Oyun Olarak Dil

felsefe Nedir

Derrida, Hahn’ın (2002, s.2-3) aktardığı gibi, “Yapı, Gösterge ve Oyun” adlı metinde kavrayışın (perception) bir kavram olarak şeylerin kendilerinden kaynağını aldığı ve sezgiye dayandığı görüşüne karşı çıkarak, mevcudiyetin kendisinin anlamında arandığını ve dilden bağımsız anlaşıldığını söyler. Fakat Derrida buna karşı çıkarak kavrayışın kaynaktan ve merkezden bağımsız olduğunu ileri sürer.

Derrida “ben kavrayışın olduğuna inanmıyorum” demektedir. Böylesi bir iddia, Batı metafiziğinin temellerini sarsmaktadır. Sadece epistemolojinin değil metafiziğin de geleneğine bir karşı duruşu temsil eden bu iddia, Berkeleyci idealizmi (varolmak algılanmış olmaktır) ya da Descartes’çı kartezyen rasyonalizmi (düşünmek varolmaktır) reddeder.

Hahn (2002, s.3) böylesi bir itirazın bazı sorunlara yol açtığını hatırlatır. Kavrayışı yok saymak, kendimi nasıl biliyorum, nasıl varım ya da kesinliğimi ve konuşma yeteneğimi nereden alıyorum gibi soruları yanıtsız bırakmaktadır. Ayrıca Hahn’a göre, kesin olarak bir kavrayışın olmadığını ileri sürmek bir paradoksa yol açmaktadır: Kavrayış olmaksızın kavrayışın olmadığı nasıl söylenebilir? Böylece bu iddianın bir satranç oyununda (gambit) olduğu gibi bir başlangıç hamlesi olarak ele alındığında bizi merkezden uzağa götürdüğü fakat eninde sonunda her zamanki sorunlarla karşı karşıya bıraktığı sonucuna varılabilir. Derrida’nın söz konusu bu tezini anlamak için onun oyun kavramına kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Derrida’nın dil tasarımında, dil dizgesini göstergenin metafizik hiyerarşisinden bağımsız kılma girişimi, yapı söz konusu olduğunda, merkez’in yerini oyun’un alması ile sonuçlanacaktır (Altuğ, 2001, s.220). Derrida, merkezin olmadığı, merkezin bir mevcut olan içinde düşünülemeyeceğini, merkezin belli bir konumunun olmadığını ve merkez yokluğunun ise sonsuzca oynanan bir oyuna götürdüğünü belirtir (Derrida, 1999b, s.166). Böylesi bir iddia, temelde aşkın gösterenin olanaksızlığı fikrine dayanır ve “aşkın gösterilenin yokluğu anlamın oyununu sonsuza dek uzatır/yayar”. Göstergenin hep bir başka göstergeye götürdüğü, sınırsız ve döngüsel bir süreç olarak her bir gösterge, gösteren ve sonra da gösterilen olarak bir diğerinin yerini alır. Bu yerini alma, yerini tutma (substitutıon) bir etkinlik olarak, Derrida’nın “oyun” adını verdiği şeydir (Altuğ, 2001, s.224- 225). Derrida (1999a) differance olarak oyunu şöyle açımlar:

Varlığın asla ‘anlam’ı olmadığı için, varlık varolan kılığına sokulmaksızın asla düşünülmediği için, differance, belli ve çok garip bir tarzda varlıkbilimsel ayrımdan ya da varlığın doğruluğundan daha yaşlı (olmakta)dır. Bu yaşa sahip olduğu için ona iz oyunu denebilir. İz oyunu ya da differance’ın oyunu. Varlığın oyuna konduğu bu dipsiz satrancın ne olduğu gibi korunması olanaklı, ne de ona derinlik sağlaması. (s.58).

Kavramın (düşünülür olan) duyulur olan (sözcük-dil) karşısındaki önceliğinin ortadan kaldırılması ile dil, gösterenlerin sonsuzca süren birbirinin yerini alma oyununa dönüşür. Post-yapısalcı bu çözülmenin doğurduğu sonuç ise, anlamın kökensel niteliğinin ortadan kalkması; anlamın dilin gerisinde duran derin bir boyut olmaktan çıkıp gösterene, duyusal olana çekilmesi ve yalnızca gösterilenler arası bağıntıda dilsel ayrım olarak yeni bir konum kazanmasıdır (Altuğ, 2001, s.216-217). Derrida’nın bu düşüncesi, onu yapı, gösterge ve oyun hakkında iki yorum olduğu sonucuna götürür. “Yapı, gösterge ve oyun” adlı metinde Derrida (1999b) birbirine indirgenemez iki “yorum yorumu” ile ilgili olarak şöyle yazmıştır:

O halde iki yorum bulunuyor. İlki oyundan ve göstergenin düzeninden kaçan bir hakikati veya bir kökeni deşifre etme düşünü başarmaya çalışır ve yorumlama zorunluluğunu bir sürgün olarak deneyimler. Artık kökene yönelmeyen diğer yorum ise oyunu olumlar. Ve bu yorum insanın ve hümanizmin ötesine geçmeyi dener: İnsanın adı metafiziğin ya da ontoteolojinin tarihi boyunca-tam mevcudiyeti, güven verici temeli, oyunun kökenini ve sonunu düzenlemiş olan şu varlığın adıdır çünkü. (s.173).

Burada, Derrida’nın ikinci yorum olarak adlandırdığı yorum türü, onun yapıbozum olarak adlandırdığı stratejisidir. Bu yorum türü, mevcudiyet metafiziğine karşı bir yorum türüdür. Yapıbozumu bu şekliyle bir yöntem, bir dil analizi yöntemi olarak anlamak yanlış olacaktır. Yapıbozum daha çok yöntemin, temellendirmenin, kökenler arayışının ve sözcüklere öncelik tanımanın bir reddi olarak anlaşılabilir. Son olarak denebilir ki, post-yapısalcı dil anlayışında dilin konumu dile olan geleneksel yaklaşımdan koparak özel bir statü kazanmıştır. Buna göre dil, dil-dışı kendiliklerin özellikleri tarafından şekillendirilemez ve dil-dışı bir dünyayı yansıtmaya zorlanamaz. Dil kısıtlanmamış bir oyun türü olarak işler. Dilde dil-dışı bir dünyayı temsil etmek mümkün olsa da; dil, böyle bir amaç taşımayan, göstergelerin özgür oyunundan ibarettir (Altuğ, 2001, s.233). Böylesi bir dünya tasarımı, her şeyin dil içinde olup bittiği ve sınırları muğlak, temellerden yoksun bir oyun olarak anlaşılır; burada her şey saydamdır; değişken ve kararsızdır. Başka bir deyişle böyle bir kavrayışta anlam denilen şey değerini yitirmiştir. Fakat anlamın olmadığı yerde her şey anlamsızlaşır: Bu şu anlama gelir; postmodernizmin anlama vurduğu darbe, dünyanın nihilizme sürüklenme tehlikesini de beraberinde getirmiştir.

Kaynak: Orman, Türkan (2015), “Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”, Kilikya Felsefe Dergisi, (1) s. 61-81.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın