Felsefe hakkında her şey…

‘Kötülüğün sıradanlığı’ fikrini yeniden gözden geçirmenin zamanı geldi…

14.02.2024
‘Kötülüğün sıradanlığı’ fikrini yeniden gözden geçirmenin zamanı geldi…

Filozof ve siyaset teorisyeni Hannah Arendt, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın 1961 yılındaki duruşmasına katıldıktan sonra, onu dehşete düşüren şeyin bu adamın ahlaki açıdan canavarlaşması olmadığını söylemişti. Bu durum onun katıksız normalliğidir. Konuyla ilgili 1963 tarihli kitabı Eichmann Kudüs’te‘nin alt başlığını “Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir İnceleme” olarak belirlemiştir.

Arendt’in bu ifadesi genel anlamda kültürümüze de yansımıştır. Holokost gibi korkunç gaddarlıkların bir daha asla düşünülemeyeceği ve gerçekleştirilemeyeceği fikrine karşı önemli bir uyarı olarak kabul edilmektedir.

Milyonlarca Yahudi erkek, kadın ve çocuğu toplama kamplarına götüren trenlerin baş organizatörü olan Eichmann, Arendt’e göre, her şeyden önce iş bilir, yumuşak başlı bir bürokrattı. Arendt’in iddiasına göre, modern dünyada da onun gibi, ofislerinde verimli bir şekilde çalışan, kariyer yapmakla ilgilenen ve taşları yerinden oynatmayan pek çok kişi bulabiliriz.

Arendt’e göre Eichmann ne ateşli bir Nazi ne de fanatik bir antisemitti. Kudüs’te bir İsrail mahkemesine ifade verirken, “herhangi bir tür doktrinleştirme” belirtisi göstermediğini söylemişti. Ancak dünyayı ve yaptıklarını, parçası olduğu eylemlerin kurbanları da dâhil olmak üzere başkalarının perspektifinden göremiyordu.

Arendt, Eichmann’ın daha derin bir gerçekliğin kendini kabul ettirmesi tehdidiyle karşı karşıya kaldığında daha teknik bir dil ve akıllara zarar “klişelerden” oluşan bir duvarın arkasına çekildiğini yazmıştır. Arendt’e göre Eichmann’ın bu kadar rahatça eylemde bulunmasını sağlayan da bu “kaygısızlığı” olmuş, milyonlarca masum insanı Treblinka ve Auschwitz-Birkenau gibi yerlere, önceden planlanmış trenlerle ölüme göndermiştir.

Polonyalı Yahudiler 1942 yılında Siedlce gettosundan Treblinka'ya sürülürken...

Polonyalı Yahudiler 1942 yılında Siedlce gettosundan Treblinka’ya sürülürken…

Korkunç itiraf

Bundan 60 yıl önce yayınlanan Eichmann Kudüs’te, büyük tartışmalara yol açmaya bugün de devam ediyor. Savcılığın 1961’deki duruşmasında başarıyla ortaya koyduğu gibi, Eichmann her zaman emirlere pervasızca uymamıştı. Hatta 1944’ün son günlerinde SS başkanı Heinrich Himmler’e karşı gelerek on binlerce Macar Yahudi’sinin ölüm yürüyüşüne tabi tutulmasını bizzat emretmişti (Üçüncü Reich çökerken, Himmler Ekim 1944’te sürgünlerin durdurulmasını emretmişti).

Duruşma sırasında Life dergisi Eichmann’ın Arjantin’deki Nazi dostlarına yaptığı bir “itirafı” yayınlamıştı. Bu itiraflar, 1957 yılında kaydedilen ve yaklaşık 1000 sayfalık metne karşılık gelen “Sassen kasetleri” denilen 70 kasetten alınmıştı.

Dergide kısaltılarak yayınlanan kayıtların ortaya koyduğu Eichmann figürü dahi Kudüs’te yargılanan beceriksiz kel memurdan çok uzaktı. Bu kayıtlardan, savaşın son günlerinde artık her şeyin kaybedildiğinin Almanlarca anlaşılması üzerine Eichmann’ın, SS çalışma arkadaşlarına, bugüne kadar sayısız “Reich düşmanının” ölümüne aracı olduğunu, bundan böyle başına ne gelirse gelsin “mezarına huzur içinde gireceğini” söylediğini öğreniyoruz. 1

Eichmann bu korkunç itirafının ardından daha da ileri gitmiştir. Eichmann bu kayıtlarda, en büyük üzüntülerinden birisinin, Ocak 1942’de Wannssea’da düzenlenen konferansta Nazi seçkinlerince hazırlanan ölüm listesinin Müttefiklerin zaferinin ardından uygulamaya konulamaması olduğunun altını çizmiştir.

Adolf Eichmann, Nisan 1961'de İsrail'deki hapishane hücresinde mektup yazarken...

Adolf Eichmann, Nisan 1961’de İsrail’deki hapishane hücresinde mektup yazarken…

Doktrinleştirme

Eichmann davasından bu yana geçen on yıllar içinde, Sassen kasetlerinin tam metinleri tarihsel değerlendirme için kullanılabilir hale gelmiştir. Ayrıca Eichmann’ın 1956 yılında yazdığı 107 sayfalık “Diğerleri Konuştu, Şimdi Ben Konuşmak İstiyorum!” başlıklı siyasi vasiyetnamesi de artık elimizde.

Bu belgeler Eichmann’ın hayatı boyunca gerçek bir Nazi taraftarı olarak kaldığını ortaya koymaktadır. Emekli SS Obersturmbannführer‘i (Kıdemli Yarbay) Arjantin’deki dostlarına da söylediği gibi, hiçbir zaman sadece işini yapan bir “geri hizmet memuru” olmamıştı:

“Hem önemli bir bürokrat hem de ırkının özgürlüğü için mücadele eden milliyetçi bir savaşçıyım. Halkımın yararına olan şey benim için kutsal bir emir ve kutsal bir görevdir.”

Eichmann, Hitler’in düşüşünden on yıldan fazla bir süre sonra bile Yahudilerin bir “dünya düzeni” kurduğuna ve Holokost’un haklı bir savaş eylemi olduğuna inanıyordu. Kısacası, 1930’larda Dachau yakınlarında ve başka yerlerde aldığı ideolojik eğitimden asla geri adım atmayan, derinlemesine endoktrine edilmiş biriydi. Almanya’nın “ırksal hasmının” tamamen yok edilmesine yönelik daha fazlasını yapamayacak kadar “zayıf” olduğundan yakınırdı.

1960-61’de “ırkının” baş düşmanı tarafından yakalanıp yargılanmak üzere Kudüs’e götürüldü. Eichmann ve avukatları Arjantin’deki konuşmalarını gizli tutmak ve Sassen kasetlerinin kanıt olarak kabul edilmesini engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Bu sırada daha birkaç sene önce kendini “milliyetçi savaşçı” olarak tanımlayan Nazi subayı, birdenbire yan odada oturan silik memura, camın arkasında öylece duran sıradan bir adama ve ifadesini ağır ağır konuşarak veren birine dönüştü.

Bununla da yetinmeyecek olan Eichmann mahkeme heyetini kendini asla desteklemediği suçlu bir devlet yönetimi tarafından kötü şeyler yapmaya zorlanan bir liberal ahlakçı, bir barış yanlısı ve bir doğa aşığı olduğuna ikna etmeye çalışacaktı.

O halde Eichmann’ın Kudüs’teki sıradanlık gösterisinden ve Hannah Arendt gibi derinlikli bir filozofu ve onun ardından pek çok kişiyi kandırabilmesinden ne öğrenebiliriz?

Naziler için, Eichmann’ın Arjantin’de firardayken yazdığı yazının da gösterdiği gibi, “kendini koruma dürtüsü, ahlaki gereklilik olarak adlandırılan her şeyden daha güçlüdür”. Herkesi kendi ırkına ait kıldığı varsayılan “soyumuza karşı görevimiz” göz önüne alındığında, “başkalarına daima kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın” gibi evrensel ahlaki ilkeler, zayıf halk(lar) tarafından üstün olana boyun eğdirmek için kullanılan aldatıcı araçlardan başka bir şey değildi:

Uluslararası nitelik taşıyan düşünce sistemleriyle uzlaşmak mümkün değildir, çünkü bunlar özünde doğru ve samimi olmayıp korkunç bir yalana, yani tüm insanların eşitliği yalanına dayanmaktadır.

Eichmann Kudüs’te ideolojik mücadelesini elinden gelen en iyi şekilde sürdürdü. Kendisini tutsak edenleri teskin edebileceğini düşündüğü bir rolü ustalıkla oynayarak fütursuzca yalan söyledi. Tarihçi Bettina Stangneth’in 2004 tarihli kitabı Kudüs’ten Önce Eichmann‘da belirttiği gibi:

“Bu maskeli balonun bir parçası olarak, Eichmann 1961’de kendisini daha önce kendisini büyük bir öfkeye sürükleyecek terimlerle tanımladı. Artık ‘dar fikirli’, ‘boş’ ve ‘bilgiç’, ‘sorumluluktan kaçınan’ biriydi ve bu yalanların sonuncusu onu içten içe güldürmüş bile olabilir.”

Eichmann kendisini bayağı ve önemsiz bir kişi olarak göstererek kendini, bugün kendisini suçlayanlara öfkelenme imkânı bile vermeyecek bir nesneye dönüştürmüştü. Böylesine vasat ve zararsız bir figürü, Nazileri değil de kendilerini intikamcı, saldırgan ve adaletsiz göstermeden nasıl haklı olarak suçlayabilirlerdi?

Eichmann son ifadesinde, mahkemenin kendisini mahkum etmek bir yana, kendisinin de bir kurban olduğunu kabul etmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gidecekti.

Arendt, Eichmann’ın masum olduğuna kanmamıştı. Mahkeme tarafından verilen ölüm cezasını destekliyordu. Ancak “Eichmann’ın iç yaşamının ve güdülerinin suçlu olmayan olası doğasına…” rağmen, Eichmann’ın ölümü hak ettiğini savunuyordu.

Bu iç yaşam ve suçlu olmayan güdüler konusunda Arendt, yanılıyordu.

Adolf Eichmann, mahkemede kurşun geçirmez cam kafesin içindeyken...

Adolf Eichmann, mahkemede kurşun geçirmez cam kafesin içindeyken…

Yapmak inkâr etmektir

Eichmann, kötülüğün faillerinin suyu bulandırmak, kendilerini sorumlu kılacak unsurları saptırmak ve kurbanlarını ahlaki teselliden bile mahrum bırakmak için sıradanlık maskesini nasıl kullanabildiklerinin sarsıcı bir örneği olmaya devam ediyor.

Elbette kötü kişilerin “cinayetten paçayı sıyırmak” için kullandıkları başka stratejiler de vardır. Bunların birçoğunu Eichmann Arjantin’de, işlediği suçları kurbanları ve onların soyundan gelenlere karşı değil, sadece kendini haklı çıkarmak istediğinde de kullanmıştı.

Bu stratejiler ilk olarak suçu kurbanların üzerine atmayı içerir. Eichmann’ın durumunda suç İkinci Dünya Savaşı’na, hatta Yahudilerin milyonlar ölçeğinde katledildiği Holokost’un kendisine yükleniyordu: “Bunu hak etmişlerdi”, “bize başka seçenek bırakmadılar”, “bundan kaçınmak için her türlü şansa sahiptiler”, “başka ne yapabilirdik?”

İkinci olarak, faillerin gerçekleştirdikleri ile kurbanların “zaten yapmakta oldukları” varsayılan şeyler arasında hatalı bir eş değerlik yaratılmaktadır. Komplo teorilerinin kalıcı ideolojik işlevi, tıpkı Eichmann’ın Nazizm’inin kalbindeki anti-Semitik dünya komplosu miti gibi, bu hayali moral denkliği yaratmaktan kaynaklanır.

Bu tür kötülük suçlamaları, düşmana yönelik siyasi ve diğer şiddet eylemlerini, karşı taraf savunmasız olsa bile, nefsi müdafaa olarak yeniden sunarak meşrulaştırmaktadır. Aydınlanma filozofu Voltaire’in dediği gibi, “Sizi saçmalıklara inandırabilen herkes, size zalimlikler yaptırabilir.”

Kötülüğün bu iki rasyonalizasyonuyla iç içe geçmiş olan şey, düşmanın insandışılaştırılmasıdır. Bunu Kudüs’ün dışında, Nazilerin kurbanlarını defalarca ” hayvanlar ” olarak tanımlayan Eichmann’da görüyoruz. Ne yazık ki, düşmanın bu şekilde insanlıktan çıkarıldığını bugün hala dünyanın dört bir yanında gözlemliyoruz.

Son olarak, tüm dünyanın, doğanın kendisinin, kişinin kendisi ve “halkı”, “ırkı” ya da “ulusu” için acımasız bir hayatta kalma ve egemenlik mücadelesi olduğunu iddia eden sinizm vardır. SS dünya görüşünün kalbinde yer alan ve kökleri sosyal Darwinizm’e dayanan bu sofistike düzmece felsefe, günümüzde internet köşelerinde de yeniden ortaya çıkmaktadır.

Kendisini “sert gerçeklik” olarak sunarak, “iyi kalplilerin”, “sosyal adalet savaşçılarının”, “liberallerin” ve “insancılların” “kötülük” olarak adlandırdıkları şeylerin sadece dünyanın gidişatı olduğunu iddia eder. Hiç kimse gerekli olduğunu düşündüğü şeyi yaptığı için suçlanamaz. Eichmann’ın Arjantin’de yaptığı gibi:

“İster mikrokozmos ister makrokozmos olsun, doğal dünyayı yakından tanıdıkça daha az adaletsizlikle karşılaştım […] Herkes kendi açısından bakıldığında haklıydı.”

Bu düşünce, Nazilerin Buchenwald toplama kampının kapılarının üzerine alaycı bir şekilde “Jedem das seine” (Herkes hak ettiğini bulur) sloganını yerleştirmelerinin nedenidir.

Kötülük, inkâr ve yanıltma

Arendt’in kitabının ortaya koyduğu felsefi meydan okuma, şu anda bildiklerimiz göz önüne alındığında, kötülüğün sıradanlığı üzerine kafa yormak değildir. Bu, İncil’deki anlayışların her zaman merkezinde yer alan, kötülük ile Eichmann’ın sonuna kadar uygulamaya devam ettiği türden dalavereler arasındaki bağlantıyı yeniden düşünmektir.

Filozof Claudia Card kötülüğü, ne yaptığını bilen insanlar tarafından, başkalarına karşı işlenen kabul edilemez suçlar olarak tanımlamıştır. Eichmann vakası, insanlar gibi sosyal yaratıklar için bu tür eylemlerin genellikle – tam bir güç asimetrisi yaratılmadıkça ve yaratılana kadar – sadece gizleme ve yanıltma yoluyla nasıl başarılabileceğini vurgulamaktadır.

İlk olarak, kurbanların ikna edilmesi, ayartılması ve kandırılması söz konusudur. Eichmann’ın SS arkadaşları ve ortakları, sürgün edilen Yahudilere “yeniden yerleştirildiklerini”, vardıklarında duş almaları gerektiğini, sonrasında yemek ve kahve ikram edileceğini, korkacak bir şey olmadığını söylemişlerdir.

İkinci olarak, kötülüğün bizzat failler tarafından meşrulaştırılmasında bir kendini kandırma durumu söz konusudur: Himmler’in Ekim 1943’te Posen’de yaptığı konuşmada SS’lere hitaben aşağılayıcı bir şekilde ifade ettiği gibi, kötülüğü gerekli, gerçekten kaçınılmaz, zor ve kahramanca bir görev olarak göstermek. Arendt’in Eichmann Kudüs’te kitabındaki iddialarına rağmen, ideolojik doktrinasyon burada özellikle önemlidir.

Üçüncü olarak, eylemlerin gizlenmesine ilişkin bir aldatma söz konusudur, böylece dışarıdakiler suçları fark edemez ve faillerden hesap soramaz. Bu nedenle Himmler, Nazilerin toplu katliamlarından geriye kalan tüm cesetlerin mümkün olduğunca mezardan çıkarılmasını ve 1942’den sonra hiçbir iz bırakmayacak şekilde yakılmasını emretmiştir. Sovyetler gelmeden önce öldürme tesisleri büyük ölçüde imha edilmişti.

Bunların hiçbiri kesinlikle sıradan değildir. Sıradan insanların başkalarına zulmetmenin, ardından bunları gizlemenin ve küçük göstermenin savunulabilir ve hatta övülebilir olduğuna inanması için birçok sınırın zorlanması gerekir.

Tüm insanların, tüm toplumların, savaş dışında başkalarının hayatlarını mahvetmenin gerekli ya da kahramanlık gerektiren bir şey olduğunu düşünecek kadar yozlaşabilecekleri doğru olabilir. Sistematik yalan kültürünün beslenmesi ve büyümesine izin verilmesi halinde, toplumların gelişmesi bir yana, zarar görmeden hayatta kalmaları bile mümkün değildir.

Normal demokratik vatandaşlık, medenilik ve kamusal yaşam, Adolf Eichmann’ın olağanüstü bir örneğini sunduğu kötülüğün riyakarlığının norm haline gelmesine izin vermemeye bağlıdır. Bu nedenle onun davasını daha iyi anlamak bugün de hayati önem taşımaktadır.

 


Bu makale Sosyolog Ömer Yıldırım tarafından www.felsefe.gen.tr için, Matthew Sharpe’ın “Is it time to reconsider the idea of ‘the banality of evil’?” isimli makalesinden Türkçeye çevrilip derlenerek hazırlanmıştır. Alıntılanması durumunda kaynak gösterilmesi, ahlaklıca olanıdır.

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

KAYNAKÇA

  1. https://ia902905.us.archive.org/32/items/theconfessionofadolfeichmann/The%20Confession%20of%20Adolf%20Eichmann.pdf
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...