Felsefe hakkında her şey…

Yaşama anlam veren şey, ölümün kendisi midir?

25.12.2022
584
Yaşama anlam veren şey, ölümün kendisi midir?

Evrim uzun yaşama pek elverişli değildir. Felsefe ise hayatın ölümsüzlük olmadan daha değerli olduğuna dönük argümanlar sunabilecek güçtedir.

İnsanlar, bilinen zamanın başından beri sonsuz yaşamı hayal etmişler ve de bunun peşine düşmüşlerdir. Mezopotamya şiirinden Indiana Jones and the Last Crusade’e, altın elma mitinden felsefe taşına kadar her yerde, insanlar, sonsuz yaşamı istemiş ve aramışlardır.

Tarihin en eski edebî eserlerinden birisi olarak bilinen Gılgamış Destanı’na bir göz atalım: Antik mitolojide, konuşan hayvanlar ya da destansı savaşlar arasında kaybolmak oldukça kolaydır; fakat Gılgamış Destanı’nın yüreğinde, tüm zamanların en asli ve evrensel arayışı yatar: Ölümsüzlük. Çünkü bu epik eserdeki her şey, Gılgamış’ın sonsuza dek yaşama arzusuna binadır.

Bu durumda, belki de ölümsüzlüğün sırrı sandığımız kadar ulaşılması zor bir sır değildir. Kutsal varlıklar ya da bilim kurgu yerine; doğanın, bu en büyülü mekânın, var olan en eski problemlerden birine, ölümsüzlüğe nasıl cevap verdiğini, hayvanlar âlemini gözlemleyerek görebiliriz.

İnsanlar ölümsüzlüğün yollarını arayadursunlar, derin suların küçük canlılarından ıstakozlar ve bir tür denizanası, ölümsüzlüğün doğal yaşamda nasıl görünebileceği konusunda bize ipuçları veriyor.

ÖLÜMSÜZ DENİZ KABUKLULARI

Istakoz sever misiniz? Bir gün kendinizi ıstakoz yerken bulursanız bir dakikanızı ayırın ve ebedî gençliğin sırlarını yiyor olabileceğinizi aklınızdan geçirin. Neden mi? Yaşlandıkça, her şeyin nasıl da çatırdamaya başladığını, geçmişte o kadar kolay görünen işlerin artık büyük meşakkat gerektirdiğini fark etmemek mümkün değildir. Çünkü bedenimiz zamanla yıpranmak ve zayıflamak üzere tasarlanmıştır. Biyolojide “yaşlanma” olarak bilinen bu kötüleşme, hücresel düzeyde gerçekleşir. Bu süreç, vücudumuzdaki hücrelerin bölünmeyi bıraktığı ve fakat vücudumuzda aktif ve canlı kalmaya devam ettiği süreçtir.

Vücudumuzun gelişmesi ve onarılabilmesi için hücrelerimizin bölünmeye devam etmesine ihtiyacımız vardır. Örneğin, elimiz kesildiğinde veya spor salonunda ağırlık çalıştığımızda hasara uğrayan hücrelerimizin yerini yeni hücreler alır. Bu hasarı onaran ve bedeni yeniden inşa eden şey, hücre bölünmesidir. Ancak hücre bölünmesi zamanla yavaşlar ve sonunda da durur. Geriye kalan hücreler ellerinden gelenin en iyisini yapmak üzere var olmaya devam ederler; ancak bu hücreler de zamanla yavaşlar ve insanlar gibi hata yapmaya daha yatkın hâle gelir. Böylece de yaşlanma, kaçınılmaz olur.

Ama ıstakozlar için durum hiç de öyle değil… Her normal hücre bölünmesinde, kromozomlarımızın uç kısmında bulunan telomer adlı koruma kalkanları biraz daha kısalır ve belli bir kısalığa kadar gerileyen telomer, hücre bölünmesini durdurur. Hücre bölünmesinin durmasıyla birlikte beden, yaşlanmaya başlar. Bu süreç hücrelerin yok olması anlamına gelmez. Hücreler varlıklarını sürdürür; fakat artık bölünemedikleri için bedenin dış etkilere maruz kalmasını da önleyemezler. Ancak ıstakozlar, hücrelerinde yer alan telomerlerin her zaman uzun ve işlevsel kalmasını sağlayan özel bir enzime sahiptir. Bu nedenle de bir ıstakoz asla yaşlanmaz.

Ancak evrim canlı yaşama bir eliyle hediye ettiğini diğer eliyle geri alıyor. Şöyle ki ıstakozların koruyucu iskeletleri bedenlerinin dışındadır ve buna karşın ıstakozlar sürekli büyüyen bir bedene sahiptir. Bu nedenle ıstakozlar, büyüyen vücutlarını koruyan dış iskeletlerini sürekli biçimde değiştirirler. Her zaman eski kabuklarını terk eder ve yenisine uyum sağlarlar. Bu da pek tabii büyük bir enerji tüketimi gerektirir ve ıstakoz belirli bir boyuta ulaştığında artık yeni bir kabuk inşa etmeye yetecek kadar enerji tüketemez duruma gelir. Böylece ıstakozlar yaşlılıktan değil, bitkinlikten ölmüş olurlar. Veya fiziksel yaralanmalar nedeniyle ya da balıkçıların maharetiyle…

YAŞAM DÖNGÜSÜNÜ TERSİNE ÇEVİREBİLEN DENİZANASI

Ölümsüzlük hususunda ıstakozdan daha iyi performans gösteren başka bir hayvan var ve bu hayvan, ölümsüz olduğu kabul edilen tek yaratık, bir denizanası: Turritopsis dohrnii.

