Anaksagoras (Anaxagoras) ve Elea Okulu İlişkisi

Anaksagoras (1VI.Ö. 500 – 429) antik Yunan filozofudur.

Anaksagoras İyonyalı, yani Batı Anadoluludur. Bu filozof İonyalı düşünürler arasında özellikle düşüncelerindeki netlik, açıklık ve bilimsellik ile öne çıkmıştır. Mesela (orphik inançlara dayanan) ruh göçü kuralı onda yoktur. Yalnız bunun için bile onun antik dünyanın ilk gerçek bilgini olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca o dikkatleri felsefe açısından ilk kez Atina’ya çeviren filozoftur.

Geleneklere uyarak M.Ö. 462 yılında Atina’ya gelerek yerleşti. Atina’da oturduğu sıralarda, büyük devlet adamı Perikles’in yakın çevresinde bulundu. Perikles, Yunanlıların zaferiyle sonuçlanan İran seferini izleyen dönemde Atina’nın gerek siyaset ve gerekse kültür açısından yükselişini sağlayan devlet adamlarının başında yer alır. Bu devlet adamı, Atina’yı güzelleştirmek için, çevresine, aralarında ünlü heykeltıraş Fidias’ında bulunduğu değerli sanatkârları toplamıştır. Ayrıca zamanın ünlü bilgin ve düşünürlerini de Atina’ya davet etmiştir. Bunların içinde Anaksagoras da vardır.

Perikles Atina’yı Yunan dünyasının kültür merkezi yapmaya çalıştı. Kendisi büyük bir devlet adamı olduğu kadar, değerli bir hatip ve üst kültürlü bir insandır. Böyle bir insanın düşmanlarının olması doğaldır. Nitekim Perikles’in yaptığı yeniliklerden ve getirdiği olanaklardan rahatsız olan Muhafazakâr Parti, yeni kültür akımlarını Atina törelerine ters ve toplum için tehlikeli buluyordu. Atina oldum olası, muhafazakâr bir parti ile ilerici bir partinin sonu gelmez çekişmelerine sahne olmuştur. İşte bu kez de Muhafazakâr Parti, doğrudan Perikles’in kendisiyle baş edemediğinden, hep onun yakın çevresindekilerle uğraşmış ve hep onları eleştirmiştir. Bu mantığın kurbanlarından olan Anaksagoras, dine aykırı hareket etmekle suçlanan ve hakkında dava açılan ilk filozof olmuştur. Sonraları Sokrates’in başına gelen sona, o da sürüklenmek istenmiştir.

Şunu unutmamak gerekir ki antik dönemde dine aykırı davranmak devlete karşı gelmekle aynı sayılırdı. Yani dini suçlar ayni zamanda siyasi suç sayılıyordu. Bir kişinin taşıdığı eğitim Atina’yı pek ilgilendirmezdi. Fakat din, tam anlamıyla siyasi bir uğraştı. Çünkü Tanrılar, aynı zamanda devletin de Tanrıları idi. Bunun içindir ki dine karşı davranışta bulunan kişi, aynı zamanda devlet varlığının temellerini de sarsmış sayılıyordu. En güçlü yaklaşıma göre, Anaksagoras’ı mahkeme huzuruna çıkaran sebep, Güneş’in yanmakta olan bir taş kütlesi olduğunu savunmasıydı. Anaksagoras’ın bu görüşüne neden olan şey, o sıralarda Atina yakınlarına düşen bir gök taşının araştırılması olduğu sanılmaktadır. Oysa o sıralarda Yunanlılar Güneş’i bir Tanrı sayıyordu. Tanrı sayılan bir şeyin, yani Güneş’in, bir taş kütlesi olarak anlaşılması siyasi bir suç sayılmıştır.

Bu dava, Anaksagoras’ın Atina’dan ayrılmasına ve yaşamının geri kalanını başka bir yerde geçirmesine neden olmuştur. Anaksagoras’ın felsefesine göre: Kendisinde de Empedokles’te de görülen düşünce şudur; bu evrende, gerçek anlamıyla, bir olup yok olup nitelik yönünden bir değişme yoktur, yalnızca bir hareket vardır. Bu konuda Anaksagoras, Empedokles’e oranla ileri bir adım atmıştır, Empedokles, nesnelerin dört temel unsurdan oluştuğunu düşünür, Oysa Anaksagoras, unsurların dört tane olduğu görüşüne karşıdır. Ona göre, ne kadar varlık varsa o kadar da unsur vardır. Söz gelişi et yalnızca ettir, hiçbir zaman dört unsurdan oluşmuş değildir. Aynı şekilde altın da yalnızca altındır, çeşitli unsurlardan oluşmuş değildir. Aksi halde etin et olmayan, altının altın olmayan şeylerden oluştuğu nasıl açıklanabilir? Ancak unsurlar sonsuz sayıda parçalardan oluşmuştur ve bu parçacıklar görünmeyecek kadar küçük olana dek bölünebilir. Bunların görünür bir durum kazanabilmeleri için bir araya gelmeleri, birleşmeleri gerekir. Ancak bu şekilde algılanmalarına olanak sağlanır. Bu parçacıklar evrenin her yerinde vardır. İnsan besin alır ve bu besinle bedeni oluşur. Bu besinde insan bedeninin her yanını oluşturacak unsurların bulunması gerektir.

Söz gelişi besinde, bedenin et kısımlarını oluşturan et unsurlarının, saçları oluşturacak saç unsurlarının bulunması gerekir. O halde her şeyde her şey içerilmiştir. Evrenden bir parçayı ayırarak bunu en son parçalarına kadar ayırabilseydik, bunun evreni oluşturan tüm unsurları içerdiğini görürdük. Görünmeyen sonsuz küçük parçacıkların başlangıcı ve sonu yoktur, ne var olmuşturlar ve ne de yok olacaklardır. Evren bu sonsuz küçük parçacıkların birtakım nesneler biçiminde birleşmelerinden oluşur. Evrendeki oluş, ateş atomlarının ateş olarak, et atomlarının et olarak vb. birleşmeleri ile oluşur.

Evrenin başlangıcında her şey karmaşa içindeydi. Yani bu parçacıklar arasında bir kaos durumu bulunuyordu. Bu durum, parçacıkların bir araya gelerek evreni oluşturmalarına engel oluyordu. Şimdi şu soruyu sormamız gerekir: Başlangıçtaki bu karmaşa nasıl oldu da düzenli bir evrene dönüşebildi? Bir başka deyişle; Bir kaostan nasıl oldu da bir kosmoz (düzenli evren) oluştu? Anaksagoras’ın bu sorusunu Empedokles de sormuştu. O da evrendeki düzeni oluşturan sebepleri araştırmıştı. Ancak bu soru Anaksagoras’ın gözünde çok özel bir önem taşıyordu. Acaba bir miktar çamurdan, kendi kendine bir heykel oluşabilir mi? Kuşkusuz bu olanaksızdır. Bir heykelin olması için, bir heykeltıraşın bulunması ve onun bu çamura, belli bir plana göre, bir biçim vermesi gerekir. Bir taş yığınından ev yapabilmek için, mimarın bu taşları, bir plana göre, birleştirip şekillendirmesi gerekir. İşte, aynı bunun gibi, evrenin başlangıçtaki karmaşadan bir düzene geçebilmesi, bir kaostan bir kosmoza dönüşebilmesi için, bunu düşünebilen bir yaratıcı var olması gerekir.

Empedokles, Anaksagoras, Demokritos’un ortak yanları şunlardır: Önce onlar Elealılar gibi, var olanın bir ve değişmez olduğunu, gerçeğin önünde; yaratılmamış, yok olmayacak ve de değişmeyen bir şeyin bulunduğunu kabul ederler. Daha sonraki filozofların deyimle söylemek istersek: Onlara göre gerçeğin ardında değişmeyen, aynı kalan unsurlar vardır. Cevher ya unsur kavramını bu anlamda ilk kez Elealılar kullanmıştır.

Elealılar gibi düşünen bu üç filozofa göre; nesne, görünmeyen sonsuz küçük parçacıklardan oluşmuştur. Nesnenin oluşumu ve yok oluşu yalnızca bir görünüştür. Bir şeyin yok olması demek, kendisini oluşturan sonsuz küçük parçacıkların dağılması demektir. Nesnenin oluşması ise görünmeyen parçacıkları yeniden, bir biçime göre birleşmesi demektir. Bir başka deyişle: Aynı cinsten parçacıkların bir araya gelerek bir bütün oluşturmasıdır. Örneğin büyük ölçüde su unsurlarının birleşmesiyle nehirler, denizler oluşur. Çok sayıda ateş unsurlarının birleşmesiyle, yan yana gelmesiyle, Güneş oluşur. Et atomlarının bir araya toplanmasıyla bedensel yaşam, mesela, insan bedeni var olur.

Üç filozofun birleştiği ikinci nokta, üçünün de bu unsurları birleştiren ve ayıran güçlerin ne olduğunu aramaları, bununla ilgili soruyu ortaya koymuş olmalarıdır. Üçü de bu güçlerin somut olduğunu savunur. Bu dönem Yunan felsefesinde gerçek, somut olarak düşünülmüştür. Empedokles oluşun nedeni olan güçleri sevgi ve nefret olarak ele alır. Anaksagoras birleştirici gücü başka türlü düşünmüştür. Evren bir kaostan bir düzene, bir kosmoza doğru gelişmiştir. Acaba kör ve kendiliğinden hareket eden güçler yalnız başlarına bu düzeni sağlayabilirler mi? Anaksagoras’a göre böyle bir şey olanaksızdır. Nasıl ki bir taş yığını kendiliğinden bir ev; bir çamur yığını kendiliğinden bir heykel durumuna gelemezse, bunun gibi evren de kendi başına kaostan kozmasa geçemez. Bir taş yığınının bir bina şekline gelmesi için bir mimara, bir mermer kayasının heykel haline gelmesi için bir heykeltıraşa, yani bir plana göre çalışan yaratıcı bir zekâya gereksinim vardır. Bir atomlar karmaşasından düzenli bir evrenin oluşması için, bu evrende plana göre hareket eden ve etkili olan bir gücün var olması zorunludur. Anaksagoras evrenin bir tür mimari olarak değerlendirdiği bu güce “Nous” adını verir. Nous ruhtur; yalnız düşünen ve bir plâna göre hareket eden bir ruhtur. Bu Nous, Anaksagoras’ın gözünde kutsal varlıktır, Tanrıdır. Yalnız onun Tanrısı, evrenin bir mimarı ve yapıcısı olup yaratıcısı değildir. Çünkü evreni oluşturan ana unsurlar, bu yapıcı güç olan Nous kadar geçmişe sahiptirler.

Anaksagoras Nous’u somut ve de nesnel bir şey olarak düşünür. Nasıl ki Empedokles’in sevgi ve nefretinin de somut olması gibi. Yalnız Nous, varlıkların en ince ve en hassas olanıdır. Öteki tüm şeylerin karışık olmalarına karşın, Nous salt arıdır. Tüm hareketler Nous’tan çıkmıştır. Nous tüm atomlara hareketi kendisi gönderir.

Anaksagoras’tan kalan yazıların incelenmesinden, onun Nous’u evrendeki oluşun başlangıcı için gerekli ilk vuruş etkisi yapan güç olarak düşündüğünü anlarız. Yani Nus başlangıçta evrendeki tüm olayları bir vuruş ile harekete geçirmiştir. O bu ilk vuruştan sonra sahneden çekilmiş, artık işe karışmayarak evrenin oluşunu kendi haline bırakmıştır. Nous’un nesneye kattığı hareket, birbirine benzeyenlerin birbirlerine yaklaşmasını, birbirlerine zıt olanların uzaklaşmalarını sağlayan bir harekettir. Böyle bir hareketi, ancak plan sahibi bir güç yaratabilir ve bu hareket bir kez başlayınca artık kendiliğinden devam eder. Bunun içindir ki Anaksagoras, özel olayların açıklanmasında bu Nous’tan yararlanma gereği duymamıştır. Ona yalnızca ilk hareketi yaratmış olmak niteliğini vermekle yetinir.

Anaksagoras evreni teleolojik bir görüşle açıklayanların ilki sayılır. Yunancada “telos” kelimesi; amaç, hedef anlamına gelir. Evreni teleolojik açıklamak demek, evrenin başlangıcından günümüze, belli bir amaç doğrultusunda hareket ettiğini kabul etmek demektir. Bu açıklama şekline göre; evrende, belli amaçlar yönünde ilerleyişini sağlayacak birtakım sebepler bulunmaktadır. İşte Nus, evrenin ve nesnenin belli bir amaca göre ilerlemesi için ilk vuruş etkisi yapmıştır. Bu vuruştan sonra evren ve nesne, kendiliğinden, bu amaca doğru ilerler.

Anaksagoras’ın bir amaca doğru etki eden doğal nedenlerden yeterince söz etmemesi Platon ve Aristoteles’in kendisini eştirmelerine ortam hazırlamıştır. Günün birinde Sokrates’in eline Anaksagoras’ın yapıtı geçmiştir. Sokrates evrenin yeterli bir güç tarafından yönetildiğiyle ilgili açıklamalara ilk kez burada tanık olmuş. Sokrates’in öğrencisi olan Platon’a göre Anaksagoras bu görüşüyle kendisine kadarki düşünürler içinde tek gerçek düşünür sayılabilir. Yalnız, Anaksagoras bu düşüncesini yalnızca söylemekte yetinmiş, bunun uygulanışına hiç değinmemiştir. Oysa onun, her olayda bu yeterli varlığın, etkinliğini göstermesi gerekirdi. O bunu yapacağına, aynı kendinden önceki filozofların yaptıkları gibi, birtakım doğa olaylarından söz etmiştir. Anaksagoras’ın eksik bıraktığı noktadan işe başlayan Platon ve Aristoteles, evrenin gerçek teleolojik açıklamasını yapmaya çalışmışlardır.

Anaksagoras’ın görüşleri ile ilgili çok az şey biliyoruz. Ancak bize ulaşan belgelerden, onun çok dikkatli bir doğa gözlemcisi olduğunu anlıyoruz. Ona göre, düz ve yassı (kurs biçiminde) bir daire biçiminde olan dünya, toprak atomlarının sıkışmasından meydana gelmiştir ve kendisini taşıyan bir hava tabakasına dayanır. Gök, her biri birer ateş küresi olan yıldızlar ile dünyayı çevreler. Anaksagoras bu konuda bir de şu soruyu sorar: Nasıl oluyor da bu gökyüzü yıldızları ile birlikte dünyanın üstüne düşmeden durabiliyor? Ona göre bunun nedeni, gökyüzünün, çevresinde sürekli hareket halinde olmasıdır. Örneğin, içi su dolu bardağı bir ipe bağlayarak hızla çevirirsek su, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle dökülmez. Bunun gibi gök de dünyanın çevresinde hızla döndüğünden dünyanın üzerine yıkılmaz ve yıldızlar dünyanın üzerine düşmez. Anaksagoras’ın bu konudaki birtakım kişisel gözlemlerini, evrenin açıklamasında nasıl kullandığına tanık oluyoruz.

Empedokles’in organizmaları araştırdığını biliyoruz. Aynı konuyla Anaksagoras da uğraşmıştır. O işitmenin, görmenin vb, kaynağının ne olduğunu araştırır. Ancak Anaksagoras bu konuda Empedokles’ten tamamen farklı bir sonuca varmıştır. Ernpedokles’e göre biz, ancak bizimle aynı yapıda Olan şeyleri görebiliriz. Örneğin ateşi görüyoruz, çünkü gözümüz de ateştendir. Oysa Anaksagoras, bunun tam karşıtını savunur. Ona göre her algı bir seçme, bir ayırma olgusudur. Nesneleri, benden ayrı, benden tamamen farklı oldukları için algılayabiliyorum. O halde biz, bize benzeyen şeyleri değil de aksine bizden farklı olan, bizden ayırabildiklerimizi algılarız.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, Von Aster’in Ders Notları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*