Demokrasi Nedir? Demokrasi Türleri Nelerdir?

Eski Yunan dilinde ‘halk’ anlamına gelen demos ve ‘güç, yönetim, iktidar’ gibi anlamlara gelen kratos sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşturulan demokrasi, verilen sözlük anlamları yan yana getirildiğinde, “halkın gücü, iktidarı” anlamına gelen bir tamlama olarak karşımıza çıkar. Anlamının da işaret ettiği üzere, demokrasiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran başlıca özelliklerden biri, yönetenlerin yönetilenlerin hak ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmek için çalışmalar; bir başkası da yönetimin kararlarından etkilenen bireyler topluluğunu oluşturan ve seçmen olabilen bireylere verilen yönetime katılım haklarıdır.



Demokrasi, Yunanca demos ve kratos sözcüklerinden oluşmuş, kısaca “halk iktidarı” anlamı taşıyan bir kavramdır.

Öyleyse şöyle bir sorunun sorulması uygun olacaktır: Birey ya da yurttaş, yönetime nasıl katılacaktır? ‘Demokrasi’ kavramının çıktığı coğrafya olan Atina’da, M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda, köleler, kadınlar ve çocuklar dışında kalan tüm yurttaşlar, doğrudan ve sürekli bir biçimde karar mekanizmalarının içinde aktif olarak yer almışlardır. Böylelikle günümüzde karşılaşılan devlet-sivil toplum ya da yönetenler- yönetilenler ayrımı ortaya çıkmamış, dolayısıyla Atina şehir-devletinin yönetiminde meşruiyet sorunu siyaset gündemini pek meşgul etmemiştir (Cevizci 2005, s. 446).

Eski Yunan uygarlığında, Atina bir şehir-devleti olarak yönetilirdi ve kadınlar, çocuklar ve köleler dışında herkesin siyasi karar mekanizmalarına doğrudan katılma hakkı bulunurdu. Bu şekilde işleyen demokrasiye, doğrudan demokrasi denir.



Ne var ki yüzyıllar içerisinde artan nüfus, büyüyen şehirler ve gereksinimleri çoğalan ve karmaşıklaşan toplumlarda, Atina’daki gibi yönetime doğrudan katılım oldukça zorlayıcı olacağından, insanlar başka çözüm yolları aramışlardır. ‘Modern’ olarak da nitelenen 17. yüzyıl ve sonrasındaki dönemde, Avrupa toplumları, aşamalı olarak, sıradan yurttaşların kendilerini temsil etmek üzere daha bilgili, daha iyi yetişmiş ve siyaset alanında deneyimli kişilere düzenli aralıklarla gerçekleşen seçimler aracılığıyla oy vererek meclise gönderdikleri bir modeli benimsemiştir. Bu model, günümüzde de en açıkça bilinen ve yönetimi için ‘demokratik’ nitelemesini kullanan tüm devletlerde uygulanmaktadır ve temsilî demokrasi olarak anılır (Miller 2003, s. 38 ve 40). Yine bu modele göre, oyların sayımı sonucu ortaya çı- kan tabloda, en yüksek oyu alan parti, yani temsilciler topluluğundan oluşan siyasi örgüt, ülkeyi ve toplumu bir sonraki seçimlere kadar yönetme hakkını elde eder. Seçim yoluyla katılımda, demokrasiyi diğer yönetim biçimlerinden ayırt etmemizi sağlayan, ülkeyi ve toplumu yönetmeye aday olan siyasi kişiliklerin ve/veya partilerin, yine bir seçimle yönetme haklarının yurttaşlarca ellerinden alınabileceği gerçeğidir. Yönetenlerin seçimle iş başına-yani iktidara- gelmesi, oy vermenin, seçmenin en önemli gücü olduğuna da işaret eder. Bu güç, aynı zamanda, sağlıklı işleyen demokrasilerde, partilerin ya da profesyonel siyasetçilerin yetkilerini kötüye kullanmalarına karşı bir güvence de oluşturur.

Demokrasi ile yönetilen toplumlarda, yasaların öngördüğü yaş ve akıl sağlığı ölçütlerine uyan herkes oy kullanma hakkına sahiptir ve bu hakkı kullanan bireylere ‘seçmen’ denir.

Demokrasi ile yönetilen toplumlarda, tüm siyasi partiler, ‘meclis’ ya da ‘parlamento’ adı verilen bir kurum çatısı altında çalışırlar. Halk tarafından seçilen milletvekillerinin toplanarak devletin yönetimi ile ilgili sorunları tartışıp kararlar aldıkları bu kurum, Arapça’da ‘konuşulacak, toplanılacak yer’ anlamına da gelen ‘meclis’ sözcüğüyle ifade edilmektedir.



Ülke yönetiminin, halkın tümünün katılımı ile değil de, yurttaşların daha bilgili, daha iyi yetişmiş ve siyaset alanında deneyimli kişilerce temsil edildiği bir vekiller topluluğunca yürütülmesine, temsilî demokrasi denir.


Temsili demokrasinin, siyasetçilerin yetkilerini kötüye kullanmaları tehlikesi dışında bir başka sorunu da halkın siyaset mekanizmasında seçimden seçime varlığı anımsanan bir oy deposu gibi algılanmasıdır. Yurttaşların seçimler dışında siyaset alanına meşru taleplerini taşıyabildikleri, halka yönetime katılmak için seçim dışında alternatif kanalların açıldığı ve demokrasinin adına ve özüne yakışır bir biçimde bu kanalların kurumsal hâle getirildiği temsilî demokrasi biçimine de katılımcı demokrasi adı verilir (a.y.). Halkın kendi geleceği ve kaderi hakkındaki kararlara katılma mekanizmalarından biri de yine temsilî demokrasi çatısı altında kendisini gösterir: plebisiter demokrasi adı da verilen bu katılım mekanizmasının, daha çok referandum vb. araçları içerdiği ve halkta yönetim üzerinde daha fazla söz sahibi olduğu duygusunu uyandırdığı söylenebilir, fakat plebisiter demokrasi, profesyonel siyasetçilerin halkı kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesine, yani halkın kararlarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesine ve etkilemesine çok açıktır.

Temsilî demokraside halkın taleplerinin gündemde daha fazla yer bulması için, halka alternatif katılım araçları oluşturulması ve bunların kurumsallaşması durumunda, katılımcı demokrasi ortaya çıkar.



Temsilî demokrasi içerisinde, yönetimin, referandum vb. araçları kullanarak, halkta yönetimde doğrudan söz sahibi olma duygusunu uyandırması durumunda, plebisiter demokrasi ortaya çıkar. Plebisiter demokrasinin son örneğini, ülkemizde, 12 Eylül 2010 tarihli referandumda gördük.


Uygulamalarda görülen bu demokrasi türleri yanında ve çoğu kez yukarıda kısaca tanımlamaya çalıştığımız bu demokrasi türlerinin dayandıkları ilkeleri belirleyen farklı yaklaşımlar bulunmaktadır: Bunların başlıcaları, liberal demokrasi, sosyal demokrasi ve sosyalist demokrasi olarak sıralanabilir. fiimdi bu yaklaşı mlara kısaca değinelim: Liberal demokrasi, bireyi temel alan, hak ve özgürlüklerin en geniş biçimde yaşanmasını savunan bir görüştür. Bunun yanında, liberal demokrasi, çoğulculuğu, serbest piyasa ekonomisini, sivil toplumu, özel yaşamın dokunulmazlığını-ya da bireyin özerkliğini ve karşılıklı hoşgörüyü de- savunur ve vazgeçilmez görür (Yazıcı 2008, s. 172). Günümüzde çoğu Batı ülkesi liberal demokrasi anlayışından doğan çeşitli sistemlerle yönetilmektedir, hatta Avrupa Birliği’nin siyasi temelini de bu demokrasi anlayışının temsil ettiği değerler oluşturur (a.y.).

Bireysel hak ve özgürlükleri tüm toplum yaşamının temeline koyan ve çoğulculuk, serbest piyasa ekonomisi, sivil toplum gibi unsurlara göre şekillenmiş toplumlarda bireylerin siyasi ve hukuki haklarının en geniş biçimde koruma altına alınmasını savunan demokrasi anlayışına liberal demokrasi denir.

Sosyal demokrasiyi savunanlar, liberallerde eksik gördükleri aile ve ekonomik alanı da işin içine katarak, demokrasinin hak ve özgürlükleri genişletme sorumluluğuna vurgu yapar: Bir sosyal demokrata göre, birey -yukarıda da söylediğimiz gibi- seçimden seçime varlığı anımsanan bir oy deposu değildir, yönetime katılımda, evde ve iş yerinde de bireyin özgür olması gerekir. Hatta bireyin, çalışma ve sosyal hizmet alma hakları yasalarla güvence altına alınmış olmalı, yani işyerinde sendikal örgütlenme, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerden ücretsiz olarak yararlanma gibi hakları ona devlet tarafından verilmiş olmalıdır (a.y.).



Demokraside halkın siyasi alana katılabilmesini, bireyin yalnızca devlet karşısında değil, evinde-aile içerisinde ve işyerinde de yasalarca güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerle donatılması gerektiğini savunan demokrasi anlayışına, sosyal demokrasi denir.

Sosyalist demokrasiyi savunanlar ise demokrasinin halk yönetimi olması konusunda diğerleriyle uzlaşırken özel mülkiyete karşı çıkmaları bakımından, liberal demokratlarla taban tabana karşıt bir konumda yer alırlar. Sosyalist demokratlar, ekonomik eşitlik olmadan siyasi eşitliğin olamayacağı düşüncesinden hareket ederler ve günümüzdeki kapitalist düzene göre şekillenmiş bir toplumda bireyin gerçek anlamda özgür olamayacağını öne sürerler. Buna bağlı olarak, yine sosyalist demokratlara göre, bir toplumda bireyler arasında bir yandan eğitimde, sağlıkta vb. alanlarda olanak ve fırsat bakımından eşitsizlikler ve diğer yandan işbirliği yerine katı bir rekabet varsa o toplumda gerçek bir demokrasinin varlığından söz edilemez (a.y.).

Toplumun rekabet değil işbirliği esasına göre kurulmasını ve eğitim, sağlık vb. hizmetlere ulaşmada olanak ve fırsat eşitliği sağlanmasını, bunların yokluğu durumunda gerçek demokrasiden söz edilemeyeceğini savunan demokrasi anlayışına sosyalist demokrasi denir.

Demokrasi ile yönetilen toplumlarda (temsilî, katılımcı ya da plebisiter olarak adlandırılan mekanizmaların hangisinin daha ağırlıklı olarak işlediğinden bağımsız olarak), seçilmiş yöneticilerin, toplumun bütünü için yükümlülükleri söz konusudur. Bu yükümlülükler, en genel biçimiyle, toplumun refah seviyesini, bireysel hak ve özgürlüklerinin tümünü korumak, güçlendirmek ve geliştirmek olarak ifade edilebilir. Hükümetler, yani seçimle iktidara gelen siyasi örgütler, bu yükümlülükleri, ‘meclis’ ya da ‘parlamento’ adı altında toplanan ve iktidar olmasa da seçimde halktan oy alarak temsilciler çıkarmış diğer siyasi partilerin de yer aldığı yasama mekanizması çerçevesinde, çeşitli yasal düzenlemeler yaparak yerine getirmeye çalışırlar ve yöneticiler, söz konusu düzenlemelerin uygulanmasından birinci derecede sorumludur, yani yürütme yetkileri, bir sonraki seçime kadar iş başındaki hükümet tarafından kullanılır. Yürütmeye ilişkin yetkiler, yasalara uymayan yurttaş ya da kuruluşların yargıya taşınmasını da kapsar; fakat temsilî demokrasilerde, hükümet yargılama sürecine müdahalede bulun(a)maz, uygulanacak ceza/ yaptırım konusunda son karar yargı organına aittir. Ne var ki bazen hükümetler yargı sürecini etkileyecek ve demokrasinin vazgeçilmezlerinden olan kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı düşecek müdahalelerde bulunabilmekte, muhalefet tarafından yapılan itirazları ve eleştirileri de, oy oranlarına, halkın temsilcisinin kendileri olduklarına vb. vurgu yaparak yanıtlayabilmektedirler. Bu durum, hukuk devletini işletmede atanmışlar ve seçilmişlerin yetki alanları sorununu beraberinde getirir. Bu sorun, çoğunluğun diktatörlüğü, temsilde adalet vb. sorunlarla yakından ilgilidir ve ünitemizin “Demokrasinin Sorunları Nelerdir?” başlığı altında ‘Çoğunluğun Diktatörlüğü ve Temsilde Adalet Sorunu’ kısmında da yeniden karşımıza çıkacaktır. Şimdi demokrasinin olumlu ve olumsuz yönlerini biraz daha yakından tanımaya çalışalım.



Yasama, yürütme ve yargı organlarının ayrı ayrı yetkilendirildikleri ve birbirlerine müdahalede bulunmadıkları zaman kuvvetler ayrılığı; bu organların tüm yetkilerinin tek elde (söz gelimi, devlet başkanı) toplandığı zaman kuvvetler birliği söz konusudur.

Konu Başlıkları:

 
- Demokrasinin olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir?  
- Demokrasinin sorunları nelerdir?  

Özetle;

Eski Yunan dilinde ‘halk’ anlamına gelen demos ve ‘güç, yönetim, iktidar’ gibi anlamlara gelen ‘kratos’ sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşturulan demokrasi, verilen sözlük anlamları yan yana getirildiğinde, “halkın gücü, iktidarı” anlamına gelen bir tamlama olarak karşımıza çıkar. Eski Yunan uygarlığında, Atina bir şehir-devleti olarak yönetilirdi ve kadınlar, çocuklar ve köleler dışında herkesin siyasi karar mekanizmalarına doğrudan katılma hakkı bulunurdu. Bu şekilde işleyen demokrasiye, doğrudan demokrasi denir. Oysa günümüzde görüldüğü gibi, ülke yönetiminin, halkın tümünün katılımı ile değil de yurttaşların daha bilgili, daha iyi yetişmiş ve siyaset alanında deneyimli kişilerce temsil edildiği bir vekiller topluluğunca yürütülmesine, temsilî demokrasi denir. Bu sistemde, hükümetler, yani seçimle iktidara gelen siyasi yapılar, topluma karşı yükümlülüklerini, ‘meclis’ ya da ‘parlamento’ adı altında toplanan ve iktidar olmasa da seçimde halktan oy alarak temsilciler çıkarmış diğer siyasi partilerin de yer aldığı yasama mekanizması çerçevesinde, çeşitli yasal düzenlemeler yaparak yerine getirmeye çalışırlar. Yöneticiler de söz konusu düzenlemelerin uygulanmasından birinci derecede sorumludur, yani yürütme yetkileri, bir sonraki seçime kadar, iş başındaki hükümet tarafından kullanılır. Bu yetki kullanımı çerçevesinde, halka seçime kıyasla daha doğrudan yönetime katılım haklarının verilmesi ise, temsili demokrasi çatısı altında, iki biçimde gerçekleşir: 1. Halkın taleplerinin gündemde daha fazla yer bulması için, halka alternatif katılım araçları oluşturulması ve bunların kurumsallaşması durumu-ki buna katılımcı demokrasi denir; 2. Yöneticilerin, referandum vb. araçları kullanarak halkta yönetimde doğrudan söz sahibi olma duygusunu uyandırması durumu-ki buna da plebisiter demokrasi denir.



Uygulamalarda görülen bu demokrasi türleri yanında bu demokrasi türlerinin dayandıkları ilkeleri belirleyen farklı yaklaşımlar bulunmaktadır: Bunların başlıcaları, liberal demokrasi, sosyal demokrasi ve sosyalist demokrasi olarak sıralanabilir. Bireysel hak ve özgürlükleri tüm toplum yaşamının temeline koyan ve çoğulculuk, serbest piyasa ekonomisi, sivil toplum gibi unsurlara göre şekillenmiş toplumlarda bireylerin siyasi ve hukuki haklarının en geniş biçimde koruma altına alınmasını savunan demokrasi anlayışına, liberal demokrasi denir. Halkın siyasi alana katılabilmesini, bireyin yalnızca devlet karşısında değil, evinde-aile içerisinde ve işyerinde de yasalarca güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerle donatılması gerektiğini savunan demokrasi anlayışına, sosyal demokrasi denir. Toplumun rekabet değil işbirliği esasına göre kurulmasını ve eğitim, sağlık vb. hizmetlere ulaşmada olanak ve fırsat eşitliği sağlanmasını, bunların yokluğu durumunda gerçek demokrasiden söz edilemeyeceğini savunan, mülkiyet anlayışına da karşı çıkan demokrasi anlayışına ise sosyalist demokrasi denir.



Çoğunluğun diktatörlüğüne gelince, toplumun çoğunluğunun siyasal tercihlerinin, o tercihleri benimsememiş azınlıklar üzerinde baskı oluşturması ile ortaya çıkar ve demokrasi ile yönetilen toplumlar için önemli bir sorundur.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı