|
İbni Sina Kimdir?
(980 - 1037)
Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbn Sinâ, babası
Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü
bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i
ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken
Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye
ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık
vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve
felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.
İbn Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve
hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini
öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında
saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu.
Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu
yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu
sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve
yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve
Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve
değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına
kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu
yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayarak yeniden yollara
düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada
kalmaya karar verdi.
İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150
civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi
Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti.
Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair
araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı
hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir.
Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete
ulaşan İbn Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve
filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış
olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb,
yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16
yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbn Sinâ, resmî saray doktorluğu
da yapmıştır.
Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır.
İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında
göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların
varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık
bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir
yargıya varmak çok ilginçtir.
Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince
bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli
kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları
ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta
gelen eserlerindendir.İbn Sinâ kimya alanında da çalıştı ve önemli
keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale
gelmesinde İbn Sinâ’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve
etkileriyle İbn Sinâ Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük
bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbn Sinâ çok güzel şiirler
yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.
İbn Sinâ, 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.
İbn Sinâ’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik
ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik,
teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp
şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük
kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji
bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn Sinâ’nın
bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu;
mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer
yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.
İbn Sinâ’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı
tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de, Er Razi’de
ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en
meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin
temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle
devam etti ve İbn Sinâ, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl
önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en
başında İbn Sinâ’nın Kanûn’u yer almıştır.
Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain
Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin
duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn
Sinâ ve er-Razi’ye aittir.
Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak,
yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda
bulunmuştur.
Buhara yakınlarında Hormisen'de doğdu, 21 Haziran 1037'de Hemedan'da
öldü. Gerçek adı Ebu'l-Ali el-Hüseyin Abdullah İbn Sinâ'dır. Babası,
Belh'ten göçerek Buhara'ya yerleşmiş, Samanoğulları hükümdarlarından
II.Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış olan
Abdullah adlı birisidir. İbn Sinâ, önce babasından, sonra çağın önde
gelen bilginlerinden Natilî ve İsmail Zahid'den mantık, matematik,
gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle,
hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla
uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh'un özel hekimi olarak
görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp
bilginlerinden biri olarak önem kazandı.
İbn Sinâ'nın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış,
Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. İslam ve
Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren İbn Sinâ'nın
ele aldığı sorunlar genellikle, Aristoteles ve Farabi'nin düşünceleriyle
bağımlıdır. Bunlar da, bilgi, mantık, evren (fizik), ruhbilim,
metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. Belli
bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız
olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.
Bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla
sağlanır. Bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin
oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik
taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun
biçimlerden oluşur." Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel
kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında
doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir.
Sonradan, duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk
geçerlidir. Deney verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden
geçirilerek biçimlenir, onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur.
Çelişmezlik, özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden
gelmez.
İbn Sinâ'ya göre varlık, tasarlamakla bağlantılıdır. Bütün düşünülenler
vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir (makuller).
Bu nedenle, düşünmekle var olmak özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü
nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç
yüzüdür. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen,
sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. Devinme, bir
nesnenin uzayda eyleme geçişidir.
Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız birtakım yanılmalardan
korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç
olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık,
ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden
yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. Bu özelliği
nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan, düzenleyen, bu
kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir.
Mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin
kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı
vardır. Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram,
ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır.
Yargı ise, tasımla kazanılır.
Mantığın konusu incelenirken, tanım temel alınmalıdır. Tanımlar
birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma varılır. Kavram, önce
tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise, iki tekil terim arasındaki
ilişkidir. Kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır.
Varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik,
etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.
İbn Sinâ mantığında en önemli yeri tanım tutar. Bir kavramı tanımlamak
için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. Tikelin
belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım yakın cins ile
yapılmalıdır. En yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile türsel
ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük tanımları.
Önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler. Yüklemli önerme, bir düşünce
ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. Koşullu önermeler,
bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür.
Önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri bakımından, tekil, belirsiz
ve belirli olur. Tasım, bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır.
Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç önermesini içerir.
Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.
Tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce, Tanrı düşüncesinde,
birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş nedeni ve onlara
biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı'da ussal olarak bulunan,
nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin dışında ve
anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci türe
giren tümel, metafiziği ilgilendirir. İbn Sinâ fiziği, metafiziğe giriş
olarak düşünür.
Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. Biçim, maddeden
önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir.
Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye, ilinekler ise, töze
katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. Bütün
nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye
ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise,
nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn Sinâ'ya göre, nesnel
evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur.
Nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç
ise, doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal
güç, nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve
ağırlık bu türdendir. Öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma
getirir. Bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur.
Tinsel güç, herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan
doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. Buna, gök katlarının özleri
adı da verilir. İbn Sinâ'nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı
Aristoteles ve Yeni-Platonculuk'tur. Ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu
kanısında değildir. Ona göre, zaman ve devinim kavramları da birbirine
bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı, algılanmadığı bir yerde zaman da
yoktur.
İbn Sinâ'nın felsefesinde, Aristoteles'in geliştirdiği düşünce dizgesine
uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. Ona göre,
biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak üzere, iki türlü ruh vardır.
İnsan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan, doğrudan doğruya kendini bilir,
bu nedenle, tinsel bir tözdür. Gövdeyi devindiren, ona dirilik
kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin düşünme yeteneği anlık
olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi gerektirmez, ancak
gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu gövde biçiminde
değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan,
gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde, bölünebilen öğelerden oluşmuş bir
bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli değildir, sürekli
olarak özünü ve birliğini korur. Tin, bütün izlenimleri gövde
aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak usa
vurmayı oluşturur. Bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır.
Ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.
Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan İbn
Sinâ'ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler
yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli
aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan canlı bitkidir.
Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. İkinci aşamada
ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri
bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış
algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst
düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan
ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda
bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak
duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi
bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en
önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı
güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise,
yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini
alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar.
İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu
nedenle bir istenç niteliğindedir.
Us konusunda İbn Sinâ ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş
türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi
sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik
olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir.
Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan
daha üstündür. Kazanılmış us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri
bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada
usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en
yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları
oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük
içinde kavrar.
İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri
kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak
sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla
değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri
kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu
verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları
ortaya koymada onları aşar.
Yaratılış konusunda İbn Sinâ, varlığın sıralı düzeninde, "bir'den bir
çıkar" ilkesine dayanır. İlk "bir", zorunlu varlık, Tanrı'dır. O'nun
varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı'nın özünden gelen
gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı'dan ilk us ortaya çıkar.
Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin usları türer. Her ustan
da, o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız olarak
devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl bulunur.
Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri ve
insan özleri doğar. Etkin us, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür
ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin
eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk us, kendisini ve
zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us kendinde olanaklı,
ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı
vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. Her
feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin
eylemi, etkin usa ulaşır.
Evrenin varlığı, zorunlu olan, Tanrı'yı gerektirir. Başka bir varlığın
etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme, nesnenin özünde saklı
güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. Nesne
kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de
kazandırır.
İbn Sinâ metafiziği genelde Aristoteles metafiziği ile Yeni-Platonculuk
ve Kelam'ın bireşimidir. Konusu, ilkler ilki, tüm oluşların,
yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan Tanrı'dır. Tanrı, bütünlüğü
nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. Varlık
vardır, yok olamaz.
Varlık üç bölüme ayrılır:
1. Olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin, oluş ve bozulmanın
egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir
süre içinde başlar ve biter.
2. Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına karşın, ilk nedenle
ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin, yasaların
bulunduğu evren. Gök kürelerin usları böyledir.
3. Kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da Tanrı'dır. Değişmez ve
çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk ilkesi tüm
yaratılanların da temel ilkesidir.
İbn Sinâ'nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren,
ötedünya, ahiret, peygamberlik, Tanrı.
Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve varedici Tanrı'dır. O Kelamcılar'ın
dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur. İlk neden önsüz ve
sonsuzdur. Evrenin yaratılması, Tanrı'nın daha önceden varoluşunu
gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin
varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve
bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da
bir fışkırmadır.
Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin
geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur.
Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye
girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur.
Gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.
İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü
seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan
ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız
eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda
vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak, onlarda
insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir
seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin
etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün
güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler,
vahyi peygamberlere ulaştırırlar.
Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli
kılar. İbn Sinâ İslam dinine ve Kuran'a dayanarak bilmeyi yaratma olarak
niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden
dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de, tümel
nedensellikleri bilmesindendir.
Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar:
1. Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa bilimleri ya da aşağı
bilimler.
2. Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi: Metafizik, mantık gibi
yüksek bilimler.
3. Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde ayrı kimi yerde bir
olan biçimlerin bilimi:
Matematik, geometri, orta bilimler. Zihin bu biçimleri doğru olarak
maddesinden soyutlar.
Felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. Kuramsal olan,
bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa felsefesi,
matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve eylemde
bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.
İbn Sinâ, gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkiledi. Gazali,
özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sinâ'nın deneyci yanı,
Gazali'yi kuşkuculuk'a götürdü. Yapıtları 12.yy'da Latince'ye çevrildi,
ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus, tin ve us ile güçleri
konusunda İbn Sinâ'dan yararlandı.
Başlıca Yapıtları:
-
El-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, ("Hekimlik Yasası");
-
Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı");
-
Risale fi-İlmü'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık");
-
İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ve Uyarılar");
-
Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Sağlık Kitabı").
|