Felsefe hakkında her şey…

Yalın Tözler ya da Monadlar Nedir, Ne Demektir?

05.11.2019

Leibniz’e göre duyulur nesne ya da cisimler bölünebilirdir.

Yani cisimler birtakım bileşikler durumundadır. Bu durumda cisimlerin bölünemeyen, parçasız, yalın tözlerden oluştukları açıktır. Böylece bileşik tözler olduğu gibi yalın tözler de vardır; bileşik tözler bunların bir birleşiğidir. Leibniz duyulur şeyleri oluşturan bu yalın tözlere monadlar der. (Monad terimi Yunanca birlik ya da teklik anlamındadır). Bunlar doğanın gerçek atomları ya da şeylerin kurucu öğeleridirler.

Monadların Demokritos ve Epikuros’un atomları ile tam bir benzerliği yoktur. Çünkü bu eski atomculara göre atomların şekilleri vardır oysa Leibniz’in monadlarının biçimi ve uzamı yoktur. Leibniz’e göre “yalın bir şey uzamlı olamaz çünkü yalınlık ve uzam bağdaşmazdır. Monadlar yaratılış yoluyla olmanın dışında herhangi bir yolla varoluş kazanamazlar, ne de ortadan kaldırılma yoluyla olmaksızın yok olabilirler. Bileşik tözler hiç kuşkusuz monadların toplaşma ve çözülmeleri yoluyla varoluş kazanabilir ve yok olabilirler; ama monadlar, yalın olmakla, bu süreçleri kabul etmezler” (Copleston, 1996: 38).

Monadların uzamlı olmaması, maddesel olmadıkları sonucunu doğurur. Leibniz monadları ruh kavramından yola çıkarak, tinsel olarak kurgulamıştır. Monadlar ruh türünden yalın tözlerdir. Maddesel tözlerin kurucu monadları bile özünde tinseldir. Monadlar, uzam şekil ve nicelik yönünden birbirlerinden farklı olmasalar da, ayırt edilemezlerin özdeşliği kuramına göre nitelik yönünden birbirlerinden ayırt edilebilirdirler. Çünkü ayırt edilemez olsalardı farklı bir töz değil, bir tek töz olmalıydı. Oysa yeterli neden ilkesine göre bunlar ayrı ayrı tözlerdir. Çünkü Tanrı her birini yaratmış bulunuyor. Tinsel, yalın tözler olan monadlar nitelikçe birbirlerinden algı düzeyleri ve istek dereceleri bakımından ayrılır. Her biri kendi içyapısına ve yasalılığına göre gelişir. Birbirlerinden herhangi bir şey alıp vermezler. Monadlar kapalı bir birliktir, pencereleri yoktur. Yalın bir töz böyle olmak zorundadır; kendisine bir şey eklenemez ya da başka monadlara bir şey vermek suretiyle eksilemez. Her biri belli bir algı derecesiyle donatılmış olarak, kendisi açısından evreni yansıtır.

Tözün bir başka tanımı “eyleme yetenekli varlık” olmasıdır. Bu durumda töz etkinliğin kendisi demek değildir; etkinlik bir tözün etkinliğidir. Bu durumda her monadda bir etkinlik ilkesi ya da ilkel bir güç vardır. Bu güç monadlara yaratılıştan verilmiştir ve onları içsel olarak devinimli kılar. Bu açıdan monadlar bir tür tinsel otomatlardır. Bu devinime eğilim Aristoteles’in entelekheia, Spinoza’nın conatus dediği kendini olması gerekene doğru geliştirme ilkesine benzemektedir. Aristoteles’te örneğin insan ruhu bedenin entelekheiasıdır. Bir başka deyişle formu ya da ideasıdır. Beden bu ruhsallığı gerçekleştirmeye doğru devinir. Leibniz de monadları Aristoteles’in canlı varlıkların tözsel formlarına benzer olarak düşünmüş görünüyor. Bu nedenle her monad bir etkinlik odağıdır. Monaddaki ilksel etkin kuvveti, türevsel etkin kuvvetten de ayırt etmek gerektiğini Leibniz vurgulamaktadır. Çünkü ikincisi herhangi belirli bir devinime doğru bir eğilim olarak ilksel kuvveti değişikliğe uğratır. İşte bu devinim ve kuvvet değişimi, monadların toplaşmasına ve bileşik haline gelmelerine yol açar. Ama bu nokta metafizik bulanıklığı birlikte getirmektedir. Çünkü nasıl olur da uzamsız monadlar birleşerek, uzamlı bir cismi ortaya koyarlar? Leibniz’in bu noktayı açıklayışı pek de ikna edici değildir: Ona göre uzam indirgenebilir ve göreli bir kavramdır; çokluğa, sürekliliğe ve bir arada varoluş ya da parçaların bir ve aynı zamanda varoluşuna indirgenebilir. Bununla birlikte bu kavramlar biçimsel olarak ayrıdırlar; varoluş ve süreklilik ayrı ayrı kavramlardır. Şu halde uzam ilkel değil türetilmiştir ve bu anlamda tözlerin bir yüklemi olamaz. “Kartezyenlerin birincil yanılgılarından biri uzamı ilkel ve saltık bir şey olarak ve tözü oluşturan olarak düşünmüş olmalarıdır” (akt. Copleston, 1998: 42). Uzam böylece tözlerin bir yüklemi olmaktan çok, onları algılayış yolumuzdur ve bu şekilde fenomenal (görüngüsel) düzene ait bir olgudur.

Tinsel ve uzamsız bir töz-monad idesinden maddeye ve maddesel cisimler düşüncesine nasıl geçilebilir? Bu konuya az çok bir açıklık getirmek gerekli gibidir. Leibniz bu açıdan birincil madde ve ikincil madde ayrımı yapmaktadır. Birincil madde ideası cisim ideası ile aynı şey demek değildir. Çünkü birincil madde henüz bir soyutlamadan başka bir şey değildir ve bu anlamda henüz bir edilginliktir. Ama ikincil madde yani cisim edilginliği olduğu kadar etkinliği de kapsar; böylece edilgin ve etkin ilkeler birlikte bir cismi, biz insanların asıl maddesel töz dediği şeyi ortaya koyarlar. İkincil madde, yani cisim böylece etkin kuvvetle donatılı olarak düşünülen maddedir. İkincil madde içine işlenemezlikten oluşan ya da içine işlenmeye direnen şeydir. Bu şekilde salt madde sadece edilginliktir. Buna karşılık cisim edilgin maddenin yanı sıra etkin kuvvete de sahiptir. Leibniz cismi, yani ikincil maddeyi kütle olarak adlandırır. Bu kütle bir monadlar toplaşmasını anlatır ve yapı olarak organize olmuş bir cisimdir. Ama aslında bu tarzda bir cisim yapılır. Yani bu organize cisim, onun entelekheiası ya da tözsel formu olarak davranan bir başat monadın etkinliğiyle rastgele bir monadlar toplamı olmak yerine, gerçekten birleşmiş bir cisim yapılır. Bu gerçek anlamda cisimsel töz denen şeydir. Sonuç olarak cisimsel töz, bir monadlar bileşiğidir. Burada önemli olan başat monaddan ne anlaşıldığıdır. Leibniz bu noktayı algı konusuyla bağlantılı olarak açıklar. Daha önce belirtildiği gibi monadlar algılama yeteneğine sahiptir ve birbirinden bu açı- dan ayrılır. Leibniz algıyı “dışsal şeyleri temsil eden monadın içsel durumu” olarak tanımlar (akt. Copleston, 1998: 51). Ayrıca her monadın, üyesi olduğu cisimdeki değişimlere karşılık düşen izleyen algıları vardır. Ama monadlar birbirlerine kapalı olduğu için, bu değişimleri içsel bir ilke ile gerçekleştirirler. Leibniz bunu istek (appetition) olarak adlandırır. Bu istek düzeyi de algı düzeyine paralel olarak monadlarda değişik düzeydedir. Her monad önceden saptanmış uyumdan ötürü çevredeki değişimleri yansıtma yoluna gider.

Çevrenin bu tasarımına tasarımın bir bilincinin eşlik etmesi doğaldır. Bu noktada algının yanı sıra bir de tamalgı (apperception) devreye girer. Tamalgı, algının yani içsel durumun bilincinde olma ya da onu düşünme demektir. Bu ikincisi ne tüm monadların ne de aynı monadın tüm zamanlarda yetenekli olduğu bir şeydir. Buna göre kimi monadlar bellek ve bilinç olmaksızın bulanık algılara sahiptirler. Örneğin bitkinin başat monadının uyuklama ya da baygınlık durumunda olduğu söylenebilir. İnsan bile zaman zaman bu durumda olabilir. Daha yüksek bir algı derecesi algıya bellek ve duygu eşlik ettiği zaman ortaya çıkar. Bellek ruhları bir tür art ardalık ile donatır. Örneğin hayvanlar daha önce benzerini algıladıkları bir şeyi gördüklerinde daha öncekinin yarattığı yaşantıyı beklerler ve benzer duyguları yaşarlar. Şu halde hayvan denen canlı cisimsel tözün başat monadı belleğin eşlik ettiği algı ve duyguyu yansıtan bir “ruh” monadıdır. Hayvan ruhu üzerinde tamalgı- özbilinç yeteneğine sahip olan ve ussallık ya da tin olarak adlandırılabilecek olan ruh düzeyi gelir. Bu ruhsallık düzeyi insan adı verilen canlı cisimsel tözlerde başat monad olarak kendini ayrımlaştırır. Sadece ussal ruhlar ya da tinler zorunlu ve öncesiz sonrasız doğrulukların bilgisine ulaşabilirler ve kendilerine “ben” demekle özbilinçlerini ya da tamalgılarını yansıtmış olurlar. Ancak insanların tamalgı düzeyine sahip olmaları, onların her an seçik algılara sahip olduğunu göstermez. İnsanlar sürekli olarak farklı algı düzeyleri arasında gider gelirler. İnsanların çoğu bellek ve algılarının çağrışımı tarafından yönlendirilerek davranırlar. Çoğu zaman şeyleri sadece algılamakla yetiniriz. Pek az insan yarın niçin yine gündüz olacağı konusunda bilimsel bir açıklama yapabilir. Çoğunluk bellek ve algılarının çağrışımına dayanarak yarın yine gündüz olacağına güvenir. Ancak yine de insanların tamalgı yani özbilinç yeteneği öteki canlılarda yoktur. Monadların daha düşük ve daha yüksek algı düzeyinde olmaları, en yüksek ve sonsuz monad olan Tanrı’nın önceden kurulmuş uyum ilkesine göre monadları yaratmış olmasından dolayıdır. Her monad kendi içkin algı düzeyi ve değişimleri ile ötekileri yansıtır ve evrende Tanrı tarafından önceden kurulmuş uyuma katkı yapar.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...