Bu denizanaları küçücüktür. Öyle ki en büyükleri yaklaşık olarak bir sinek kadardır ve tuhaf bir hünerde ustalaşmışlardır: Turritopsis dohrnii, yaşam döngüsünü tersine çevirebilir.

Embriyonik bir denizanası, yaşamına döllenmiş bir yumurta olarak başlar ve daha sonra büyümek için bir yüzeye tutunur. Tutunduğu yüzeyde diğer denizanaları gibi görünmek için esnemeye başlar. Denizanası bir süre sonra tutunduğu bu yüzeyden olgun ve tamamen gelişmiş bir denizanası olarak, üremeye hazır biçimde ayrılır. Buraya kadar her şey normal görünüyor öyle değil mi? Bu doğallığa karşın turritopsis dohrnii olağanüstü bir şey yapıyor: Yaşam zorlaştığında, örneğin çevresinde herhangi bir tehdit algıladığında veya ciddi bir yiyecek kıtlığı yaşaması durumunda, yaşam döngüsünü önceki aşamalarından birine geri döndürebiliyor! Bu, bir kurbağanın iribaşa dönüşmesi veya bir sineğin larva hâline geri dönmesi gibidir. Bu, yetişkin bir insanın, “Doğrusu bu suçtan, bu ipotekten, bu stresten ve bu endişeden bıktım! Bu yüzden tekrar emekleyen bir çocuğa dönüşeceğim!” demesiyle eş değerdedir. Ya da yaşlı bir insanın yeniden fetüs hâline dönmeye karar vermesi gibi…

Tabii ki tırnak büyüklüğündeki bir denizanası kelimenin anlamını ölümsüz değildir. O da herhangi bir hayvan kadar ezilebilir, yenilebilir, sindirilebilir. Ancak, belirli ortamlara daha iyi uyum sağlayan ve daha az besin kaynağına ihtiyaç duyan daha önceki formların geri dönebilme yetenekleri, onların teoride sonsuza kadar yaşayabilecekleri anlamına gelir.

NEDEN SONSUZA KADAR YAŞMAK İSTİYORUZ?

Ölümsüzlük arayışı insanlığın kendisi kadar eski olsa da genlerimizi aktaracak kadar uzun yaşadığımız sürece, evrim ne kadar uzun yaşadığımızı hiç de umursamayacaktır. Genlerimizi gelecekteki kuşaklara aktarmamıza yetecek kadar olan süreden fazlası evrimsel olarak gereksizdir. Evrimin ise gereksiz şeylere harcayacak zamanı yoktur.

Soruyu bir de felsefi zeminde soralım:

“Neden sonsuza kadar yaşamak istiyoruz?”

Hepimiz varoluşsal ıztıraba yatkınız ve hepimiz, en azından kimi zamanlar, ölümden korkarız. Sevdiklerimizi geride bırakmak istemeyiz. Yarım kalan işlerimizi tamamlamak isteriz. Bildiğimiz bu hayatı, hakkında bilgi sahibi olmadığımız ölümden sonrasına tercih ederiz. Ama her şeye rağmen ölüm, bir amaca hizmet eder. Alman filozof Martin Heidegger’in de dediği gibi: “Yaşama anlam veren şey, ölümün kendisidir.

Hep bir varışın bulunmasıdır yolculuğu değerli kılan. Bir oyun oynamanın yalnızca eğlenceli olduğunu söylemek doğrudur; çünkü oyun sonsuza dek sürmez; tiyatro ise her zaman yeni bir perdeye ihtiyaç duyar. Bir sözcük ancak son harfi de eklendiğinde anlamı tam olarak ifade eder.

Çağlar boyunca felsefe ve dinin ortak olarak tekrar ettiği gibi: memento mori, ya da “öleceğini hatırla”. Çünkü bu dünyada ölümlü olmak hayatı çok daha lezzetli kılıyor. Istakozların ve minik denizanalarının bu kadar can sıkıntısı çekmelerinin nedeni de kesinlikle bu olmalı.


Kaynak Metnin Yazarı: Jonny Thomson (Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Bu makale, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından www.felsefe.gen.tr için derlenerek çevrilmiştir.

Derleme için kaynak metin: Lobsters don’t die from old age — they die from exhaustion

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Mahir dedi ki:

    Çok çok teşekkür ederim bu güzel yazılarınız için,insan sıkılmadan,keyifle,acaba buna nasıl bakıyorlar düşüncesi ile güzel araştırmalarınız hem takdire layikdir,hemde sevgiye.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...