Felsefe.Gen.TR

Kaybettiğimiz insanlar için anma günleri düzenliyoruz; peki ama ölü insanlara bir şeyler borçlu muyuz?

Kaybettiğimiz insanlar için anma günleri düzenliyoruz; peki ama ölü insanlara bir şeyler borçlu muyuz?

Anma günleri toplumun genelini ilgilendiren olaylar sonucunda hayatını kaybeden ya da toplumsal hafızada yer edinmiş ve fakat yitirilmiş kişileri hatırlamak adına tören yapılan günlerdir.

Örneğin İngiliz Milletler Topluluğu, 11 Kasım tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda kaybettikleri askerî personeli anmak için bir organizasyon tertipler. Anma Günü olarak adlandırılan bu günde insanlar kendi uluslarının girdiği savaşta ölenleri hatırlamak ve onurlandırmak için bir fırsat yakalarlar.

Fakat peki anma organizasyonları ya da günleri, zorunlu mudur? Ya da insanları anma zorunluluğunun var olduğuna neden inanmalıyız?

Ölü, ölüdür. Bizim ölüleri anmamız, onları tatmin edemez veya ölüler, onları onurlandırmamamızdan ötürü alınıp kırılmazlar. Ama bu gerçekler bizi ölülere karşı belli ödevlerimiz olduğunu düşünmekten alıkoymalı mıdır?

Çoğumuz, bizim için fedakârlık yapan insanları hatırlamamız gerektiğine inanırız. Yine birçoğumuz hayatını kaybetmiş insanlara verdiğimiz sözleri tutmak, onların itibarlarını korumak ve vasiyetlerini yerine getirmek gibi konularda ödevlerimiz bulunduğuna inanırız.

HAYATINI KAYBEDİP ARAMIZDAN AYRILANLARA ZARAR VEREBİLİR MİYİZ?

Amerikalı düşünür George Pitcher’a göre ölülere karşı yerine getirmemiz gereken birtakım ödevlerimiz vardır. O, ölülere fayda sağlayabileceğimiz veya zarar verebileceğimiz görüşünde.

Pitcher, ölüye verilecek zararın, onun fizik varlığının acı çekme kapasitesine sahip olup olmadığına bağlı olmadığını savunuyor. Şöyle ki ona göre, ölmekte olan babasına onu kesinlikle aile mezarlığına gömeceğinin sözünü veren ve fakat bunun yerine babasının kadavrasını bir tıp fakültesine satan bir evlat, babasına “ihanet” etmiş olur.

Buna karşı Walter Ott gibi bazı düşünürler, eylemlerimizden etkilenmeyecek olan birine zarar verebileceğimizi veya fayda sağlayabileceğimizi kabul etmeyi kesinlikle reddediyor. Onlar için ölülere karşı ödev inancı ya da fikri, tamamen hurafelere dayalıdır.

Tabii ki savaşın dehşetine dikkat çekebilmek veya yaşamımıza dokunan insanları hayattaki diğer insanlara hatırlatabilmek için anma günleri düzenleyebiliriz. Fakat ölülere bir şeyler borçlu olduğumuz fikri veya inancı, temelinden hatalıdır.

Bu felsefi anlaşmazlık, son derece doğal olarak gördüğümüz ödevleri anlamanın sandığımızdan daha çetin olduğu izlenimini bırakıyor, öyle değil mi?

NESİLLER ARASI SORUMLULUK

Kaybettiğimiz insanlara karşı ödevlerimiz bulunduğunu düşünmek, kültürün bir diğer yorumudur.

Kaybettiklerimizin ne uğurda var olduğunu ve onların varoluşunun ne anlama geldiğini anlamanın en iyi yolu, onları nesiller arası sorumluluklarımızın çerçevesi içerisinde konumlandırmaktır.

anma töreni, mezarlık, mezar, dua, çiçek

Pitcher gibi düşünürler, insanların kendi ölümlerinden sonra hayatta kalacak olanlardan genellikle ahlaki olarak yerine getirmek zorunda oldukları taleplerde bulunabileceklerini varsayarlar. Ancak ahlaki talepler, mütekabiliyet şartını da beraberinde getirir. İnsanların sizin için yapmasını talep ettiğiniz şeyleri başkaları da sizden talep ettiğinde siz de bunları yapmaya hazır olmalısınız.

Dolayısıyla ardınızda bırakacağınız insanlara ahlaki bir ödev yükleme hakkınız olduğunu düşünüyorsanız o zaman şu anda hayatta bulunmayanlar tarafından geçmişte dile getirilmiş olan benzer talepleri de yerine getirmeye hazır olmalısınız.

Sen öldükten sonra, senden sonra hayatta kalan yakınlarının senin isteklerini yerine getirip getirmediği, umurunda olmayacak. Ama bu durumun senin ahlaki muhakeme anlayışınla hiçbir ilgisi yok. Bunu şimdi, sadece şu anda, burada umursuyorsun.

Hayatını kaybetmiş insanlara onlar hayattayken verilen sözler ve bu yolla yüklenilen ödevler, nesiller arası bir sosyal sözleşmeye ait olarak kabul edilebilir.

Bizden sonra hayatta kalacak olan yakınlarımıza belli ödevler yükleriz ve bunun karşılığında bizden önce hayatını kaybedenler adına da ödevler yükleniriz.

Toplulukçu filozof Avner de Shalit, “Why Posterity Matters” (1995) adlı kitabında, bir topluluğun mevcut üyelerinin, ortak bir iyilik anlayışı belirleme ve bu amaç için ortaklaşa çalışma konusunda kendilerini geçmiş nesillerin paydaşı olarak görmeleri gerektiğini savunuyor. Böylece paydaşlık, geçmiştekilere olduğu kadar şimdiki ve gelecekteki paydaşlara da yükümlülükler getirecektir.

Kaybettiklerimize karşı neden bazı ödevlerimiz olduğunu bu şekilde yorumlamamız, kayıplarımız için ne yapmamız gerektiğini anlamamıza da yardımcı olacaktır.

Örneğin kendi ölümümüzden sonra itibarımızın kötücül yalan ve iftiralardan korunmasını istiyorsak ve bunu talep etmek için makul nedenlerimiz varsa biz hayattayken kaybettiğimiz kişilerin itibarlarını koruma görevini de üstlenmemiz gerekir.

Biz öldükten sonra hayatta kalanların, bedenlerimizin veya mallarımızın tasarrufu konusundaki isteklerimize saygı duymaları gerektiğini düşünüyorsak o zaman biz yaşıyorken kaybettiğimiz kişilerin de benzer isteklerine saygı duymaktan sorumluyuzdur.

HAYATTA KALANLARDAN EYLEMDE BULUNMALARINI İSTEMEK

Bizden sonra hayatta kalacak olanlardan taleplerimiz, iyi bir ahlaki yordamayla desteklenmelidir. Bu, onlardan talep edebileceğimiz şeylere belli sınırlar koymak demektir.

Bazı insanlar çocuklarının dinlerine, ailelerinin veya topluluklarının geleneksel değerlerine bağlı kalmalarını isterler. Ancak bu arzu kabul edilebilir bir ahlaki talebe dönüştürülemez.

Bir ananeye sadık olmak veya kalmak, insanların kendilerinden sonra gelecek olan nesillere kabul edilebilir bir şekilde dayatabilecekleri veya sonraki nesiller tarafından da başkalarına miras bırakılabilecek bir gereklilik değildir. Her kuşağın insanları kendi değerlerini ve yaşam biçimlerini seçme hakkına sahiptir.

Ancak bu durumda insanların, yakınlarından ananeye sadık kalınması konusunda istekte bulunmaları o kadar da mantıksız değildir. Bu isteklerdeki amaçlar ile değerleri kavrama hususundaki samimiyeti bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Aynı şey bir ulusun veya bir siyasi grubun değerleri için de geçerlidir. Örneğin bir siyasi partinin üyelerinin, o siyasi partiyi kuran kişilerin veya kadroların ve partinin geçmiş dönem liderlerinin parti için yaptıklarına hürmet duymaları tabii ki normaldir. Fakat yeni üyelerin, eski kurucu ve lider kadronun vizyonuna bağlı kalmak gibi bir yükümlülükleri yoktur. Yeni üyeler, partilerinin siyasal yönünü belirleme hakkına sahiplerdir.

Öte yandan, bu üyeler partinin yeni yönünü belirlerken geçmiş kurucu ve liderlerin ideallerinin, mevcut duruma ne gibi katkılar sağlayabileceğini de hesaba katmak durumundalardır. Bu, nesiller arası bir iştirak bütününe mensup olanlar için kabul edilebilir bir taleptir.

İnsanlar bu nesiller arası iştirakin neleri gerektirdiği konusunda farklı fikirlere sahip olabilirler. Geçmiş nesillerin hangi katkılarının bugün için önemli olduğu ve hayatını kaybedenlerin nasıl hatırlanması gerektiği gibi konularda anlaşmazlıklara düşebilirler. Geçmiş nesillerin geleceğe dönük hangi taleplerinin yerine getirilip getirilmeyeceği, bunlardan hangileri konusunda kendilerini yükümlü hissetmeleri gerektiği gibi konularda da farklı görüşlere sahip olabilirler.

Ancak bu fikir ayrılıkları, bu nesiller arası varoluşun temel ilkelerine zarar vermemelidir.

Şu anda aramızda bulunmayan insanların kendi dönemlerindeki yükümlülükleri ve menfaatleri, bugün yaşayanlar için muhakkak bir ahlaki paydaşlık gerektirmektedir.

 


 

Kaynak Metnin Yazarı: Janna Thompson (Felsefe Profesörü, La Trobe University)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Bu makale, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından www.felsefe.gen.tr için derlenerek çevrilmiştir.

Derleme için kaynak metin: It’s Remembrance Day, so what do we owe the dead?

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...