|
Antonio Gramsci'nin
Felsefesi
Gramsci, özellikle Batı Marksizmi'nin temel düşünürlerinden birisi
olarak, 20. yüzyılın en önemli Marksist kuramcılarından olarak kabul
edilmektedir . Gramsci hapiste olduğu sürece 30'dan fazla defter ve
toplam 3000 sayfa tarih ve analiz yazısı yazdı. Bu yazılar Hapishane
Defterleri olarak adlandırıldı. Hapishane Defterleri, Gramsci'nin İtalya
tarihini ve milliyetçiliğinin izlerini sürerken aynı zamanda Marksist
kuram, eleştirel kuram (critical theory) ve kendi adıyla anılan eğitim
kuramıyla ilgili bazı düşüncelerini de içerir.
Ele aldığı temel konular:
- Kapitalist devleti inşa aracı olarak Hegemonya,
- İşçi sınıfı içinde entelektüellerinin çıkabilmesine yol açabilmek
için, halk işçi eğitimi gereksinimi,
- Egemenliğin doğrudan ya da zor yoluyla gerçekleştiği siyasi toplum
(polis, ordu, yasal sistem, vb.), ile egemenliğin ideoloji ya da rıza
yoluyla gerçekleştiği sivil toplum (aile, eğitim sistemi, sendikalar,
vb) ayrımı,
- 'Mutlak tarihçilik',
- Ekonomik determinizm eleştirisi,
- Felsefi maddecilik eleştirisi.
Egemenlik (Hegamonya)
Egemenlik (Hegemonya) daha önceden Lenin gibi Marksistlerce kullanılan
demokratik bir devrimde işçi sınıfının önderliğini belirten bir
kavramdı, fakat Gramsci tarafından Ortodoks Marksizm'in öngördüğü
'kaçınılmaz' sosyalist devrimin 20. yüzyıl başlarında niçin olmadığını
açıklayan keskin bir analiz ile geliştirildi. Gramsci'ye göre hegemonya;
eğitim, kilise, politik partiler, sendikalar, vb. gibi rızanın kaynağını
oluşturan "özel kurumlar"a özerklik alanı tanıyan, dayanıklı ve bağımsız
sivil topluma dayanmaktadır
Kapitalizm, öyle görünüyordu ki, her zaman olduğundan bile güçlü
durumdaydı. Kapitalizm Gramsci'ye göre salt şiddet, siyasi ve ekonomik
zor yoluyla değil aynı zamanda ideolojik olarak burjuva değerlerinin
herkesin 'ortak düşüncesi' haline geldiği egemen kültür yoluyla da
yönetiyordu. Böylece bir uzlaşma kültürü gelişiyor ve işçi sınıfındaki
kişiler kendi iyiliklerini burjuvazinin iyiliğiyle özdeşleştiriyor,
karşı çıkmak bir yana statüko-mevcut durumun devamına yardımcı
oluyorlardı.
İşçi sınıfının kendi öz kültürünü geliştirmeye gereksinimi vardı.
Böylece burjuva değerlerinin toplum için 'doğal' ya da 'normal'
değerleri temsil ettiği kanısı yıkılacak ve ezilen ve aydın sınıfları
proleterya davasına çekecekti. Lenin'e göre kültür siyasi amaçlara
'yardımcı' idi, ancak Gramsci için iktidarın temeliydi ve ilk olarak
kültürel egemenlik elde edilmeliydi. Gramsci'nin görüşüne göre, modern
koşullarda kazanmak isteyen sınıf, entelektüel ve ahlaki önderliği ele
almalı, değişik güçlerle ittifak ve uzlaşmalar gerçekleştirmek için
kendi dar 'ekonomik-toplu' çıkarlarının ötesinde davranmalıydı. O, bu
sosyal güçlerin birliğine Georges Sorel'den aldığı bir terimle 'tarihsel
blok' dedi. Bu blok belli bir sosyal düzen için rızanın altyapısını
oluşturur. Baskın sınıfın kurumlar, sosyal ilişkiler ve düşünceler bağı
yoluyla egemenliğini (hegemonyasını) yeniden ve yeniden üretir. Gramsci,
altyapı ilişkilerini sürdüren ve parçalayan bir üstyapının önemini
vurgulayan bir kuram geliştirdi.
Gramsci Batı'da burjuva kültürel değerlerinin Hıristiyanlıkla bağı
olduğunu belirtti, bu nedenle egemen kültüre karşı polemiklerinin çoğu
dini norm ve değerlere ilişkindi. İnsanların bilinçlerindeki Roma
Katolikliği gücü ve Kilisenin eğitilmişlerin dini ile daha az
eğitilmişlerin arasında gittikçe büyüyen aşırı uçurumun giderilmesi için
çabası onu etkilemişti. Rönesans hümanizmindeki dinin saf entelektüel
eleştirisini Reformasyonun kitlelere yansıyan elementleriyle
birleştirmenin Marksizmin görevi olduğuna inanıyordu. Gramsci'ye göre,
Marksizm ancak halkın ruhani ihtiyaçlarını karşılarsa dinin yerini
alabilecekti ve bunu başarmak için onların yaşadığı deneyimin ifadesi
olarak dini tanımak zorundaydı.
Aydınlar ve Eğitim
Gramsci aydınların toplumdaki rolü sorununa düşüncesinde çok ağırlık
verdi. Bütün insanlar aydındır, herkes entelektüel ve akılcı yeteneklere
sahiptir, ancak herkes aydınların sosyal işlevini yapamaz, deyişi
ünlüdür. Modern aydınların sadece konuşmacılar olmadıklarını, fakat
eğitim ve medya gibi ideolojik aygıtlarla toplum inşasına ve egemenlik
üretilmesine yardımcı olan yöneticiler ve düzenleyiciler olduğunu iddia
etti. Daha da öte, (yanlış olarak) kendini toplumdan ayrı bir sınıf gibi
gören 'geleneksel' aydınlar ile her sınıfın kendi safları arasından
'organik' olarak ürettiği düşünce grupları arasında ayrım yaptı. Böyle
'organik' aydınlar sadece sosyal hayatı bilimsel kurallara uygun
tanımlamazlar, daha çok kitlelerin kendilerinin ifade edemediği duygular
ve deneyimleri kültür dili yoluyla seslendirirler. İşçi sınıfı kültürü
yaratma ihtiyacı Gramsci'nin işçi sınıfı aydınları geliştirecek bir tür
eğitim çağrısıyla ilişkilidir. Bu aydınlar sadece Marksist ideolojiyi
proleteryasız tanıtmakla kalmayacaklar, fakat daha çok kitleler içinde
zaten var olan düşünsel etkinliğin mevcut durumu eleştirisini yaparak
yenileyecekler de. Gramsci'nin bu amaçlarla eğitim sistemi ile ilgili
düşünceleri, sonraki onyıllarda Brezilya'lı Paulo Freire'nin
kuramlaştırdığı ve çalıştığı eleştirel pedagoji (critical pedagogy) ve
halk eğitimi (popular education) tasarımı ile örtüşmektedir. Bu nedenle,
yetişkin ve halk eğitiminin partizanları Gramsci'yi günümüzde de önemli
bir ses olarak görürler.
Devlet ve Sivil Toplum
Gramsci'nin egemenlik (hegemonya) düşüncesi onun kapitalist devlet
kavramıyla bağıntılıdır, onun zor artı rıza ile hükmettiğini öne sürer.
Devlet dar hükümet anlamıyla anlaşılmamalıdır; bunun yerine, siyasi
kurumlar ve yasal anayasal denetim arenası olan 'siyasi toplum' ile
genelde 'özel' ya da 'devlet-dışında' bir alan olarak görülen 'sivil
toplum' arasında bölümlendirir. İlki zorlama alemidir ve ikincisi ise
razı olma (rıza). Bununla birlikte, bölünmenin sadece kavramsal olduğunu
ve ikisinin gerçekte çoğu zaman çakıştığını vurgular.
Gramsci modern kapitalizm altında, burjuvazi ekonomik denetimini, sivil
toplum içindeki sendikaların ve kitlesel siyasi partilerin siyasi alanda
belli taleplerinin karşılanmasına izin vererek sağlar. Böylelikle,
burjuvazi, yakın ekonomik çıkarlarının ötesine geçerek ve egemenlik
biçimlerinin değişimine olanak vererek, 'pasif devrim' işine girer.
Gramsci bu hareketleri reformizm ve faşizm olarak konumlandırır,
Frederic Taylor ve Henry Ford'un 'bilimsel yönetim' ve 'montaj bandı'
gibi yöntemleri de bunun örnekleridir.
Machiavelli'den alıntılayarak, 'Modern Prens'in (devrimci parti) işçi
sınıfının organik aydınlar yetiştirmeyi ve sivil toplum içinde
alternatif egemenlik (hegemonya) sağlayacak kuvveti olduğunu ileri
sürer. Modern sivil toplumun karmaşık yapısı burjuva egemenliğini alt
edecek ve sosyalizme götürecek yegane taktiği 'durum savaşı' (siper
savaşına benzer) olduğu anlamına gelir; Bolşeviklerce yürütülen 'eylem
savaşı' (ya da cepheden saldırı) Çar Rusya'sında bulunan 'başlangıç'
sivil toplumuna özgü daha doğru bir stratejiydi.
Bu ikisi arasındaki çizgilerin bulanık olabileceği iddiasını taşımasına
rağmen Gramsci, Jakobenler ve Faşistler tarafından yapıldığı gibi,
siyasi toplumu sivil toplumla özdeşleştirme sonucu ortaya çıkan
devlet-tapınmasına karşı uyarmaktadır. Proleteryanın tarihi görevinin
bir 'düzenlenmiş toplum' yaratmak olduğuna inanır ve 'devletin yok
oluşu'nu, sivil toplumun kendini düzenleme yeteneğinin tümüyle gelişimi
olarak tanımlar.
Tarihsellik
Gramsci, erken dönem Marks'ı gibi, tarihçiliğin kuvvetli bir
taraftarıydı. Onun görüşüne göre, bütün anlam, insanın pratik etkinliği
('praxis') ile bir parçası olduğu "nesnel" tarihi ve sosyal süreçler
arası ilişkiden kaynaklanıyordu. Düşünceler toplumsal ve tarihi
içerikleri dışında, işlev ve kökenlerinden ayrı anlaşılamazlar. Dünya
ile ilgili bilgilerimizi düzenlediğimiz kavramlar temelde bizim şeylerle
olan ilişkilerimizle şekillenmez, aksine bu kavramları kullananların
toplumsal ilişkileriyle şekillenir. Sonuçta, "insan doğası" gibi
değişmeyen bir şey yoktur, oysa tarihsel olarak değişiklik gösteren
böyle bir düşünce vardır. Daha da öte, felsefe ve bilim insandan
bağımsız bir gerçekliği "yansıtmazlar", yalnızca aslında verili bir
tarihi durumun gerçek gelişme eğilimini ifade ettikleri kadar "doğru"
olurlar.
Marksistlerin büyük çoğunluğu ortak olarak şuna inanırlar: doğru ne
zaman ve nerede bilinirse bilinsin doğrudur ve bilimsel bilgi (Marksizm
buna dahil) doğrunun güncel anlamda ilerlemesiyle tarihsel olarak
çoğalır ve bu nedenle üst yapının aldatıcı alemine ait değildirler. Buna
karşın Gramsci'ye göre, Marksizm toplumsal pragmatik anlamda "doğru"dur,
yani proleteryanın sınıf bilincini seslendirmekle, kendi zamanlarının
"doğru"sunu diğer kuramlardan çok daha iyi ifade etmiştir. Bu
anti-bilimsel ve anti-pozitivist duruş, Benedetto Croce'nin etkisi
nedeniyleydi. Bununla birlikte, Gramsci bir "mutlak tarihçilik"
yandaşıydı; bu Hegelci ve Croce'nin idealist tınılı düşünce ve tarihi
"kader"e metafizik sentez yapma eğiliminden ayrılıyordu. Gramsci
doğrunun tarihi yorumunun, rölativizmin bir biçimi olduğu suçlamalarını
reddetmiştir.
Ekonomizm Eleştirisi
"Kapital'e karşı devrim" (The Revolution against Das Kapital) adlı hapis
öncesi ünlü makalesinde Gramsci, Rusya Ekim Devrimi'nin, sosyalist
devrimin kapitalist güçler üretiminin tam gelişimini beklemek zorunda
olduğu düşüncesini geçersiz kıldığını ileri sürdü. Bu onun, Marksizmin
deterministik bir felsefe olmadığı görüşünü yansıtıyordu. Üretim
ilişkilerinde nedensel "öncelik" (primacy) ilkesinin, Marksizmdeki bir
yanlış anlaşılma olduğuna inanıyordu. Hem ekonomik hem de kültürel
değişimler "temel tarihi süreçlerin" ifadesidirler ve hangi alanın
diğerinden öncelik taşıdığı yanıtlanması zordur. İşçi hareketinin ilk
yıllarında yaygın olan kaderci anlayış, yani "tarih yasaları"na göre
kaçınılmaz olarak zafere ulaşılacağı, Gramsci'nin görüşüyle, savunma
eylemlerine zorlanmış baskı altındaki bir sınıfın tarihsel koşullarının
bir ürünüydü ve işçi sınıfı insiyatifi ele almaya hazır hale gelir
gelmez bir engel olduğundan bırakılmalıydı. Marksizm "pratik felsefesi"
olduğundan, toplumsal değişim nesnesi olarak görünmez "tarihi yasalar"a
yaslanılamazdı. Tarih insan pratiğine yapılır ve o nedenle insan isteği
içerir. Herhangi bir verili durumda, bununla birlikte, istek-gücüyle tek
başına istenilen hiçbir şey elde edilemez: işçi sınıfı bilinci eylem
için gerekli gelişme aşamasına ulaştığında, isteğe bağlı
değiştirilemeyecek tarihi koşullarla yüz yüze gelecektir. Bunlarla
birlikte, sonuçta birçok olası gelişmeden hangisinin gerçekleşeceği
tarihi kaçınılmazlıkla önceden belirli değildir.
Maddecilik Eleştirisi
İnsan tarihi ve ortak pratikin (praxis) herhangi bir felsefi sorunun
anlamlı olup olmadığını belirlediği inanışıyla, Gramsci görüşleri,
kendisi bunu açıkca ifade etmese de, metafizik maddecilik ve Engels ve
Lenin'ce geliştirilen kavrama 'kopya' algı (perception) kuramına zıttı.
Ona göre Marksizm kendi içinde ve kendisi için olan, insanlıktan
bağımsız bir gerçeklikle uğraşmaz. İnsan tarihi ve insan pratiği dışında
bir nesnel evren kavramı, ona göre, Tanrı inanışına benzerdi: hiçbir
nesnellik olamazdı, ancak yalnızca gelecek komünist toplumunda
kurulabilecek evrensel bir ortaköznellik (intersubjectivity) olabilirdi.
Doğal tarih böylece sadece insan tarihiyle bağıntılı olarak anlamlıydı.
Onun görüşüne göre, felsefi maddecilik, aynı ilkel ortak anlayış gibi,
eleştirel düşünce yokluğunun sonucuydu, ve Lenin'in iddia ettiği gibi,
dini boşinanların karşısındadır denilemezdi. Bunun aksine, Gramsci
Marksizm'in bu tartışmalı ham kaba biçimini sorun etti: proleteryanın
bağımsız bir sınıf olarak durumu kendi felsefesi olan Marksizmi, çoğu
kez halk boşinanları ve ortak inançları şeklinde ifade edilebilmektedir
anlamına gelir. Bununla birlikte, eğitimli sınıfların ideolojilerine
etkili şekilde karşı çıkılmalı, böylece Marksistler felsefelerini daha
karmaşık bir tarzda sunmalı ve karşıtlarının görüşlerini gerçekten
anlamaya çalışmalıdır.
|