İnancın Sabitlenmesi

1870’lerin sonlarında Peirce, Popular Science Monthly dergisinde bir dizi makale yayımlamış ve bu makalelerinde bir konudaki kanıların ya da inançların muğlaklıkların ya da şüphelerin ortadan kaldırılarak sabitlenmesi konusunda dört ayrı yöntemden söz etmiştir. Bu yöntemler, bir bakıma, düşüncemizi şüphelerden arındırmak ve doğru düşündüğümüze karar vermek üzere kullandığımız yöntemlerdir.



Bu yöntemlerden ilki, inatçılık yöntemidir. Eğer mevzu, bir konudaki kanaatimizi sabitlemek ise kendimize, kendi tercih ettiğimiz bir kanaati niye benimsemeyelim diye sorar, daha sonra da bu kanaatte ısrar edebiliriz. Bu fikrimize karşı çıkabilecek her şeyi ve herkesi reddeder ve akılcı bir tartışmaya girmekten kaçınırız. Peirce’a göre, akılcılıktan ne kadar uzak olursa olsun bu yöntemin kendine özgü bir avantajı bulunmaktadır: Bir kanıya ilişkin sarsılmaz ve değiştirilemez bir inanç beraberinde zihinsel bir rahatlık / huzur getirir. Ancak, elbette ki bu yöntem, kanıların sabitlenmesi için arzu edilir bir yöntem olmaktan uzaktır. Akla ilk gelebilecek itiraz, bu yöntemle bir kişinin sarılacağı görüşün yanlış olabileceği ve akılcı bir tartışmadan kaçındığı için kişinin söz konusu yanlış inanca veya kanılara sahip olmaya devam edeceği yönündedir. Peirce’ın itirazı bu yönde değildir. Peirce’ın bu yöntemi reddederken öne sürdüğü akıl yürütme hayli ilginçtir ve kendi pragmatizmini anlamamız için bize bir ipucu vermektedir. Peirce, bu yöntemi benimseyen kişinin, başka kişilerin kendisinden farklı görüşleri savunduğunu gözlemleyeceğini, soğukkanlı bir biçimde düşünebildiği bir anda, söz konusu bu farklı görüşlerin de en az kendisininki kadar iyi olduğunu fark edeceğini ve sonuç olarak kendi kanı sına ya da inancına olan güveninin sarsılacağını öne sürer.



Dolayısıyla, Peirce’a göre bir kanıda ya da inançta inat etme yöntemine yapılacak en doğru itiraz, bu yöntemin amacına hizmet etmeyeceği, yani şüpheyi ortadan kaldırmayacağıdır. Bu yöntemde itiraz eden bir kişinin kendisinden şüphe duymasına neden olan temel etken nedir? Peirce’a göre bu “toplumsal bir dürtü”dür. Peirce’a göre bu dürtü, hiç kimsenin nihaî olarak yok sayamayacağı kadar güçlüdür. Bizler, diğer bireylerin görüşlerinden etkilenen varlıklarız. Dolayısıyla, inançların ya da kanıların sabitlenmesi için aranan yöntemin, sadece bireyler için değil, içinde bulunduğumuz toplum ya da cemaat düzeyinde de işe yaraması gerekir.

Bu tartışma bizi, Peirce’ın ele aldığı ikinci yönteme, otorite yöntemine getirmektedir. Bu kez, bir toplum ya da cemaat içerisinde, belli kanı ve inançları yayan, bu inançlardan şüphe duyulmasına engel olmaya çalışan, karşı ya da farklı görüşlerin ortaya çıkması ihtimali belirirse bunun üzerinde giden ve bastıran bir kurumun ihdas edildiğini düşünelim. Peirce, bu yöntemin kanıların ve inançların sabitlenmesi konusunda ilkine göre daha etkili olacağını düşünmektedir. Ancak Peirce’a göre sorulacak soru, bu yöntemin istikrarlı olup olmayacağıdır. Peirce’ın bu konudaki yanıtı da olumsuzdur. Peirce’a göre, her toplumda bir grup insan, farklı toplumlarda ya da farklı zamanlarda, farklı otoriteler altında farklı yaklaşımların ve görüşlerin savunulduğunu görecektir. Kendilerine, kendi inançlarının diğerlerinden neden daha üstün olması gerektiğini soracaklar ve bu da yine şüphelerin doğmasına yol açacaktır. Öyleyse, bu ikinci yöntem de arzu edilen amaca hizmet etmeyecektir.



Peirce, üçüncü yöntemi iki farklı biçimde adlandırır: doğal tercihler yöntemi veya a priori yöntem. Bu yöntemde esas olan, farklı biçimlerde ifade edilse de aşikâr olanı kabul etmektir. Söz konusu “aşikâr olan”, “akla uygun - makul”, “açık ve seçik” gibi ifadelerle anlatılabilir. İlk iki yöntemdekinin tersine, burada düşünme, tartışma ve bu suretle reddedilemez olana ulaşma çabası ön plana çıkmaktadır. Peirce, bu alanda örnek olarak Batı felsefe tarihinden Platon’dan Hegel’e kadar uzanan metafiziksel dizgeleri örnek olarak vermektedir. Ancak bu yöntem de sorunsuz değildir. Tarih göstermiştir ki bir kişiye apaçık gelen bir şey bir başkası için hiç de öyle olmayabilir. Bu yöntemde ön plana çıkarılan düşünme ve tartışma, tıpkı beğeni kavramında olduğu gibi bir düşünsel gelişimi var saymakta, bir bakıma, herkesin belli bir beğeni düzeyine ulaşacağını ve ortak bir noktada buluşacağını ummaktadır. Oysa düşünce tarihi, bunun gerçekleşmediğini bize göstermektedir. Peirce’ın kendi ifadesiyle, “sarkaç daha maddeci ve daha zihinci felsefeler arasında ileri geri salınma”ya devam etmektedir.

Tüm bu yöntemler işe yaramadığına göre ne yapmalıyız? Peirce’a göre aradığımız, inançlarımızın ve kanılarımızın insanî olmayan, dışsal olarak kalıcı bir şey tarafından sabitlenmesidir. Bu dışsal şey, herkesi farklı biçimde etkileyebilecek olsa da, herkes bu etkilenmenin sonucunda bir ve aynı sonuca ulaşmalıdır. Peirce’a göre bu yöntem, bilim yöntemidir. Peirce, bu yöntemin ana varsayımını şu şekilde ifade etmektedir:



Özellikleri bizim onlar hakkındaki kanaatlerimizden tamamen bağımsız Gerçek şeyler vardır; bu Gerçekler bizim duyumlarımızı düzenli yasalara göre etkilerler ve duyumlamalarımız, nesnelerde bağıntılarımız kadar farklı olsalar da algı yasalarından yararlanarak, akıl yürütme vasıtasıyla şeylerin gerçekte ve hakikaten nasıl olduklarını tespit edebiliriz ve herhangi bir insan, yeterince deneyime sahipse ve bu deneyim hakkında yeterince akıl yürütürse, yegâne doğru sonuca ulaşacaktır (“The Fixation of Belief”, s.243).

Görüldüğü gibi bu dördüncü yöntem, bilim yöntemi, ilk üçünde olmayan bazı avantajlara sahiptir. Öncelikle, bu yöntem öznel düşüncelerimizin ötesinde, bizden bağımsız bir şeye gönderme yapmaktadır. Dahası, yöntem kamusal olarak geliştirilebilecek ve kullanılabilecek bir yöntemdir. İlk üç yöntemi aşındıran ve amacından saptıran “toplumsal dürtü”, burada tam tersine bir avantaja dönüşmektedir.

Öte yandan, bu dördüncü yöntem temel bir varsayıma, bağımsız bir gerçekliğin bulunduğu varsayımına dayanmaktadır ve söz konusu bu varsayımın nasıl temellendirilebileceğ i ayrı bir tartışma konusudur. Felsefe tarihinden bildiğimiz gibi, modern epistemolojinin belki de en temel sorunu, bizim öznel kanaatlerimizden bağımsız bir gerçekliğin bulunup bulunmadığı sorusudur. Peirce, bu konuyu nasıl ele almaktadır?



Öncelikle, Peirce’a göre, mevcut bilim pratiği bu varsayımı sorgulamamıza yol açmamaktadır. Bir başka deyişle bu yöntem, “kanaatin bir karara bağlanmasında en harika zaferleri kazanmakta”dır (“The Fixation of Belief”, s.249). Bu noktada Peirce’ın yanıtı, yine pragmatik yaklaşımını örneklemektedir. Ancak Peirce’ın bu konudaki yaklaşımını daha iyi anlayabilmek için, daha derinlikli bir soru sormalıyız: Bir şeye inanmak ya da ondan şüphe etmek ne anlama gelmektedir?

Hazırlayan:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı