Felsefi Anlamda Düşünmek Nedir, Nasıl Gerçekleşir?

Düşünmek insanın bir yetisi, zorunlu bir yaşam koşuludur.



İnsan dediğimiz zaman öncelikle “düşünen varlık”ı anlıyoruz. Pascal, insanın tüm değerinin düşüncesinde olduğu fikrindeydi. Çünkü insan yaşamının bir yüzü eylem ise, öteki yüzü, yani eylemin öncesinde yer alan temel düşüncedir. Shakespeare’in Hamlet’inde bize bu insan gerçeği şöyle anlatılır: “Konuşmadan önce düşün, eylemeden önce tart.” Gene Hamlet’de düşünmeyle ilgili şu cümleyle karşılaşırız: “Hiçbir şey kendinde iyi ya da kötü değildir, her şey o şeyle ilgili düşüncemize bağlıdır.”



Peki düşünebilen tek varlık olarak övünen insan, yeterince düşünüyor mu? Zaman zaman insanların iyi düşünmemesinden ya da yeterince düşünmemesinden yakınıyoruz. Çoğumuz düşünmeyen bir dünyada yaşıyor olmaktan yakınıyoruz. İnsanların büyük bir bölümü en az düşünceyle bütün bir yaşamı omuzlamak gibi bir kolaycılığı benimsiyor. Hatta kimileri düşünceyle alay ederken kimileri gerçekten düşündüklerini sanıyorlar. Düşünmeyenlerin büyük bir çoğunluk oluşturduğu bir dünyada, düşüncenin lüks sayıldığı bir dünyada her şeye karşın düşünen insanı gerçek insan diye belirliyoruz.

Jean-Jacques Rousseau “Emile” ya da “Eğitim” adlı o çok ünlü kitabında düşünmenin bir eğitim sorunu ortaya koyduğunu söyleyerek şöyle der: “Düşünmek insan için doğal bir şey değildir. Düşünmek onun tüm diğerleri gibi öğrendiği ve çok zor öğrendiği bir sanattır. Her iki cins için birbirinden gerçek olarak ayrı iki sınıf düşünüyorum: biri düşünenler sınıfı öbürü hiç düşünmeyenler sınıfı. Bu ayrım hemen tümüyle eğitimden gelmektedir.”

Düşünce geçmiş zamanlarda genellikle duygunun karşısına konmuş, çok yerde bir duygu-düşünce karşıtlığı üzerinde durulmuştur. Buna göre çok zaman duygular büyük ölçüde tehlikeli, düşünceler ise kurtarıcı görülmüştür. Biz bugün duygulanmanın da bir tür düşünme biçimi olduğunu bilmekte ve bunların iki ayrı alan oluşturmadığını, her ikisinin de iki ayrı kaynaktan değil, tek bir kaynaktan geldiğini görmekteyiz. Ama eskiler soruna daha değişik bakmışlardır. Onlar duyguların ya da sık sık kullandıkları bir terimi kullanarak söyleyelim tutkuların aklı, bilinci bulandırdığını, dolayısıyla onların giderilmesi ya da baskı altında tutulması gereken şeyler olduğunu düşünmüşlerdir. Örneğin Jean-Jacques Rousseau “Yalnız Gezerin Düşleri”nde şöyle demiştir: “Yüreğim ve zihnim aynı bireyin değil denebilir. Yıldırımdan daha hızlı olan duygu ruhumu doldurur, ancak beni aydınlatacak yerde beni yıkar ve sarsar. Düşünmek için soğukkanlı olmalıyım.”



Her ne olursa olsun, düşünmek insan olmanın ilk koşuludur ve insan yaşamını oluşturan değişimin de belirleyici gücüdür. Biz de bu gerçeği Ernest Renan gibi olumsuzlama yoluyla şöyle anlatabiliriz: “Değişmemenin tek yolu düşünmemektir.” Öte yandan düşünmek onaylamaktan çok karşı çıkmayı düşündürür bize. Gerçek anlamda düşünebilen insan hayır demeyi alışkanlık edinmiş insan değildir; ama gerektiğinde kesin bir biçimde hayır diyebilen insandır. Alain Badiou şöyle der: “Düşünmek hayır demektir. Dikkat edin, evet işareti, uyuyan bir adamın işaretidir. Uyanıklıkta insan, tersine, başını kaldırır ve hayır der.”

Düşünmek insana, insan yaşamına bütünsel bir bakışla bakmaktır. Descartes insan bilgisinin bir bütün olduğunu söylüyordu. Düşünce alanımızı daralttığımız zaman dünyaya yeterince yerleştiğimizi söyleyemeyiz. Düşünmek dünyaya bir ya da birkaç açıdan değil bütün açılardan bakmayı bilmekle olur. Karl Jaspers “Felsefi Otobiyografi” adlı kitabında şöyle der: “İnsan olma koşulu, bireyin yaşama, bütün içinde katılmasını ve yaşamı anlamasını gerektirir, oysa uzmanlaşma bireye kendi mesleğinde yetkin bir çaba gösterme olanağı sağlar. Dünyada yalnız uzmanlar olsaydı, insanlık güç kullanarak insanlara baş eğdirmek isteyecek kişiye av olacaktı. Hepimiz dar alanlarımızdan çıkmak ve insanlığın yazgısına ortak olmak zorundayız. Bu da insanın en genel bilgisine ulaşmak zorunda bırakır bizi. Bu elbette her alanda bilgi sahibi olmak gibi bir çabayı düşündürmemeli bize. İnsan ömrü her alana uzanmamızı olası kılmayacak kadar kısadır. Bu yüzden yaşamımızı iyi kullanmak zorundayız, bunun için yöntemli olmak, ayıklayıcı ya da seçici olmak, birbiriyle ilgili olmayan bilgileri bilincimizde gelişigüzel bir biçimde bir araya getirmeme konusunda özenli olmak zorundayız.”

Gerçek anlamda düşünmek dünyayı ve kendini, dünyadaki kendini ve kendindeki dünyayı doğru olarak kavrayabilmek için usunu iyi kullanmaktır. Usumuzu iyi kullanmamız gerektiğini bize ilk olarak üstüne basa basa söyleyen 17. yüzyılda Descartes olmuştur. Descartes’ın başlıca amacı düşüncede ve eylemde her şeyi açık bir biçimde görmek ve böylece yaşamın yollarında güvenle yürüyebilmektir. Daha önce Eski Çağ’ın akılcı filozofları olan Stoacılar ussal düşüncenin önemi üzerinde durmuşlardı. Onlar için insan aklının kaynağı doğadaydı. Doğanın bir parçası olan insan doğaya uygun yaşamalıydı, ussal yaşam doğaya uygun yaşam demekti. İmparator Marcus Aurelius şöyle diyordu: ''Kısa bir zaman için bile olsa ustan başka bir şeyi yol gösterici diye almamak; her zaman aynı kalmak, büyük acılarda, bir çocuğu yitirdiğimizde, uzun hastalıklarda...” Her türlü acıya usumuzun gücüyle katlanacak, her türlü sıkıntıyı usumuzun gücüyle alt edecektik. Ahlakın temelinde de ussallığın bulunması gerekiyordu, mutlu bir yaşam da ancak usu iyi kullanabilmekle olasıydı: “Kendinin efendisi olmak, kendini başka şeyin sürüklemesine bırakmamak, her koşulda hastalıklarda bile sevinçle davranmak, kişiliğinde yumuşaklığı ve ciddiliği mutlu bir biçimde bütünleştirmek...”



17. yüzyılda Kant insanın küçüklüklerini alt edebilmesi için usunu iyi kullanmak zorunda olduğunu bildiriyordu. İnsanın kurtuluşu için tek çıkar yol herkesin kendi usunu kullanabilme yürekliliğini göstermesiydi. İnsanlar genellikle başkalarının usuyla iş görüyorlardı. Küçüklüğün kaynağını bu kolaycı tutumda aramamız gerekiyordu. Küçüklükler kolaydır, diye düşünüyordu Kant, tüm küçüklükleri korkaklığın ve tembelliğin beslediğini söylüyordu. Ona göre çok zaman insanlar bir kitabı uslarının yerine, yöneticilerini bilinçlerinin yerine koyabiliyorlardı ve bundan rahatsız olmuyorlardı. Başkasının usuyla düşünmek yani düşünmemek bir alışkanlık olmuştu sanki. Bu yüzden küçüklük insan olmanın neredeyse zorunlu bir koşulu durumuna gelmişti. Kant’a göre bireylerin kendi doğaları durumuna gelmiş olan küçüklüklerinden sıyrılmaları zor da olsa zorunluydu, bu sıyrılma insan olmanın temel koşuluydu. Şöyle der Kant: “Usla yönelmek uygundur. Gizemli ve sözümona bir doğru duygusuyla ya da inanç diye nitelendirilen aşkın bir sezgiyle yönelmek uygun değildir.” 

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve "Sosyolojiye Giriş" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM), "Felsefeye Giriş" Afşar Timuçin