Weber’e Göre Egemenlik Tipleri (Karizmatik, Geleneksel, Rayonel Egemenlik)

felsefe Nedir

Bir toplum sahip olduğu egemenlik sistemine göre sınıflandırılabilir. Almancada Herrschaft terimi hem egemenlik hem otorite anlamına gelir ve Weber terimi bu iki anlamda da kullanmıştır.

Bir egemenlik sistemi nihayetinde tabakalaşma düzenleri ve örgütsel düzenler biçiminde terimleştirdiğimiz unsurlardan meydana gelir. Her düzenin meşruiyete ihtiyacı vardır. Dolayısıyla, gücü elinde tutanlar iktidarlarını, bu güce tabi olanlar nezdinde (otorite olarak) meşrulaştırmaya çalışırlar.

Egemenlik, ayrıca tabi konumdakilerin verilen emirlere itaatlerini sağlayacak ve onların ilişkilerini düzenleyecek örgütsel düzenleri gerektirir. Weber, tipik olarak yaptığı gibi, her biri farklı bir meşruiyet temeline ve farklı bir yönetim aygıtına sahip üç egemenlik biçimi veya Weber’in terminolojisiyle üç ideal tip belirler: karizmatik, geleneksel ve rasyonel-yasal egemenlik.

Karizmatik Egemenlik

İlk egemenlik tipi karizmatik otorite olarak adlandırılır. Karizma terimi dinsel kaynaklıdır ve asıl anlamı Tanrı vergisidir ve bir kişinin kutsal güçlerle donatılmış olduğunu ima eder. Ancak Weber, karizma teriminin pratikteki kullanımlarını kutsallığın tezahürleriyle sınırlamaz; aksine bu kavramı bir ölçüde insanların hayatlarındaki önemli olaylar veya problemler sayesinde tanınan ve kişiliklerinin gücüyle kendi özlemlerini başkalarına ileten ve onları yeni yönlere çeken sıra dışı bireyleri anlatmak için kullanır. Nitekim bazen dinsel rollere sahip olmayan insanların da (örneğin politikacılar, askerler veya sanatçılar) karizmatik oldukları düşünülür.

Weber’e göre, karizmatik liderlik kriz dönemlerinde, bir toplumun karşılaştığı problemleri çözmekte kullanılan mevcut yöntemler uygunsuz, çağı geçmiş veya yetersiz olarak göründüğü zamanlarda ortaya çıkar. Bu koşullarda karizmatik egemenlik devrimcidir. İnsanlar liderin telkin gücüne dayalı yeni bir yön lehine geçmişi reddederler. Nitekim kariz-matik egemenlik -diğer iki egemenlik tipi olan geleneksel ve yasal- bağlamlarında bir toplumsal değişme aracıdır.

Karizmatik egemenliğin meşruluğunun temelini hem liderin sıra dışı bir kavrayış ve başarı göstermesi hem de izleyicilerinin onun egemenliğini tanımaları oluşturur. Weber’in bakış açısından, karizmatik bir liderin bir şarlatan veya kahraman olarak ortaya çıkması önemli değildir; bu anlamda Hitler de Gandhi de karizmatik liderlerdi. Gerçekte önemli olan, kitlelerin kendi özgür iradeleriyle lideri izlemeyi seçmeleridir. Weber, karizmanın uzun vadede istikrarsız bir otorite biçimi olduğuna inanır, zira onun meşruluğu liderin özel kavrayışı ve başarısına bağlıdır. Bu yüzden, lider başarısını uzun süre devam ettiremediği ve krizler yeterince çözüme kavuşturulamadığı takdirde kitlelerin karizmatik kişiliği reddetmeleri ve sonuçta karizmatik liderin otoritesini kaybetmesi ihtimali yüksektir.

Karizmatik egemenlikte liderin yönetim aygıtı genellikle sadece efendilerinin doğrudan kişisel ve siyasal ihtiyaçlarına hizmet eden inançlı bir taraftarlar grubundan oluşur. Ancak, her rejim uzun vadede karizmatik liderin hem halefini belirlemesini hem de gerekli gündelik kararları almasını gerektiren “rutinleşme problemi” ile karşı karşıyadır.

Halef problemi çeşitli yollarla çözülebilir: Örneğin, kitleler yeni bir karizmatik lider arayışına girebilir veya lider halefini işaret edebilir ya da taraftarlar bir halef belirleyebilir. Ancak, bütün bu yöntemler siyasal istikrarsızlık içerir. Bu yüzden genellikle zaman içerisinde iktidarın düzenli bir biçimde devredilmesini sağlayan gelenekler veya hukuki prosedürler gelişir.

