Kitaro Nishida Kimdir?

Kitaro Nishida 17 Haziran 1870 ila 7 Haziran 1945 tarihleri arasında yaşamış olan Japon düşünürdür.



Doğu’nun tinsel geleneğini Batı felsefesiyle kaynaştırma çabalarına öncülük etmiştir.

Çocukluğunda Konfüçyüsçü bir öğretmenden geleneksel Çin felsefesi hakkında eğitim alan Nishida, ayrıca Hoco Takiyoşi’den matematik dersleri de almıştır. Eğitiminin Çin kültürüne dayalı olması, kişiliğinin oluşmasında ve yaşamı boyunca Konfüçyüsçülüğün etkisinde kalmasında önemli rol oynamıştır.



Çocukluğundan başlayarak önemli dostluk ilişkileri kuran Nishida Tokyo Üniversitesi felsefe bölümünü bitirdikten sonra bir ortaokulda öğretmenliğe başlamıştır (1895). Ertesi yıl Kanazava’daki Dördüncü Yüksekokul’a, iki yıl sonra da Yamaguçi’deki Yamaguçi Yüksekokulu’na atanmıştır. 1899-1909 arasında profesör olarak döndüğü Dördüncü Yüksekokul’da psikoloji, mantık, etik ve Almanca dersleri vermiştir. Bu dönemde ayrıca Zen meditasyonu uygulamalarıyla ilgilenmiş ve Zen No Kenkyu (1911; İyinin Araştırılması) adlı yapıtındaki görüşleriyle de adını Japon felsefe dünyasının özgün bir düşünürü olarak duyurmayı başarmıştır.

1909’da Tokyo’daki Gakuşuin Üniversitesinde profesörlük yaptıktan sonra Kyoto İmparatorluk Üniversitesinde etik profesörlüğüne atanan Nishida 1913’te din felsefesi profesörü olmuştur. “Hiçliğin ropos’unun (yer) felsefesi” olarak tanımlanabilecek felsefi görüşleri de bu dönemde olgunlaşmıştır. Üniversitedeki son yıllarında felsefe sorunlarını daha derinlemesine ele alarak somut olguları, geliştirdiği mantıkla açıklamaya çalışmıştır. Hiçliğin topos’undaki nesnellik ve öznellik (zihin ve nesneleri) ikiliğinin üstesinden gelen doğru gerçeklik görüşünün “tarihsel dünyadaki tarihsel gerçekliği” kavramak açısından büyük önem taşıdığını öne sürmüştür. Mutlak hiçlikle ilgili görüşlerini, emekliye ayrıldıktan sonra yazdığı Tetsugakuron bunfu’da (Felsefi Denemeler, 7 cilt) daha da geliştirmiştir.



Nishida’nın görüşleri Batı felsefesine dayandığı gerekçesiyle İkinci Dünya Savaşı sırasında milliyetçilerin ve militaristlerin saldırılarına hedef olmuştur. Sonraki yıllarda ise Marksist ve usçu düşünürlerce metafizik yaklaşımları nedeniyle eleştirildiyse de bu tür eleştiriler sağlam temeller bulamadığından zamanla azalmıştır. Takahaşi Satomi ve Tanabe Hacime’nin felsefi temellere dayalı eleştirileri ise daha büyük önem taşımaktadır.

Nishida felsefi görüşlerini geliştirirken uzun süre yoğun biçimde sürdürdüğü Zen uygulamalarının yanı sıra William James’in felsefe ve psikoloji görüşlerinden de önemli ölçüde yararlanmıştır. Kendi temel sezgilerini James’ten aldığı psikoloji kavramlarını kullanarak felsefi açıdan yorumlamıştır. Zen no kenkyu’nun ilk bölümünde “saf deneyim” kavramına açıklık getirmeye çalışarak “saf deneyimin”, içinde herhangi bir düşünce öğesi bulunmayan “dolaysız” deneyimi belirttiğini öne sürmüştür. Geliştirdiği bu kavrama Zen eğitimine dayalı kendi dinsel deneyimlerini de katmıştır. Bu kavram özne ve nesne ikiliğini dışarıda bıraktığı için bütün ve parça ayrımını da tamamen dışlamaktadır. Tüm evren kişinin varlığında billurlaşmıştır. Kişinin bütün varlığı ise eylemlerinde saydamlaşır. Bu, “olaylarla ilişkili olarak bilmek” anlamına gelir. Gerçekliğin derinliği, kişinin gerçeklik ile dolaysız ilişkisi, kendini yaratıcı bilinç akımı içinde geliştiren dinamik sistem gibi temalar Nishida’nın felsefesinin temel öğelerini oluşturur.

Nishida’ya göre yargı, sezgisel bütünün çözümlenmesiyle oluşur. Örneğin, bir atın koştuğu yargısı, koşan bir atla ilgili dolaysız deneyimden çıkar. Bir yargının doğruluğu, bu yargının özne ve nesne ikiliği yoluyla oluşturulduğu temeldeki sezgisel bütünlüğün gerçekliğine bağlıdır. Bir yargı kendi ikiliği yoluyla kaynaklandığı sezgiye atıfta bulunarak doğrulanabilir, çünkü burada sezgi Hegel’in “kavram”ı gibi kendi başına oluşan bir bütündür. Nişida, Hegel’in “her şey kavramdır” ya da “her şey yargıdır” önermelerine benzer biçimde “bütün gerçeklik sezgidir” ya da “bütün gerçeklik dolaysız bilinçliliktir” ifadesini kullanır. Çünkü ona göre, “bilinçlilik biricik gerçekliktir.” Nişida felsefi gelişiminin ikinci evresinde Fransız filozof Henri Bergson’un etkisinde kalarak onun görüşlerini o sırada Japonya’da etkili olan Yeni-Kantçı görüşler ile bütünleştirmeye çalıştı. Cikaku ni okeru çokkan to hansei (1917; Kendini Bilme Üzerine Sezgi ve Düşünceler) adlı yapıtında temel görüşlerini değiştirmemekle birlikte, saf deneyim kavramını farklı biçimde ifade etti. Yeni-Kantçılığın etkisiyle görüşlerini psikolojik terimlerden arındırarak bütünüyle mantıksal bir yaklaşımı benimsedi. Sonunda ulaştığı çıkmaz noktada mantığın yetersiz kalması üzerine mistisizme yöneldi. Böylece düşünce ve sezginin birliği olarak tanımladığı “benlik” kavramını mistik bir temelde açıklamaya çalıştı.



Felsefi gelişmesinin üçüncü evresinde ise önceki yaklaşımını tersine çevirdi. Hataraku mono kara miru mono e (1927; Eylemli Benlikten Gören Benliğe) adlı kitabında transandantal idealizmden tümüyle koptu ve hareket noktası olarak “ben”i almaktan vazgeçti. Kendi mistik deneyimine denk düşen bir gerçeklik dünyasına ulaşmaya çalıştı. Ben olmayanın ya da hiçliğin dünyası olarak adlandırılabilecek bu alan, idealizmdeki ben olmayandan ve Sartre’ın var oluşçuluğundaki yok edici hiçlikten farklıydı. Nishida’nın ben olmayanı özneyle nesne arasındaki bütün uçurumların ortadan kaldırıldığı sonul bir gerçeklikti. Nishida, Budacı geleneğe uygun biçimde bu gerçekliğe hiçlik adını verdi ve ister nesne, ister benlik olsun dünyada var olan her şeyin gerçekliğini hiçlik kavramından çıkarmaya çalıştı. İdealizmdeki saf benliğin evrensel bilinçlilik olarak soyutluğunu korumasına karşılık Nişida’nın ben olmayanı “kendinde şey”in bireysel gerçekliğini içeren mutlak hiçlik içinde gerçek bireysellik olarak beliriyordu. Böylece birey kavramını temel sorun edinen Nishida bu soruna yanıt bulabilmek için Yunan felsefesi, özellikle de Platon ve Aristoteles’in görüşleri üzerinde kapsamlı araştırmalara girişerek bireysel ve evrensel olanın önemini mutlak hiçlik açısından göstermeye çalıştı. Hiçliğin ya da mu’nun nesnenin arkasında yatan evrensellik olduğunu, aynı zamanda da birey olarak benliğin biçimlendiği hiçliğin karanlığını belirttiğini öne sürdü. Platon’un Timaios diyalogundan topos kavramını alarak hiçliğin topos’u kavramını geliştirdi ve hiçliği topos’un biricikliği olarak tanımladı. Felsefi gelişmesinin dördüncü evresinde ise hiçliğin topos’u düşüncesini “tarihsel dünya” görüşünü açıklamak için kullandı.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı