Lucretius’ta Ruhun Doğası ve Ruh – Beden İlişkisi

felsefe Nedir

Lucretius, öncelikle ruhun nasıl bir doğaya sahip olduğunu düşünmeye başlar ve şöyle bir öğreti geliştirir: Ruh, maddi bir yapıdadır; atomlardan meydana gelir, atomların dağılmasıyla yok olur.

Ruh bedende ayrı bir varlık olarak bulunur. Bedenin hareketine neden olduğu gibi, bedenden çıktığı anda da yaşamı son bulur.

Ruhu meydana getiren atomlar çok ince, ufak ve yuvarlaktır. Bu yüzden de hayret verici bir hareket yeteneğine sahiptir. İnsan öldüğünde, ruh bedenden çıktığı anda bedenin ağırlığının değişmemesi, bu atomların ne kadar ince olduğunun kanıtıdır. Gerçi çok çeşitli türde ruh olması, ruhun böyle birkaç tür atomdan ya da maddeden meydana geldiğini de bize gösterir.

Ruhun doğası ikiye ayrılır: 1. Anima (Can): Tüm bedene yaygındır ve hayat verir. 2. Animus: Düşüncelere ve duygulara neden olan bölüm; akıl, zihin: Göğüs bölümünde bulunur. Bu yüzden korku, sevinç, keder vb. duyguların hepsini göğüs bölgesinde hissederiz.

Ruh dört unsurdan meydana gelir:

  1. Aura (Spiritus) Nefes: Hareket hâlindeki havadır. Bazen bunu belirtmek için ventus (rüzgâr, esinti) kelimesi de kullanılır.
  2. Aer Hava: Beden öldüğünde nefesle birlikte bedeni terk eder.
  3. Vapor (Calor) Isı, hararet: Bedene ısısını verir ve beden öldüğünde çekip gider. Bu yüzden beden soğur. Bu unsurlardan bazıları bazılarına göre bir canlıda daha yoğun olarak görülür. Buna göre o canlı hangi unsura daha fazla sahipse, karakter yapısı da o unsurun özelliklerine bürünür. Örneğin kızgın, öfkeli, heyecanlı tiplerde vapor başat unsurdur. Buna karşılık sessiz, sakin, soğukkanlı insanlarda aer daha başat bir unsurdur. Aura’sı yüksek olanlarsa daha ürkek, daha çekingen ve korkak karakterde olurlar. Aslana vapor hâkimdir mesela; geyiklere de aura; çift süren hayvanlarsa daha çok aer’in etkisindedir.
  4. Ama bu unsurlar yaratıcı olmayan madde biçimleridir; yani düşünceleri ve duyguları yaratan bu unsurlar değildir. Bu yüzden Lucretius dördüncü bir unsur geliştirir ve adına quanta natura (dördüncü unsur) der.

Eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra Cicero sona erdirmiş, derleyip düzenlemişti. Michel de Montaigne adlı yazarın denemelerinde de, bu ünlü şairin sözlerine rastlayabilirsiniz.

Lucretius’a göre ruh ölümlüdür ve insanlar ruhun ölümlü olduğunun bilincine varırlarsa, ruhlarının öte dünyada acı çekeceğine dair korkuları da yok olur. Ruhun bedene özgü niteliklere sahip olduğuna ve onun gibi ölümlü olduğuna dair bir dolu önerme ileri sürülebilir. Bunların içinde en önemlileri şöyledir:

  1. Ruh, dumana benzer. Çünkü duman gibi çok ince parçalardan meydana gelmiştir. Bu yüzden duman nasıl ki kapalı bir yer açılınca oradan hemen dağılarak yok olur gider, işte aynı şekilde ruh da bedende kapalıyken, bedenin ölmesiyle birlikte kirişlerini kırar ve dağılarak yok olur.
  2. Ruh, beden gibi doğar, büyür ve ölür. Doğumdan önce biz ruhun farkında değilizdir. Ruh, doğum sonrasında beden gibi bir bebektir. Bedenle birlikte gelişir. Beden gibi, yaş ilerledikçe gücünü yitirir ve yaşlanır. Bedenin tüm hikâyesini paylaşan ruh, beden öldüğünde de onunla birlikte yok olur.
  3. Ruh bedenin tüm acılarını paylaşır. Bu yüzden insan için en acı şey olan ölümü de hissetmesi çok doğaldır.
  4. Vücut hastalanınca ruh da hastalanır. En büyük hastalıksa ölümdür.
  5. Hasta olduğunda ruhu da beden gibi tedavi etmek gerekir. Eğer beden gibi ruh da iyileşmek için ilaç istiyorsa, demek ki o da maddi bir yapıdadır. Bu yüzden onu ayrı bir cevher olarak göstermenin anlamı yoktur.
  6. Ölümden sonra beden çürür. Çünkü yaşarken tüm diriliğini ona veren ruhun kendisidir. Demek ki beden öldüğünde, ruh onu terk etmiştir.
  7. Ruh ölümsüz olsaydı, önceki yaşamını da hatırlaması gerekirdi. Ama bu imkânsızdır. Öyleyse ruh ölümlüdür.
  8. Ruh ölmeyip de bir bedenden başka bir bedene geçmiş olsaydı, yeri geldiğinde bir çocuğun, bir büyüğün aklına sahip olması gerekirdi. Böyle bir şeyse doğada imkânsızdır.

İşte bütün bu düşünce silsilesi Lucretius’a göre adeta insanlığı tedavi etmek için birer ilaçtır. Bu düşüncelere yoğunlaşan insan, doğmadan önceki zamanın bir hiç olduğunun, dolayısıyla öldükten sonraki zamanın da bir hiç olacağının ayırdına varır. Bu yüzden insanın yaşarken ölümünü düşünüp, toprağa yatırılan bedenini hayal edip ah çekmesine hiç gerek yoktur. İnsanın sevdiklerini kaybetmekten duyacağı acı da yersizdir. Çünkü sevdikleri ölüm sonrasında hiçbir duygu hissetmeyecektir ve bu hayata dair bir özlemleri olmayacaktır. İnsanın hayatı çok kısadır. Doya doya yaşamak gerekir.

Ruhun ölümsüz olduğunun farkına varılırsa, o kısacık hayatı telaşlar, heyecanlar, sıkıntılar içinde geçirmemeye bakar, öte dünyadaki azaplardan, hayali işkencelerden, yargılanma endişesinden arınır. Çünkü o azap, o acı, o işkence, o yargılanma aslında sadece bu dünyaya hastır. Mitolojinin öte dünya tasavvurları, orada işkence çeken insanlar aslında bu dünyada aynı acıları çeken kişilerdir. Örneğin Sisyphus bu dünyada hırs ve iktidar peşinde koşan, ama asla özlediği hâkimiyete kavuşamayan bir insandır. O yüzden ruhunda öte dünyada onmaz acılar çekeceği korkusu vardır. O yüzden öte dünyada koskoca bir kayayı bir tepeye doğru çıkarmak ve kaya tepeye ulaştığı anda tekrar aşağı yuvarlandığından, aynı işlemi sonsuza değin sürdürmek zorundadır. Ama bu azap öte dünyada çekilen bir azap değil, Sisyphus’un bu dünyada çektiği vicdan azabının ta kendisidir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*