Thoreau’nun Dünya Tasarımı

felsefe Nedir

Thoreau’da dünya, transendental bakış açısıyla kuşkusuz salt bir doğal oluş değil ruhu ve aşkınlığı olan bir varolandır, görüş alanımızdan daha geniştir.

“Dünya bir kitabın yapraklan gibi kat kat özellikle antikacıların ve jeologlann okuduğu ölmüş bir tarihin fragmanından ibaret değildir. Ağaç yapraklan gibi çiçek ve meyvelerden önce gelen canlı bir şiirdir. Dünya bir fosil değil bir canlıdır. Dünyanın merkez oluşturan hayatıyla karşılaştırıldığında bütün hayvan ve bitki yaşamı parazit gibidir. Satıcıları mezarımızda derimizin soyulmasına neden olur. Elindeki metali eritip en güzel kalıba koyabilirsin; ancak beni bu dünyanın içine doğduğu kalıplar kadar heyecanlandırmayacaktır. Sadece bu kadarla da kalmaz; dünyanın içindeki kurumlar da çömlekçinin elindeki kil gibidir.”

Doğanın bu aşkın yapısı bizim onun hakkındaki bilgimizin de sınırlı olması sonucunu doğurmuştur. İnsan doğanın kanunlarını tümüyle anlayamayacaktır:

“Doğanın bütün kanunlarını bilseydik sadece bir konudaki bütün sonuçlara çıkarmak için tek bir bilgiye ihtiyacımız kalırdı. Ama şimdilik sadece birkaç Doğa kanunu biliyoruz ve sonuçlarımız net değildir. Buna neden olan, doğadaki bir karmaşa ve düzensizlik değil hesaplama için gereken temel elementlerin eksik olmasıdır. Kafamızdaki kanun ve ahenk kavramlara tespit ettiğimiz durumlarla sınırlandınımıştır; ama henüz tespit edemediğimiz, görünürde çatışan gerçekte ise birbirini doğrulayan hala çok sayıda kanun olması harika bir şeydir.Tek tek kanunlar, kafamızdaki fikirler gibidir, bir dağın tek ve kesin bir şekli olmasına rağmen, ana hatlarının yolcunun her adımında değişmesi ve dağın sonsuz sayıda profilinin olması gibi yanına veya üstüne bir delik açılsa bile kanunları bütünüyle anlaşılmaz.”

Bizim -sınırlı varlıklar olarak- anlamamızm ötesinde var olan kanunlar bütünü olarak doğa ve onun içinde yer aldığı dünya, adeta bir sanat eseri gibi, yeganedir. Thoreau içinde yaşadığı ormanı altından daha kalıcı ve daha evrensel kabul ederken, bütün icat ve keşifler birbirine eklense bir sıra odunun yerine geçemeyeceğini, onun gibi olamayacağım söyler.

“Doğa bütünüyle (sana) insana yapılmış bir kutlam.adır” diyen Thoreau için özgün ve biricik doğa, içinde yaşamaya değer, tadı çıkarılması gereken bir hayat sunar bizlere. Thoreau’nun doğal yaşamı böylesine arzulanan, insanın yapısına uygun olan eşsiz bir aktivitedir.

“Ben de bütün insanlarda olduğu gibi daha yüksek, yani manevi bir hayat yaşama güdüsüyle, ilkel ve vahşi bir yaşantı dürtüsü aynı anda uyanmıştı (MM da bu dürtüler ben de vardır) ve her iki dürtüye de saygı duyuyordum. Vahşiyi (yaban hayatı) en az iyi kadar seviyorum… Bazen kendime hayatın içinde bir yer belirleyip günümü sabahtan akşama kadar hayvanlar gibi geçirmeyi istemişimdir… Bize önce doğayı tanıştım sonra da bizi doğadan alıkoyarlar…”

Tanrı ve din kavramlarının Thoreau’nun doğal yaşamla özdeşleşen dünya tasarımında ne ifade ettiğine kısaca yer vermek gerekirse;
“İnsan adeta Tanrı’nın kazınmış vücutlarıdır ve insan Tanrı’yı kendinde anlaşılır kılar. Zira artık insanlar Tanrının yüzü silinmiş sakat binaları haline gelmiştir.”

Böylelikle şu kanıya varabiliriz: İnsan doğadan hareketle kendisini ve pay aldığı “İlahi olan”ı kavrayabilecek yapıdadır. Bu kanıyı Transendentalistler de açıkça dile getirirler. Thoreau bunu destekler nitelikte “göl bir doğa parçasının en güzel ve anlamlı ögesidir, ona bakan biri kendi doğasının derinliğini ölçer” derken Transendental akımı tanıtırken aktardığımız Channing de panteist doğa anlayışım bu akıma kazandıran düşünceler ileri sürmüştü.

Öyleyse insanın doğrudan kavrayabilme yeteneğine sahip olduğu bir varlık düzeninde din neye aracılık edebilir? Thoreau’ ya göre hiçbir şeye:
“Peygamber ve kurtarıcıların bile insanların umutlarını onaylanmaktan çok korkularını avuttukları söylenebilir. Hiçbir yerde hatırlanmaya değer bir Tanrı övgüsü ya da yaşamın ödülü ile ilgili sade ve doyunca bir kanıt bulamazsınız.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*