayrılır. Bunlar etkin, kaçınılmaz kuvvetlerdir, ama her biri maddidir.

Aristoteles, Empedokles’in bu kuvvetlerinin her birini etkin, maddi nedenler olarak değerlendirir. Bu dört elementin ve bu iki kuvvetin toplamı olan altılık bütün, dengelilik ya da uygunluk (veya oran, simetri) adını alır. Sevginin işlevi birlik yaratmaktır; Nefretin işlevi bu birliği bozmaktır. Başka deyişle, Nefret böler, Sevgi birleştirir. Bu iki kuvvet, “çekme ve itme kuvvetlerinin” atası sayılır.  Sevginin etkisiyle elementler bir arada homojen, uyumlu ya da ahenkli ve ışıl ışıl parlayan bir küre oluşturur. Bu Parmenides’in küre şeklindeki bütünlüğüne benzer. Nefret’in etkisiyle de elementler birbirinden ayrılır; ama Sevgi tekrar bu dağılanları ve kaybolan parçaları bir araya getirmeye başlayınca, varlık dünyasının bütün canlı türleri yavaş yavaş evren sahnesini doldurmaya başlar. 

Bütün bileşik varlıklar, örneğin, karada yaşayan hayvanlar, havadaki kuşlar ve denizdeki balıklar gelip geçici, yani ölümlü yaratıklardır. Sadece onları doğuran dört element ölümsüzdür, sonsuzdur ve bunlar sayesinde kozmik döngü, adeta nefes alır verir gibi, sonsuza değin sürer.  Çünkü ölümlü olan bir şey ne varolabilir, ne de sonlanabilir.

Ölüm, evrensel ritim içindeki bir ana insanların verdiği bir addan başka bir şey değildir. İnsanlar bu dört elementin birleşerek meydana getirdiği varlıkları, örneğin, hayvanları, bitkileri, vb., görünce onların doğduklarını söyler, bu dört unsurun birbirinden ayrılıp da bu varlıkların yok olduğunu gördüklerinde ise, öldüklerini söyler. Ama bunların hepsi hayali adlandırmalardır, hepsi birer görüntüden ibarettir. Asıl gerçek bu görüntünün ardındaki dört elementin birleşmesi ve dağılmasıdır. Çünkü hiçlikten hiçbir şey doğmaz (ex nihilo nihil fit). Bu dünyanın kanunudur.

Canlı türlerinin kökenini açıklama girişiminde, yukarıda söz ettiğimiz dengeliliği göz önünde bulundurduğumuzda, Empedokles’in en uygun olanın yaşamını sürdürmeye devam edeceğini belirtmesi, aslında bir evrim kuramını dile getirmesidir ki, bu önemli bir açıklamadır. Ona göre, elementlerin kimyasal karışımından ilkin et ve kan oluşur. Bunlar ateş, hava ve suyun dengeli bir birleşimi sonucunda oluşmuştur; kemikse bu dört elementin farklı oranlardaki karışımından, yani iki parça su, iki parça toprak ve dört parça ateşten oluşmuştur. Tüm uzuvlar ve organlar işte bu asla sarsılmaz, bozulmaz oluşumlardan ya da bileşenlerden meydana gelir; henüz yuvası olmayan gözler, omuzsuz kollar ve boyunsuz yüzler, hepsi bu temel bileşenlerin ürünleridir.

Her biri kendine uygun olanı bulana kadar dolanır durur. Bu ilk aşamada genelde hep uygun olmayan birleşimler meydana gelir. Örneğin, çeşit çeşit canavarlar bu şekilde vücut bulur ve bunun sonucunda insan başlı öküzler, öküz başlı insanlar, önünde ve arkasında yüzü ve göğsü olan çift cinsiyetli yaratıklar. Ama bu rastlantısal canlılar oldukça kırılgan ve kısır ya da verimsiz oluşumlardır. En uygun çatı insan ve bilindik hayvan türlerinde mevcuttur. Onların bu uygunluğu da belli bir tasarımın sonucunda olmayan, tamamen rastlantının ürünüdür. Aristoteles, Empedokles’in birbirine benzemeyen canlı organizmaların farklı parçalarının türdeş (birbirine denk) işlevlere sahip olabileceğini belirtmesinin biyoloji açısından önemine özellikle dikkat çekmiştir.

Empedokles’e göre doğa adeta bir ressam gibi iş görür. Şöyle ki: Ressamlar tapınaklara adak resimleri yaparken ellerine kırmızı, sarı renkte farklı tonda boyalar alır ve bunları ahenkli bir şekilde birbirine karar; ne çok fazla, ne çok az. Sonra bu boyalarla bizim şu gördüğümüz şeylere benzer sayısız resim çizerler. İnsanlarla dolu cıvıl cıvıl bir dünya çizerler mesela, ağaçlar, hayvanlar, kuşlar ve derin denizlerde beslenen balıklar. Hatta uzun ömürlü tanrıların bile resimlerini çizerler. İşte aynı şekilde doğa da bu dört unsuru birbirine belli oranlarda karıp ressamların çizimlerine konu olan her şeyi yaratmıştır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*