Gündelik kararların verilmesi (yönetme) problemi genellikle ya daha gelişkin bir yönetim aygıtı oluşturularak ya da mevcut bir organizasyonun kontrolü ele geçirilerek çözümlenir. Ancak iki örnekte de tipik sonuç; karizmatik lider ve takipçileri arasındaki ilişkinin, efendinin olağandışı niteliklerine inançtan geleneğe veya hukuka doğru kaymasıdır. Weber’in ifadesiyle; karizmanın kaderi, kalıcı toplumsal eylem yapılarına geçildikten sonra yerini [tekrar] geleneğe veya rasyonel ilişkilere bırakmasıdır. Bu yeni meşruiyet temelleri diğer iki egemenlik tipini ifade eder.

Geleneksel Egemenlik

İkinci egemenlik tipi geleneğe dayanır. Weber’in sözleriyle ifade etmek gerekirse “otorite, meşruiyet bizzat gelenek adına talep edildiğinde ve kökleşmiş kurallar ve güçlerin kutsallığına inanıldığında geleneksel olarak adlandırılır”. Yani, geleneksel egemenlik, çok eski olduğu ve aklın sorgulayamayacağı (çoğu kez dinsel yaptırımların söz konusu olduğu) bir ilişkiler durumunu temsil ettiği inancına dayanarak meşrulaştırılır. Örneğin, İngiliz monarşisinde ilk doğan çocuğun tahtın meşru varisi olması zamanla geleneğe dönüşür ve bu davranış kalıbı dinsel yaptırımlar içerir. Böyle bir ortamda, alt sınıflar emirlere, yöneticinin meşru konumunu kabul ettikleri, kişisel sadakatleri, kuşkusuz ekonomik ve siyasal bağımlılıkları nedeniyle itaat ederler. Nitekim Weber’in analizi, geleneksel toplumsal eylem tiplerinin bir egemenlik sistemi içinde nasıl genellik kazandıklarını gösterir. Bu toplumlardaki tabakalaşma hiyerarşisi, insanların sosyal sistem içindeki konumları gelenekler tarafından belirlendiği için genellikle oldukça katıdır.

Weber iki geleneksel otorite biçiminden söz eder, bunlardan sadece biri idari aygıta sahiptir. Patriarkalizm; ev halkı içinde ve emirleri uygulamak için bir yönetim kadrosuna gerek duymayan diğer küçük gruplarda ortaya çıkan bir geleneksel egemenlik biçimidir. Patrimonyalizm ise emirleri uygulamak için bir yönetim aygıtına gerek duyulan daha büyük toplumsal yapılarda ortaya çıkan bir geleneksel egemenlik biçimidir.

Geleneksel patrimonyal egemenlik biçiminde, yönetim aygıtı yöneticiye kesinlikle sadık bir hizmetkârlar topluluğunu içerir. Weber’e göre, görevlilerin sadakatinin kaynağı, geleneksel temelin yanı sıra, konumları veya ödüllendirilme konusunda yöneticiye tabi olmaları veya lidere sadık kalmaya yemin etmeleri yahut her ikisidir. Bir ideal tip olarak patrimonyalizm şu nitelikleri taşır:

  1. İnsanlar konumlarını geleneklere ve lidere sadakatlerine bağlı olarak elde ederler.
  2. Görevliler emirlerin uygulanmasında lidere itaatle yükümlüdür.
  3. Kişisel ve resmî ilişkiler iç içe geçmiştir.
  4. Otoritenin sınırları muğlaktır.
  5. Görevde uzmanlaşma asgari düzeydedir.

Bu koşullarda kararlar, görevlilerin/memurların bu kararlardan nasıl bir fayda sağlayacaklarına ve liderin isteklerine bağlıdır. Ayrıca, görevliler kendilerine ait üretim araçlarına sahiptirler veya onlara lider tarafından bahşedilir. Bu yüzden, yargılama sürecinin nerede başlayıp nerede bittiği kanunlarca belirlenmemiştir. Örneğin, geleneksel bir yönetici memur hem suçluları yakalar hem de (mümkün olduğu kadar kaymağını yiyerek) vergi toplayabilir. Ancak bu görevlerin nasıl gerçekleştirileceği duruma göre değişir ve hukuktan ziyade görevlinin kaprislerine bağlıdır. Bu yüzden, Weber’in Ekonomi ve Toplum’da geleneksel egemenlik biçimini kapitalizmin gelişimini engelleyen bir faktör olarak tanımlaması şaşırtıcı değildir, zira burada kurallar gerçekte rasyonel olarak belirlenmez, görevliler oldukça keyfi bir biçimde davranma imkânına sahiptirler ve ayrıca ilgili alanlarda eğitim almamışlardır. Modern kapitalizm; mantığa, prosedürlere ve bilgiye vurgu yapar. Ayrıca, görüleceği gibi modern sınıfsal yapılar, statü ve rollerin gelenekle sınırlandırıldığı sosyal sistemlerde mümkün değildir.

Rasyonel-Yasal Egemenlik

Üçüncü egemenlik tipi hukuka, Weber’in deyimiyle rasyonel-yasal otoriteye dayanır. Hukuki egemenlik kanunlar sayesinde var olur. Temel anlayış, bir hukuk kuralının uygun prosedürlerle oluşturulması veya değiştirilebilmesidir. Bu yüzden, rasyonel-yasal egemenlik sisteminde meşruiyetin temelini prosedürler oluşturur. İnsanlar, yasaların ancak uygun tarzda yapıldıkları ve uygulandıklarında meşru olduklarına inanırlar. Benzer şekilde insanlar, liderlerin konumlarını ancak prosedürlere uygun biçimde -örneğin seçimle veya atamayla- elde ettiklerinde kanuni haklara sahip olduklarını düşünürler. Böylece Weber modern devleti fiziksel zorlayıcılık tekeli, yani hem liderler hem de yurttaşları bağlayan bir hukuk sistemi tarafından meşrulaştırılan bir tekel üzerine kurulu bir güç olarak tanımlar. Yukarıda anlatılan rasyonelleşme sürecini kişilerin yönetiminden ziyade hukuk yönetimini yansıtır. Bu rasyonelleşme süreci modern bir bürokrasiden başka hiçbir yerde bu kadar açık olarak görülemez.

Weber rasyonel-yasal bir sistemdeki yönetim aygıtını bürokrasi olarak adlandırır. Bürokrasi, kuralların kamu çıkarına uygun biçimde oluşturulması ve uygulanmasını sağlamaya yönelir. O araçsal-akılcı eylemin en temel ve en özgün tipidir. Günümüzde çoğu insan bürokrasileri etkisiz, katı ve yetersiz olmakla suçlasa bile Weber’e göre, bir hukuk yönetiminde bürokrasi etkili, esnek ve yetkin düzenleme sağlamanın tek aracıdır. Ancak Weber, bürokrasinin insanları aklın “çelik kafesi”ne hapsettiğini ve böylece özgürlüğü boğduğunu da gözlemler.

İdeal tip olarak bürokratik bir yönetim aygıtı, mantıksal olarak saf biçimiyle geleneksel toplumlardakilerden farklı niteliklere sahiptir:

  1. İnsanlar konumlarını bilgi ve deneyimlerine göre elde ederler.
  2. İtaat herkese aynı biçimde uygulanan kurallara bağlıdır.
  3. Kişisel ve resmî ilişkiler birbirinden ayrılmıştır.
  4. Otoritenin sınırları açık ve nettir.
  5. Görevde uzmanlaşma yüksek düzeydedir.

Weber’e göre, rasyonel-hukuki bir sistemde bürokratik yönetim, memurlar resmi görevlerini sevgi, kızgınlık gibi duygulardan ve kişisel, irrasyonel ve duygusal unsurlardan arındırabildikleri ölçüde mümkündür. Ancak bu bir ideal tiptir.Weber hiçbir gerçek bürokrasinin bu şekilde işlemediğinin bilincindedir. İnsanlar çoğu kez konumlarını tanıdıkları kişiler aracılığıyla elde ederler. Kurallar çoğu kez keyfî bir biçimde uygulanır. Çoğu kez kişisel ve resmî sorunlar iç içe geçer. Dolayısıyla asıl görev, belirli bir bürokrasinin bu ideal tipe ne kadar uygun düştüğünü belirlemektir. Bu sorun önemlidir, zira bürokratik ideal tip modern toplumlara özgü temel bir değeri yansıtır: Siyasal yönetim kişisellikten uzak, nesnel olmalı ve bilgiye dayanmalıdır, zira hukukun egemenliği sadece bu yolla sağlanabilir. Ayrıca Weber, aslında günümüzde yaygın olarak gözlense de bu değerin tarihsel olarak yeni bir olgu olduğunu vurgular. O, Batı’da ortaya çıkmış ve sadece son birkaç yüzyıldır egemen otorite biçimi hâline gelmiştir. Son olarak Weber’in bürokrasi tanımı modern toplumlardaki temel bir çatışma alanına işaret eder: Yasaları yapan ve bürokrasileri kontrolü altına alarak onları uygulayan kimdir?

Rasyonel-yasal otoritenin egemen olduğu bir sistemde, siyasal partiler sosyal tabakaların iktidar mücadelesi araçlarıdır. Weber’in ifadesiyle siyasal bir partinin varoluş amacı, temsil ettiği grubun ekonomik çıkarları veya değerlerini yasal düzenlemeler altında ilerletmek için egemenlik mücadelesi vermektir. Genelde, bu mücadelenin gayesi bürokrasiyi yasalara bağlı kalarak yönetmektir, zira farklı sosyal tabakalar hedeflerine bu yolla ulaşabilirler. Bu yüzden, Batı toplumlarında siyasal süreç, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nda ortaya konulan Batı kaynaklı temel kültürel değerleri yansıtır. Ekonomik ve toplumsal başarı hukuki yönetim altında ve rekabet sayesinde sağlanır ve bu süreç, metotlu bir biçimde sürdürüldüğü için rasyoneldir. Weber’in sınıflar ve statü grupları ayrımı, modern toplumlardaki tabakalaşma yapısının bu değerlerin aynası olduğunu gösterir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*