Pragmatizm-Anlam İlişkisi

Peirce, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, metafizik konusunda görüşleri olan bir düşünürdür. Ancak kendisi, pragmatizmi bir tür metafizik olarak görmemektedir:

(...) pragmatizm, kendi başına, bir metafizik doktrini, şeylerin hakikatini belirleme çabası değildir. Sadece, zor sözcüklerin ve soyut kavramların anlamını açıklığa kavuşturma yöntemidir (“Survey of Pragmatism”, 317).



Peirce’ın bu yöntemi doğruluk, inanç, şüphe gibi kavramları karşılıklı bağıntı- ları içerisinde ele alırken nasıl kullandığını yukarıda gördük. Öte yandan, Peirce’ın bu yöntemi tüm zihinsel içerikler için kullandığı söylenemez. Peirce’ın amacı, kendi deyişiyle, düşünsel (İng. intellectual) kavramları açıklığa kavuşturmaktır. Düşünsel kavramlar, nesnel olgulara ilişkin kanıtlamalara zemin sağlar (“Survey of Pragmatism”, 318). Peirce, bu tanımla neyi kastetmektedir? Bunu anlamak için bir yol, “nesnel olgulara ilişkin kanıtlamalara zemin sağlamayan” zihinsel içeriklerin neler olduğunu anlamaktan geçer. Peirce, düşünsel kavramlara karşıt olarak yalnızca, öznel duygulanımları koyar.

Düşünsel kavramlar ile yalnızca öznel duygulanımlar arasındaki farkı ortaya koyabilmek üzere Peirce, renk tayfındaki renklerin, sabit bir noktaya göre bakışımlı (simetrik) olarak yer değiştirdiği bir düşünce deneyinden söz eder. Renk tayfı, bir çizgi üzerinde renklerin frekanslarına göre dizilmeleri ile oluşur Bu tayfın orta noktasına eşit mesafede (eşit frekans büyüklüğünde farklılaşan) renkler, birbirlerine göre simetrik renklerdir. Şimdi varsayalım ki benim, fizyolojik/zihinsel yapı m ile bir başkasınınki öyle bir biçimde farklılaşmış olsun ki benim belli bir renkte bir nesneyle karşılaştığımda deneyimlediğim renk ile diğer kişinin deneyimlediği renk birbirlerine göre simetrik olsun. Bir bakıma diğer kişi, benim sahip olduğum renk tayfının ters çevrilmişine sahip olsun. Öte yandan, her ikimize de renkler, sistemli olarak farklı görünse de nesnelerin rengi bize sorulduğunda ikimiz de aynı sözcüğü kullanmayı öğrenmişizdir. Bir başka deyişle, renk tayfının bu suretle tersine çevrilmiş olması, her ikimizin sergilediğimiz davranışlarda (konuşmamızdan, bilimsel araştırmalar yapmamıza) hiçbir farklılığa yol açmaz. Böyle bir farklı- lığın olduğunu tespit edecek davranışsal bir ölçütümüz yoktur. Peirce, bu biçimde davranışsal hiçbir farklılığa yol açmayan bir tersine çevirmeye olanak verdiği için renkleri yalnızca öznel duygulanımlar olarak adlandırmaktadır. Oysa durum, düşünsel kavramlar için böyle değildir.



Örneğin, bir nesnenin uzunluğundan, sertliğinden, kapladığı hacimden bahsettiğimizde ya da bir düşünceye inandığımızı, savunduğumuzu söylediğimizde kullandığı mız “uzunluk”, “sertlik”, “hacim”, “inanmak”, “savunmak” gibi kavramlar bizim davranışlarımızı, kullandığımız dili, akıl yürütmelerimizi doğrudan etkiler. Örneğ in, “uzunluk” kavramını anlayıp anlamamamız davranışlarımızı belirler. Birisi, bizden birkaç çubuktan en uzun olanı istediğinde hangisini nasıl seçeceğimiz kavramı anlamamıza bağlıdır. “Uzunluk” kavramının içerdiği unsurlar, uzun bir nesnenin sağlayacağı belli özellikleri belirler. Uzun bir nesneyle yapılabilecek ama kısa bir nesneyle yapılamayacak bazı işleri birbirinden ayırt edebiliriz. Bir bakıma bu unsurlar, söz konusu nesnenin yatkınlıklarını belirler.

Bu düşünce çizgisini takip ederek şimdi, düşünsel bir kavramın anlamını nasıl belirleyebileceğimize bakalım. Bir başka deyişle, düşünsel bir kavramı nasıl açıklığa kavuşturabileceğimizi soralım.

Peirce, fikirlerin açıklığa kavuşturulması söz konusu olduğunda, üç düzeyi birbirinden ayırt eder. İlk düzeyde bir fikirle aşina oluruz. Bu düzeyde, söz konusu fikirle karşılaştığımız sıradan durumlarda söz konusu fikri (ya da bu fikrin bir nesnede özellenmesini (İng. instantiation) tanırız. İkinci düzey, söz konusu fikrin tanımını ifade edebildiğimiz düzeydir. Üçüncü düzey ise fikri kavramamızın pratik alanda sonuçlarının/etkilerinin farkında olmamızı içerir. Peirce’a göre bu etkilerin toplamı, bize açıklığa kavuşturmaya çalıştığımız fikri verir. Üçüncü düzeyde bir açıklık elde etmek, söz konusu fikrin belirlediği nesne ile ilgili bir işlem gerçekleştirmemizi ve bunun sonuçlarını gözlememizi içerir. Bu yöntemle elde ettiğimiz tanı m genellikle işlemsel tanım olarak adlandırılır.



Bu üç düzeyi bir örnekle ele alalım. Açıklığa kavuşturmaya çalıştığımız fikir “parlaklık” olsun. İlk açıklığa kavuşturma düzey, parlak nesneleri diğer nesneler arasında ayırt ettiğimiz düzeydir. Birisi “Gidip parlak taşları toplayın” dediğinde ya da bir bijuteri dükkânında kendimize parlak taştan yapılma bir kolye seçmeye çalışırken, iyi bir sonuç alabilmemiz, parlaklık konusunda birinci düzeyde açıklığa sahip olmamızı gerektirir. İkinci düzey açıklığa kavuşturma ise parlaklığa ilişkin bir tür sözlük tanımı verebilmemizi içerir. Örneğin parlak, “gözü alacak veya dikkati çekecek biçimde ışık saçan veya yansıtan” olarak tanımlanabilir. Üçüncü düzey açıklık ise parlak nesnelerle ilgili bazı işlemler düşünüp sonuçlarını gözlememizi gerektirir. Örneğin, parlak bir cisme el feneri tutarsak, ışığın yansıması gözümüzü alır ya da parlak bir cismin üzerinde diğer cisimlerin yansıması görülebilir vb. Yukarı da da ifade ettiğimiz gibi, Peirce’a göre, açıklığa kavuşturmaya çalıştığımız “parlaklık” fikri, tüm bu gözlenen etkilerin ve sonuçların toplamıdır.

Bir başka deyişle, Peirce’ın pragmatizminin tüm amacının, kendi ifadesiyle, zor sözcükler ve soyut kavramlar hakkında bu biçimde bir üçüncü düzey açıklığa ulaşmak olduğunu söyleyebiliriz. Bir şeye inanmak, bir şeyden şüphe etmek, bir şeyin doğru ya da gerçek olması hep aynı işlemi, sonuç yöntemini uygulamamızı gerektirir. Söz konusu işlemler, bir topluluğa mensup tüm bireyler tarafından gerçekleştirilebilir ve sonuçları, kamusal olarak gözlemlenebilir şeylerdir. Bu, açıklığa kavuşturulmaya çalışılan terimlerle ilgili öznel duygulanımlara hiç yer olmadığı anlamına gelmez. Öte yandan bu öznel duygulanımlar, açıklığa kavuşturmaya çalıştığımız terimlerin anlamlarının bir parçası değildir. Bu nokta bizi Peirce’ın dil anlayışına getirmektedir. Peirce’a göre dil, çocukken öğrendiğimiz ve başkalarına öğrettiğimiz toplumsal bir uzlaşımdan ibarettir. Eğer anlam, kamusal ve paylaşılabilir bir şeye dayanmasaydı, dilin öğrenilmesi ve öğretilmesi olanaklı olmazdı. Bu bakı ş açısına göre, terimlerin anlamlarının “belirlenmiş” ya da “sabitlenmiş” olduğu da söylenemez. Anlamlar ne yaptığımıza, neyi hangi yöntemle ve ne ölçüde açıklığa kavuşturduğumuza bağlı olarak değişebilir. Bu değişim olgusu, Peirce tarafından kabul edilir. Peirce’ın dil anlayışı ile Darwin’in evrim kuramı arasındaki bağ da tam bu noktada berrak hale gelir. Dil, Peirce’a göre, evrime tâbîdir.



Eğer gözlemlenebilir ve paylaşılabilir olan etkiler ve sonuçlar anlam için esas ise şöyle bir soru da akla gelebilir: Birbirinden farklı biçimde ifade edilen ama etkileri veya sonuçları bakımından ayırt edilemeyen iki inancın farklı olduğu söylenebilir mi? Peirce’ın görüşlerini tutarlı bir biçimde takip edersek bu soruya vermemiz beklenen cevap “hayır” olmak durumundadır. Pragmatizmin anlam kuramının bu yanını William James, bir slogan haline getirmiştir: “Her farklılık bir fark yaratmalıdır.”

Bu anlam kuramının, Batı metafiziği açısından yıkıcı sonuçları bulunmaktadır. Çünkü söz konusu metafiziksel ifadeler birbirleri cinsinden tanımlanan ve anlaşılmaları, bilinen bir fark yaratmayan ifadelerdir. Peirce’a göre böyle ifadeler, anlamsı z ve saçma olarak kabul edilmelidirler.

Elbette, bu eleştirinin sonucunda felsefe adına yapılabilecek neyin kaldığı da sorulabilir. Anlamlı düşünsel etkinlikler, ampirik bilimlerle ve bu bilimlere zemin sağlayan anlambilim çalışmaları ile sınırlanmış görünmektedir. 20. yüzyılda bu sonucu açık biçimde çıkaran ve ifade eden (mantıksal pozitivizm gibi) felsefî hareketleri, bu kitap içerisinde ele alacağız.

Bu noktada, Peirce’ın anlam kuramını daha iyi anlayabilmek için anlam fikrinin kendisi ile ilgili Peirce’ın ne düşündüğü üzerinde biraz daha duralım. Peirce’a göre anlam, sabit bir olgu değildir. “Düşünsel bir kavramın anlamı nedir?” diye sorduğumuzda, “Bu kavram şu anlama gelir.” deriz. Ancak, burada ifade ettiğimiz anlamın kendisi de bir başka anlama gönderme yapmaktadır. Bu itibarla anlam, bir işaret etme bağıntısı yoluyla anlaşılabilir. Daha doğrusu, anlamı olan şeyler işaretlerdir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı