Hoşgörü Nedir, Ne Demektir?

Bireylere tercih ettikleri iyi yaşam biçimi yaşama konusunda özgürlük tanıyan liberal düşünce geleneğinin sosyal açıdan ayırt edici niteliği ahlaki, kültürel ve siyasal farklılıkları kabul etmesidir. Devletin herhangi bir iyiyi savunmaksızın yansızlık anlayışı ve kişisel özerkliğe saygılı bir toplum yaratma amacı, bireylere farklılıklarını ortaya koyma konusunda bir alan açarken, “hoşgörü”yü ahlaki ve sosyal bir ilke haline getirir.



Hoşgörü kavramına ilişkin liberal yorumlar, özellikle 17. yüzyılda dini özgürlükleri savunma amacıyla, John Milton ve John Locke gibi yazarların eserinde biçimlenmiştir. Ancak yine de Milton ve Locke’un hoşgörü tanımının, geleneğin tümüne damgasını vurduğu düşünülmemelidir. Liberal gelenek içerisinden yapılacak analitik bir okuma, iki tür hoşgörü kavramını ve buna bağlı olarak birbirleriyle bağdaşmaz iki tür liberal anlayışı karşımıza çıkartır.

Liberalizm, bir yanıyla evrensel bir yaşam arayışını ya da doğruluk idealini ifade ederken, diğer yanıyla farklı yaşam biçimleri arasındaki barış koşullarının aranmasıdır (Tunçel, 2010, s. 54). İlk bakış açısından liberal kuram, evrensel ilkeleri, tüm insanlığın barış ve uyum içinde yaşayabilmesi için yol gösterici olarak görür. John Locke, Immanuel Kant, John Stuart Mill, çağdaş dünyada ise John Rawls’u dâhil edebileceğimiz bu bakış açısından insanlık için en iyi yaşam, aklın önderliğinde bulunacaktır. İnsan hakları temeli üzerinde yükselen liberal-demokratik bir kültür hedefindeki bu düşünürler, “hoşgörü”yü de bireylere ilişkin davranışları belirleyen temel bir değer olarak ele alırlar.



Özel ve kamusal alanları keskin çizgilerle birbirinden ayıran John Locke, kamunun bireyleri yasalara uymaya mecbur bıraktığı devlet alanı dışında kalan özel alandaki özgülüğün teminatını hoşgörü kavramında bulur. Hoşgörü Üstüne Bir Mektup adlı yazısında John Locke, “(...) her insanın ruh iyiliği kendisine aittir ve kendisine bırakılmalıdır” diyerek (Locke 2005, s. 43), kamunun zorunluluk alanı dışında kalan özel ve toplumsal alanlarda, bireye yapılabilecek herhangi bir ahlaki müdahaleyi reddetmiş olur. Bu nedenle Locke için hoşgörü, negatif özgürlüğün de garantisidir; her bir bireye kendi ahlaki seçimlerini bireysel kararlarıyla verebileceği bir seçim alanı tanır.

Locke’a benzer biçimde John Stuart Mill de hoşgörüyü bireysel özerkliğin, dolayısıyla da ahlaki açıdan kişisel gelişimin bir koşulu olarak değerlendirir. Ancak Jeremy Bentham ve James Mill’in tümüyle bireye yönelen faydacı görüşlerini, toplumu da içine alacak biçimde yeniden yorumlayan John Stuart Mill, hoşgörü kavramını bireylerin olduğu kadar toplumların da gelişmesinin dayanağı olarak görür. Mill’in ilerlemeye duyduğu inanç, insanlığın giderek cehaletten kurtularak hakikati, rekabetçi ve çekişmeci bir serbest piyasada ortaya koyabileceğine dair umutlarını besler. Başka bir deyişle, farklılıkları içeren çatışmacı bir kamusal alan sosyal ilerlemeyi de beraberinde getirir. Mill’e göre bireyin düşüncesini ifade hakkı, tüm insanlığın karşısındaki bir görüşü savunuyor olsa bile kutsaldır: “Bir kişi haricinde tüm insanlık bir görüşü benimserse ve sadece bir kişi karşıt görüşe sahipse; insanlığın bu kişiyi susturmasının haklılığı, bu kişinin iktidar sahibi olduğunda tüm insanlığı susturmasından daha fazla değildir” (Mill 2004, s. 51). Dikkat edilirse hem Locke hem de Mill’de egemen olan hoşgörü düşüncesi, eninde sonunda tüm insanlığın ortak ve evrensel bir hakikat zemininde buluşabileceğine dair bir inancı paylaşırlar. Benzer bir biçimde Kant ve Rawls da insanların ortak bir yaşam biçimi hakkında uzlaşabilecekleri ilkelerin tespitine yönelirler.



Özellikle Aydınlanmanın akıl paydasında tüm insanların eninde sonunda hakikate dayalı bir kamusal alan tasarımı kurabilecekleri düşüncesi, bu ortak ilkelerin tespitine yönelik arayışı destekler. Bu noktada hoşgörü, akılcı olarak tasarımlanan kamusal alanın ilkelerini kabul ettikten sonra varılabilecek ortak bir değerin ifadesidir. Ancak yine liberal perspektifin başka bazı savunucuları, hoşgörü kavramını farklı iyi kavrayışlarının bir arada yaşayabilme projesi olarak değerlendirirler (Gray 2000, s. 56). Çağdaş dünyada Will Kymlicka, Isaiah Berlin, Michael Oakeshott gibi düşünürlerin esinlendiği Thomas Hobbes ve David Hume’un felsefelerinde içerilen bu türden bir hoşgörü anlayışı, farklı olanların ortak bir zemin arayışında bulunmaksızın barış içinde yaşayabilecekleri bir liberal perspektifin ürünüdür. Başka bir deyişle, bu türden bir bakış açısından iyi yaşam, etik ilkeler yerine değerler çoğulluğuyla ifade edilebilir. Locke’un hoşgörüyü tek bir inanca götüren yol olarak değerlendirmesi karşısında, Hobbes ve Hume’a göre hoşgörü, bir uzlaşım aracı değil, barış için bir önkoşuldur. Barışın sağlanabilmesi, bir uzlaşımda birleşmek değil, farklı iyi yaşam biçimlerini savunan kültürel değerler arasında kurulabilecek denge ve denetleme mekanizmasının sağlamlığına bağlıdır. Özellikle çağdaş dünyanın kültürel çoğulculuk sorunu için bir çözüm yolu olarak görülen bu türden bir anlayış, çokkültürlü bir yaşamın, ancak hiçbir kültürel referansa sahip olmayan bir devlet dâhilinde olanaklı olduğuna dikkat çeker.

Bu türden bir liberallik anlayışına yönelik olarak yapılabilecek ilk eleştiri, elbette ki, liberal değerlerin üstünlüğünü ya da kabul edilebilirliğini sağlayacak olanın ne olduğu sorusudur. Başka bir deyişle, büsbütün bir kültürel çoğulluk benimsendiğinde, liberal değerleri imtiyazlı kılanın neliği belirsiz bir hale gelir. Bu noktada ahlaki çoğulculuk sorusu liberal kuramın hala çözemediği bir sorun olarak kalır. Nitekim John Gray gibi yazarlar, liberal devletlerin kurumsal açıdan meşruluklarının tartışıldığı “post-liberal” bir dönemin geldiğini ileri sürmektedir (bkz. Gray 1995).

Liberal devletin meşruluğunun ahlaki açıdan tartışılması, bu devletlerin özellikle 20. yüzyıla değin çözümleyemediği ve giderek evrensel bir anlayış içerisinde eritmeyi umduğu kültürel değişkenlerin hala siyasetin bir parçası olarak değerlendirilmesiyle birlikte ivme kazanır. Elbette ki tarihsel izlekler boyunca liberal devlet kavrayışı da bazı değişikliklere uğramış ve içkin tartışmalara sahne olmuştur. Ancak yine de tüm liberal devlet anlayışlarında kültürel ve ahlaki değişkenler bir sorun olarak varlıklarını sürdürürler.



Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı