Yönelimsellik ve Egonun Aşkınlığı

Sartre’a göre Husserl bilinci bilinç yapan özelliği bulmuştur: Yönelimsellik. Husserl yönelimselliği “her bilinç bir şeyin bilincidir” diyerek tarif etmişti. Sartre yönelimselliği niye çok önemser? Ona göre, yönelimin yöneldiği şey bilinçte bir imge, bir temsil değildir. Yönelimsellik bilincin kendi içinde bir ilişki, bilincin aslına ulaşamadığı bir şeyi kendi kendisine temsil etmesi veya sunması değildir.



Klasik epistemolojinin başlıca sorunlarından biri olan temsilin asıla uygunluğu sorunu çözülemeyecek bir sorundur. Yönelimsellik fikri, şeylerin bilince indirgenebileceğini savıyla bağdaşmaz. Öte yandan, bilginin, bilinçteki temsiller ile bilinçten bağımsız olarak var olan gerçeklik arasındaki bir uygunluğa dayandığı görüşü de Sartre’ye göre sorunludur. Zira gerçeklikle ilişki temsil ise temsil ile gerçekliği nasıl kıyaslayabiliriz? Sartre’a göre “yönelimsellik” bu eski sorunu ortadan kaldıran yepyeni bir başlangıç olarak görülmelidir. Yönelimsellik, bilincin dışarı doğru hareketi, yani “aşkınlık” tır. Onun sayesinde biz dünyada, güneşin altında, yolun kıyısında, tozun toprağın içinde, dışarıdayızdır. Ama burada söz konusu olan önce içine kapalı bir bilincin sonra dışarı çıkması değildir. Yönelimsellik sayesinde şeyler ile bilinç tek bir hamlede verilirler: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir, bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç yoktur. Öte yandan, şeyler bilince dışsal oldukları hâlde, ona görelidirler (rölatif). Bunun anlamı şudur: Şeyler ancak bilincin onlara yönelimi içinde bilince belirirler. Sartre’a göre yönelimsellik bizi somuta ulaştırır. O hâlde, epistemolojinin “Nasıl oluyor da bilincimin içerikleri dünyadaki şeylere karşılık gelir?” sorusu boş bir soru olmasa bile, birincil soru bu değildir. Onu varlıkbilimsel bir sorunsalla ilişkilendirerek yanıtlamak gerekir: “İnsan dünyayla nasıl ilişki kurar?” Ancak bu öncel ilişkinin betimlediğimizde doğruluktan nasıl “karşılık gelme” (correspondance) terimleriyle konuşabildiğimizi çözümleyebiliriz.



Gördüğümüz gibi, Sartre ilk felsefi eserini 1934’te Husserl’den aldığı “yönelimsellik” kavramını yorumlamak suretiyle verir. Ne var ki yaptığı işin Husserl’in düşüncesini açıklamaktan öteye gitmediğini düşünür. Özgün bir düşünür olmadığı kaygısına kapılır. Hatta kendi konumunu Husserl’inkinden ayırt etme arayışı, onu, çok geçmeden Husserl felsefesinde nelere katılmadığını açıklayan yeni bir deneme kaleme almaya iter: Ego’nun Aşkınlığı. Sartre 1913’te yayınlanan Ideen ile birlikte Husserl’in felsefesinin idealist bir yön kazanmasından memnun olmadığını açıklar. Sartre’a göre bilinçte saf, transandantal bir ego yoktur. Fakat böyle bir ego’nun yokluğu, bilincin transandantal işlevini ortadan kaldırmaz, ancak bu işlev sayesinde dünya bilince belirmektedir. Bilincin yönelimselliği dünyanın bilince belirişini koşullar. Kısacası, dünyanın bilince belirmesini açıklayabilmek için transandantal egonun varlığına ihtiyacımız yoktur. Bilinç saf bir ego tarafından idare edilmediği hâlde transandantaldir, yani bilincin yönelimsel yapısı olmasaydı, dünya bilince beliremezdi. Transandantal bir egonun örgütlemediği bilinç bir güçler, karmaşık yönelimler oyununa benzer; psikolojik bir ego ve şeyler bunun sayesinde belirir, ortaya çıkarlar.



Ego’nun Aşkınlığı’nda Sartre bilincin çeşitli katmanlarını betimler. Bilinç ilk, en alt katmanında düşünümsel (refléxive) değildir, düşünülmemiştir (irrefléchie). Düşünülmemiş bilinçte yaşantıya ilişkin bir farkındalık bulunur; ama yaşantı bir ben’in yaşantısı olarak koyulmamıştır. İkinci katmanda düşünüm edimi, belli bir yaşantıyı bir ben’in yaşantısı olarak koyutlar. Ancak bu kez de düşünüm edimi bir ben’in düşünümü olarak koyutlanmamıştır. Üçüncü düzeyde bu koyutlama yapıldığında psikolojik ego da kurulmuş olur. Kısacası psikolojik ego ilksel veya kökensel değildir, düşünümün bir ürünü olarak oluşmuştur. Başka deyişle kendi bilinç hâllerimizi incelediğimizde daha önce varolmayan yeni bir nesne, bir ego yaratırız. Böylece Sartre yalnızca Husserl’i değil, Descartes’ı da reddetmiş olur. Kendimize, yaşantılarımıza döndüğümüzde düşünen bir ego’nun varlığını kesinlikle bilebildiğimiz iddiası doğru değildir. Zaten Sartre’a göre içe dönüş (introspection) genel olarak yanıltıcı bir yöntemdir, zira bilinç kendisini şeylerle ilişkisinden bağımsız olarak bilemez ve ego düşünümün bir ürünüdür. Sartre Husserl’in fenomenolojik redüksiyonu fenomenolojik yöntemin bir gereği olarak görmesine de itiraz eder. Fenomenolojik redüksiyon da fenomenolojinin idealizme dönüşünün bir işaretidir ve halis bir fenomenolojinin ona ihtiyacı yoktur.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı