Michel Foucault (Fuko): İnsanın Benlik Saygısı

felsefe Nedir

İnsanın yakın geçmişin bir keşfi olduğu fikri Fransız filozof Michel Foucault’nun “Şeylerin Düzeni: Beşeri Bilimlerin Arkeolojisi”nde ortaya atılmıştır.

Foucault’nun bununla ne demek istediğini anlamak için onun arkeolojiyle ne kastettiğini ve bunu neden düşünce tarihine uygulamamız gerektiğini düşündüğünü bilmeye ihtiyacımız var. Foucault söylemimizin – şeyler hakkında nasıl konuştuğumuz ve nasıl düşündüğümüz – büyük ölçüde kendimizi içinde bulduğumuz tarihsel koşullardan doğan bir dizi bilinçdışı kural tarafından nasıl biçimlendirildiğiyle ilgilenir. Dünya hakkında nasıl düşündüğümüz ve konuştuğumuzla ilgili “sağduyulu zemin” olarak kabul ettiğimiz şey aslında bu kurallar ve bu koşullarla biçimlenir. Ancak kurallar ve koşullar zaman içinde değişirler; tabii ardından da bizim söylemimiz değişir. Bu nedenle de insanların daha önceki çağlarda dünya hakkında nasıl düşünüp konuştuklarıyla ilgili sınırları ve koşulları su yüzüne çıkarmak için arkeoloji”ye ihtiyaç vardır. Kavramları bugün kullandığımız bağlamda (örneğin insan doğası kavramını) alamayız ve bir şekilde ebedi olduklarını varsayamayız, onların soyağaçlarını izlemek için tüm ihtiyacımız olansa “fikirlerin tarihi”dir.

Foucault’ya göre şu anki fikirlerimizin tarihte bir noktaya uyarlanabileceklerini varsaymamız yanlıştır. “İnsan”, “insanoğlu” ve “insan doğası” kelimelerini kullanma biçimimiz de buna örnektir. Bu düşüncenin kökleri, eski bir soru olan “Dünya neden böyle?”yi bırakıp “Dünyayı neden böyle görüyoruz?” sorusunu sorarak felsefeyi tamamen değiştiren Immanuel Kant‘ın felsefesinde yatar. İnsan olma hakkındaki fikrimizin temel ve değişmez olduğunu sanırız, ama aslında bu, sadece yakın geçmişe ait bir keşiftir. Foucault “insan” fikrimizin özellikle 19. yüzyılın başlarında, yaklaşık olarak doğa bilimlerinin doğdukları zamanda başladığını öne sürer. Foucault bu “insan” fikrinin paradoksal olduğunu düşünür: kendimizi dünyada hem nesneler olarak, dolayısıyla da üzerinde çalışılacak nesneler olarak hem de dünya üzerinde çalışan ve onu deneyimleyen özneler olarak —iki yöne aynı anda bakabilen garip yaratıklar gibi— görürüz.

Foucault sadece “insan” fikrinin yakın geçmişin bir keşfi olduğunu değil, aynı zamanda sonuna yaklaşmakta olan -çok geçmeden “deniz kenarında kuma çizilmiş bir yüz gibi” silinecek- bir keşif olduğunu da öne sürer. Foucault haklı mıdır? Programlama ve insan-makine arayüzlerinde hızlı gelişmelerin olduğu, Daniel Dennett ve Dan Wegner gibi filozofların bilimiyle tanışıp öznelciliğin doğasını sorguladıkları bir zamanda kumdaki yüz silinmez üzere olmasa dalganın korku verici şekilde kıyılarına vurduğunu hissetmemek imkansızdır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın