Kant’ta Zaman ve Mekân

felsefe Nedir

Zaman ve mekan transendental estetiğin içinde değerlendirilmesi gereken temel, saf kavramlardır. Estetik kelimesinin Yunanca kaynaklı olup duyumsamayla ilgili olarak değerlendirilmesi gerekir. Ama bu kavram tarihsel gelişimi içinde güzele ilişkin olarak duyumsamayla beraber daha da kendine özgü bir konuya sahip olmuştur.

Kant’ın bu kavramı ele almasıysa ilk kullanımına yakın durmaktadır. Yani bu konuyu işlerken Kant’ın kullandığı estetik kavramından duyumsamayla ilgili bir durumu anlamak gereklidir. Bunun yanında transendental olanı eklediğimizde karşımıza biçimsel bir duyumsama gibi bir kavram çıkar.

Aslına bakılırsa tam olarak Kant’ın belirtmek istediği husus duyumsamanın biçimsel unsurlarının neler olduğunun belirlenmesidir. Zaman ve mekân duyumsamada bulunan zihnin formları olarak tanımlanır. Böylece bir nesneye ilişkin olarak elde edeceğimizi herhangi bir teması önceleyen yapıları göz önünde bulundurulması gerekecektir.

Bunun anlamı herhangi bir nesnenin olabilecek bütün özelliklerin kenara bırakıldığında hala o nesnenin kendisine değil ama olma; düşünülme imkânına ilişkin olarak bu kavramların geriye kalmaya devam etmesidir. Kant bunun için bunların nesneye ilişkin olan, nesneden gelmeyen zihinsel saf a priori kavramlar olduğunu iddia eder.

Kant’ın bu kavramlara verdiği önem o kadar fazladır ki bunların duyu verilerine biçimsellik kazandırmalarını duyarlılık olarak nitelendirir. Duyu verilerinin geldiği kaynak olan duyumsamanın temeline duyarlılığın yerleştirilmesi gerekir o halde. Bunun anlamı herhangi bir şeyin zaman ve mekân üzerine duyumsanmasının başlayabileceğidir. Sonuçta bir şeyin duyumsanması onun duyarlılığın verdiği biçim çerçevesinde mümkün olmaktadır.

Örnek vererek söz konusu kavramların nasıl bir form olarak işlevsel hale geldiklerini göstermeye çalışalım. Bir şeyin mekânda olması onun bizim için duyumsanmasının mümkün olması için gereklidir. Yani elime aldığım elmanın bana duyu verisi olarak etkide bulunması için onun elimin içinde dediğim bir mekânda olması gerekir. Bir örnek daha verelim.

Bir masanın algılanması için onun bir oda içinde ya da bir sınıf içinde dolayısıyla nihayetinde bir yerde olması gerekir. Kant işte her ne olursa olsun bir nesnenin olmak için ve dolayısıyla duyumsanmaya başlaması için mekân denilen bir yere sahip olması gerektiğini düşünür. Buna ek olarak mekanın kendi biçimselliği de vardır. Mekandaki nesneler yanyanalık şeklinde bize kendilerini sunmak zorundadırlar. İşte bu biçimsellik nesneye değil, onu duyumsamanın biçimi olarak duyarlılığımıza ait bir şeydir.

Önemli olan nokta burada mekânın algılanabilir mi olduğu yoksa algılamanın imkânına ilişkin mi olduğunun anlaşılmasıdır. Mekânda bir şeyin algılanmasına rağmen bizler mekânın genel olarak algılanmasına sahip değilizdir. Bizlerin sahip olduğunu düşündüğümüz ve mekânla karıştırdığımız şey mekânın bölümleridir. Mesela elin içi, oda, sınıf v.b. şeyler mekânın parçalarıdır. Bunun için mekân bir büyüklük imkânı olarak saf bir formdur. Yani elin de bir büyüklüğü odanın da belirli bir büyüklüğü vardır. Bunlar ise mekanın biçimsel olan (büyüklük de olduğu gibi) parçalarından ibarettir.

Mekân dışardaki nesnelere ilişkin olarak değerlendirilmesi gereken bir formdur. Kant buna dışsal duyu adını verir. Buna karşın Kant için içsel duyu olarak adlandırılan ve mekândan daha işlevsel olan form veya saf, estetik kavram zamandır. Zamanın algılanan her şeye ilişkin olarak verdiği biçimsellik, ardaradalık ya da eşzamanlılık şeklinde anlaşılmasından hareketle bu saf kavramın işlevini açıklamak uygun olur. Bir nesnenin dışarıda yani mekânın bölümlerinde konumlandırılmasının ötesinde bunun şimdilikte algılanıyor olması gerekir. Bu şimdilik aslında an dediğimiz birimleri ifade etmektedir.

Nitekim zaman anların toplamı olarak tanımlanabilir. Bunun yanında anların kendi içinde zamanın en küçük birimi olarak tanımlanması bir anlam ifade etmek bir yana kafamızı daha da karıştıracak bir içeriğe sahip olabilir. Örnek vermek gerekirse anın ne olduğunu; anı yakalamaya çalıştığımızda aslında anın içerisindeki ana geçeriz. Dikkatli bir biçimde anı düşünmeyle yakalamaya çalıştığımızda anın içindeki anın aslında içice gittiğini ve bunun da devamlı olduğunu fark ederiz. Bunun için anın olmasının yanında anın olma tarzının önemli olduğunu söylememiz gerekecektir. İşte yukarıda bahsettiğimiz ardardalık özellikle dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Anlar ardarda gelerek zamanın oluşmasını sağladığı gibi bizim için çok temel olan sayıyı ve dolayısıyla matematiği verirler.

Mesela anın bir birim olduğunu düşünelim. Bu bir birimi bir sayısıyla belirlediğimizde ardardalığa göre birin ardından iki gelir ve bu böylece devam eder. O halde zaman iki husustan dolayı mekânın önüne geçer. Benim burada olmamın ilkönce zamansal olarak sağlanması gerekir ki mekâna geçiş yapılabilsin. İkinci olarak da özellikle matematik gibi temel teorik bir bilimin imkânı kendisini zaman aracılığıyla tanımlar.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*