Doğa Metafiziği Nedir? Descartes’ta Metafizik Anlayış

felsefe Nedir

Bilinç alanındaki kesinlikler, bilinç dışına çıkıldığında nesneler dünyasında kaybolur. Öznenin kendi bilinç durumlarını ben’le olan ilişkisi içinde bilmesi, dış dünyaya, yani nesneye ilişkin bilgimizden farklıdır.

Zihin kendini doğrudan gözlemleyebildiği halde nesneye dolaylı olarak yönelir. Artık bilen ve bilinenin farklılaşması kadar, duyuların yanıltıcılığı da kesin bilginin önünde bir engeldir.

Descartes nesneye ilişkin düşüncelerini balmumu örneğiyle açıklar; balmumu henüz tadını ve kokusunu taşırken, bir biçime ve boyutlara sahiptir, katıdır ve bir ısısı vardır. Aynı balmumunu ateşte erittiğimizde rengi ve biçimi kaybolur, sıvılaşır Ama bütün bu dönüşümlere rağmen yine de balmumu olarak kalmaya devam eder. Balmumunun özü, onda açık seçik kavranan şey nedir öyleyse?

Descartes, bu soruyu “duyumlarımız aracılığıyla ulaştığımız hiçbir şey değil” diyerek cevaplar.

Descartes, balmumunun duyulara gelen sıradan özelliklerinin, onun özsel doğası hakkında bize hiçbir şey söylemediğini öne sürmektedir. Bundan, balmumunun tek özsel niteliğinin onun yayılımı (mekanı) olduğu sonucu çıkmaktadır; balmumu yalın olarak bir “res extensa”dır, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan yayılımlı bir şeydir, belirsiz sayıda geometrik şekle sahip olabilir…gerçekte, balmumunun açıkça ve seçikçe algıladığımız özellikleri matematikseldir ve daha özelde geometrik özelliklerdir; balmumu özsel olarak üç boyutlu yayılıma sahip bir şeydir. (Cottingham, 1995: 46)

Cottingham’ın belirttiği gibi Descartes; nesneyi, kavranılmaya bütün yönleriyle ve bütün nitelikleriyle açık bir şey olarak görmez. Nesnenin özü, onda kavranabilir olandır. Duyular nesnelerin özünü veremezler. Çünkü nesnenin özü sertlik, ağırlık, renk vs. gibi ikincil nitelikler değil, uzamdır. Nesne var olmak için ne sertliğe ne de ağırlığa ihtiyaç duymaz, o, özü uzam olan bir tözden başka bir şey değildir.

Descartes felsefesi için önemli olan tözdür. Descartes dış dünyayı, uzama sahip olmakla geometrik olarak kavranan, bir boyuta, bir biçime sahip olmakla bir yerde olmakla anlaşılan ölçülebilir bir nesne olarak anlar. Aristoteles için bir cismin rengi onun doğasıydı. Bir şeyin kırmızı olmasının nedeni onun doğasında kırmızılık olmasıydı. Descartes için ise nitelikler bir varlığa sahip değildir. Cisimlerin bütün görünür özellikleri, bunların duyumlarımız üzerinde oluşturduğu etkilerden ibaret, değişken yanılsamalardır. Nesneler dünyası tek özelliği uzam olan ve ilk itkiyi aldıktan sonra hareket halindeki maddenin etkileşimlerinden ibaret mekanik bir dünyadır.

Böylece, alışık olduğumuz duyusal deneyimler dünyası, tıpkı Rönesans Naturalizminin esrarlı güçleri gibi, bir hayal oluyordu. Dünya fiziksel zorunluluklar sonucu hareket eden, eylemsiz cisimlerden oluşmuş bir makineydi ve düşünen nesnelerin varlığından etkilenmezdi. Mekanikçi doğa felsefesinin temel önermesi işte böyleydi. (Westfall, 1987:36)

Descartes felsefesinin, doğayı cisimlerin mekanik etkileşimlerine indirgediği eleştirisini yapan Kuhn, bu yeni sistemin evrene varlığın ilkesini dikte etmek anlamında metafizik olduğunu, yöntem açısından ise yasaların mutlaklığının, maddenin hareketinin yasalara uygun harekete indirgendiği eleştirisini yapar ve bunun bilimsel girişim üzerindeki belirleyiciliğini vurgular:

Descartes’ın muazzam etkileyici bilimsel yazılarının çıkmasından sonra, fizikçilerin çoğu evrenin mikroskopik cisimciklerden oluştuğunu ve tüm doğal görüngülerin bu cisimciklere ilişkin şekil, boyut, hareket ve etkileşim kavramlarıyla açıklanabileceğini varsaymaya başladı. Bu ilkelerin kaynağı da göründüğü kadarıyla hem metafizik hem de yöntemseldi. Metafizik açısından, ilkeler bilim adamına evrenin hangi tür nesneleri içerip, hangilerini içermediğini ‘dikte’ ediyordu: kısacası var olan sadece hareket halindeki madde idi. Yöntem açısından ise…yasalar cisimciklerin hareketlerini ve etkileşimlerini belirlemeli, açıklama ise ‘verilmiş’ herhangi bir doğal görüngüyü maddenin bu yasalara uyan hareketlerine indirgemeliydi. (Kuhn, 1991: 67)

Her iki eleştirinin ortak noktası modern bilimin Descartes olmadan anlaşılamayacağıdır. Bu yargıya felsefeyi de eklemek gerekir. Descartes sonrası hiçbir felsefeyi Descartes felsefesi olmadan anlayamayız. Bu felsefenin bilimsel sonuçlarına ilişkin değerlendirmeler, çağının bilimiyle sınırlı olan Descartes felsefesini eleştirirken temel özelliği kuşku olan bir filozofu eleştirdiklerini unutuyormuş gibi görünüyorlar. Ortaçağ felsefesi için Aristoteles’i eleştirmek ne kadar yanlışsa, çağdaş bilimin içine düştüğü metafizik için Descartes’ı eleştirmek de o kadar yanlış görünmektedir. Doğanın süreçlerden değil, şeylerden oluştuğunun düşünüldüğü bir dönemde Descartes’ın şeylerin hareketini mekanik kavraması bu anlamda anlaşılır sayılmalıdır.

Kaynak: DOKTORA TEZİ, FELSEFE AÇISINDAN SOSYAL BİLİMLERDE NİTELİK VE ANLAM SORUNU TARTIŞMASI, Lütfü ŞİMŞEK

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*