Zannetme, Bilme ve İnanma Arasındaki Fark

felsefe Nedir

Kant, bölüm başlığından da anlaşılacağı üzere, bilme ve bilmenin değişik aşamalarıyla ilgili olarak ayrımlar yapmaktadır. Özellikle Tanrı sözkonusu olunca ya “biliyorum” ya da “inanıyorum” denilmesi gerekmektedir.

Aşağıda görüleceği üzere inanmanın ve bilmenin nasıl gerçekleştiğini açıklamaktan ziyâde, bunların hangi özellikleri taşıdığı üzerinde durulmuştur. Bu nedenle yapılan ayrımlara Tanrı konusuyla ilgili olarak değinmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Kant, kanaati, inanma, bilme ve zan olarak üçe ayırır. Zan, kanaatin hem nesnel hem de öznel anlamda yetersiz olmasından çıkar. Matematikte ya da ahlâkta zan olmaz, çünkü zan, evrensellik ve zorunluluk içermez. Hem nesnel olarak hem de öznel olarak yeterliyse, bu durumda bilme olur. Kant’a göre, aklın transendental kullanımında zannın yeri çok azsa da, bilmenin olduğunu söylemek de çok fazladır. Nesnel olarak yetersiz ama öznel olarak yeterliyse bu inanmadır.

Teorik olarak yetersiz olan bir şeyin doğru olması da inanmadır. İnanmanın pratik hedefiyse mutlak zorunlu amaçlardır. Bir amaç teklif edildiğinde onu elde etmek için zorunlu olan şartlar varsayımsal zorunludur. Bu şartların dışında amacı elde etmek için başka bir yol bilinmiyorsa mukayeseli yeterli, bu amacı gerçekleştirmek için herhangi bir başka şartın olmadığı biliniyorsa mutlak yeterlidir. Mesela hastalığın ne olduğunu bilmeden sadece semptomlara bakarak bir tahminde bulunan doktorun durumu pragmatik inanca girmeketedir.

Teorik yargılarda, kesine yakın olunsa da tam anlamıyla emin olunamıyorsa öğretisel inanca girilir. Bu anlamda Tanrı’nın varlığı öğretisel inanca girer. Doğadaki düzeni Tanrı’nın amaçlılığı altında incelemek yani bu düzenin, doğanın işleyişinin Tanrı’nın amaçlılığıyla incelenmesi olan doğa teolojisi (fizik teoloji), öğretisel inançtır.

Kant’a göre burada “ihtimalli bir rehberlik” söz konusudur. Doğanın Tanrı’yla incelenmesinde sadece bir fikrin ötesinde güçlü bir inanç da söz konusu olsa da pratik bir durum değil, öğretisel bir inanç bulunmaktadır. Böyle bir inanma, nesnel anlamda sınırlı olsa da öznel anlamda oldukça sağlamdır. Ama diğer amaçlarla birlikte bir amacın tutarlı olduğu durum, pratik açıdan geçerliliğe sahiptir ve herkes için geçerlidir. Böyle bir birliktelik ancak ahlâk yasaları altında mümkündür. Ahlâk yasası kural olursa, o zaman Tanrı’nın varlığı da buradan zorunlu olarak ortaya çıkar. Buradaki kanaat, mantıki değil ahlâkidir. İşte bu nedenle ahlâken kesindir yerine ahlâken eminim ki Tanrı vardır denilmelidir:

Hayır, benim zannım mantıksal değil ahlâki kesinliktedir ve bu öznel temeller üzerinde olduğundan ahlâken kesindir ki Tanrı vardır bile dememeli ama ahlâken eminim ki Tanrı vardır demeliyim.

Ahlâki teoloji açısından bakıldığında teorik akıl değil, pratik akıl devreye girerek nesneleri kendilerine has bir biçimde belirlenmekte ve Tanrı’nın varlığı da böylelikle güvenceye alınır. Nitekim Kant’a göre, pratik alanda Tanrı’nın varlığının bilinmesinin zorunluluğu yerine Tanrı’nın varsayılmasının zorunluluğu vardır:

Şimdi, mutlak olarak zorunlu pratik yasalar olduğu için, o zaman eğer bunlar bağlayıcı güçlerinin olanağının koşulu olarak herhangi bir varoluşu zorunlu olarak öngerektiriyorlarsa bu varoluş postula edilmelidir. Çünkü bu belirli koşulun kendisinden çıkarsandığı koşullunun kendisinin mutlak olarak zorunlu olduğu a priori bilinir. Yakın bir zamanda ahlâksal yasalar ile ilgili olarak göstereceğiz ki, bunlar bir en yüksek varlığın varoluşunu yalnızca öngerektirmekle kalmaz, ama ayrıca, kendileri bir başka tür irdelemede mutlak olarak zorunlu oldukları için onu haklı olarak, ama yalnızca pratik bir bakış açısından postula edilirler.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*