|
Entelektüeller ve Toplum Nedir?
FELSEFE VE ENTELEKTÜELLERİN ROLÜ
Peter Osborne
Entelekt Biçimleri (Klasik Gelenekler):
Klasik olarak ‘entelektüel', (kentsoylu) devrim geleneğindeki soyut
ussal öğenin, somut bir toplumsal kişilikte simgelendiği Fransız
imgeleminin bir ürünüdür. Belli bir kimseyi ya da belli bir işle uğraşan
bir kimseyi temsil eden bir ad olarak bu sözcüğün İngilizcede günlük
kullanıma girişi on dokuzuncu yüzyılın başlarını bulmuştur. Başından ben
Jacobencilikle olan bağından ötürü de, soyutlamayla özdeşleştirilen
soğukluk gibi, ironik biçimde nitelendiği işe yaramazlık benzeri olumsuz
çağrışımları da beraberinde taşımıştır Bu açıdan sözcüğün tarihi,
(1796'da de Tracey'nin bir fikirler bilimini belirtmek üzere ortaya
attığı) sonradan Napolyon'un, demokrasi taraftarlarını ‘fikir'
satıcıları olarak suçlamak üzere aşağılayıcı bir anlamda kullandığı
‘ideoloji' sözcüğünün tarihiyle koşuttur. Marx da çatışan politik
inançlardan hareketle bu sözcüğün olumsuz anlamını savunmuştur.
Entelektüeller hakkında pek fazla bir şey yazmamış olsa da Marx'ın,
‘ideologlar' hakkında söyleyecek bir şeyleri vardı. Yapıp ettiklerinin,
kendilerine ilişkin idealistçe bir yanlış anlamaya dayanması anlamında
—tıpkı filozoflar gibi yani— onları birer idealist olarak görüyordu.
Yine de Marx da, geçerliliğini yitirmiş olduğunu düşündüğü bir felsefi
geleneğin kavramsal kaynaklarına dayandığı ölçüde, aslında onların
geleneğine kendince katılmış oldu. İşe yaramazlık artık kuşkusuz,
özellikle filozoflara atfedilen bir özelliktir. Ama bu hep böyle
olmamıştır. Aydınlamanın filozof geleneğinin uygulamayla köklü bir
ilişkisi vardı. Voltaire'in Felsefe Sözlüğü'ndeki filozof başlığına göre
"doğa yasalarının küçük bir kısmını keşfetmek çağlara mal olmuştur, ama
akıllı bir kimse için insanoğlunun ödevini öğrenmek bir günlük iştir."
Bu metne göre işe yaramaz olanlar, dindarlığa sığınan ikiyüzlüler,
filozofları mahkum eden fanatiklerdir ve hepsi de Fransa'da
yaşamaktadır. Voltaire'in iyimser bir gözle çizdiği İngiltere'de bunlara
yer yoktur. İngiltere Burke'ün, yani entelekya karşıtlığının o
entelektüel galibinin kimliğinde intikamını almıştır. Reflections on the
Revolution in France'te (1790) Burke'ün, Fransız Aydınlanması'nın din
imgesini Aydınlanma'nın kendi mirasına taşıması, modern tutuculuğun,
entelektüellerin siyasal itibarlarını yitirmelerinin temellerini atmış
oldu. Bu durum, ‘entelektüeller' ve ‘ideoloji'nin, ‘Marxçılık' ve
‘parti' aracılığıyla ‘bütüncüllük'e bağlandığı Soğuk Savaş (‘yenilen
Tanrı' komünizm) sırasında daha da güçlendirildi Bu, sağ kanat
halkçılığın merkezinde olan, ama etkisi bundan çok daha yaygın olan bir
ikiyüzlülük yapısıdır. Filozofa ilişkin olarak düşünü len işe
yaramazlık, felsefeye özgü entelektüel işlev konusundaki bağımsız bir
kavrayıştan (belki de soyutluğunun getirdiği o belirsizlik duygusunun da
ötesinde) olduğu kadar, bu geniş çaplı entelekya karşıtı akımdan da
kaynaklanmıştır. Bilinçli bir biçimde ‘felsefe karşıtı bir felsefe' olma
çelişkisini sürdüren pragmacılığın son dönemlerde Anglo-Amerikan
akademilerindeki dirilişinin, entelekya karşıtlığını mı sürdürdüğü yoksa
bunun mirasıyla savaşmakta mı olduğu, bu kitaptaki söyleşilerin
birkaçında tartı şılan konulardan biridir. Öte yandan Almanya'da durum
faklıdır. Felsefenin gerek ulusçuluk gerek devletle olan yakın tarihsel
bağı —Fichte'nin Alman Ulusuna Söylev'in den (1807) Heidegger'in
Rektörel Söylev'ine (1933) kadar— ardında Alman ulusçuluğunun kendi
tarihinin yanı sıra, büsbütün farklı başka bir söylemsel iz bırakmıştır.
Almanya'da Aydınlanma, filozofu değil, felsefe profesörünü yaratmıştır.
Ancak bu profesörün alanına beslediği tutku, entelektüel türlerin kurulu
hiyerarşisi ya da fakülteler içindeki konumunun kendisine sunduğu her
türlü olanağı aşmaktadırı. Başka ülkelerde entelektüele atfedilen
evrensellik ile kamusallığın bir aradalığı (uzmanların, üniversitedeki
kıdemli kimselerin ihtisasçılığına karşılık olarak), bu gelenek
içerisinde felsefeye has bir özellik olarak görülmektedir. Felsefeye,
kültür ile toplumsallaşma açısından kendisini bir bütün olarak modern
kültürün en yetkin düşünümsel biçimi kılan birleştirici bir güç
atfedilmiştir. Sözgelimi Schelling için, felsefeyi bir fakülte içerisine
yerleştirilebilir bir şey olarak tasarlamak anlamsızdır, çünkü: "Her şey
olan bir şey, tam da bu nedenle, herhangi bir şey olamaz"". Bu özel
evrensellik, corporatism aracılığıyla liberal evrendeşçilikten (Kozmopolitanizm
) aslında dilsel olan bir ulusçuluğa dek pek çok siyasal yoruma açık
olduğunu gösterir. Ancak bunun Üçüncü Reich sırasında faşizmle olan
uzlaşması, Aydınlanmacı dayanaklarını köklü bir biçimde sorunsallaştıran
bir etken olmuştur. 1930'lardaki Alman felsefesi erke yönelik talebiyle,
İngiltere, Fransa ya da Kuzey Amerika'daki eşdeğerleriyle
kıyaslandığında bir hayli farklılık gösteriyordu. Sonuç olarak, 1945'ten
beri Almanya'daki liberal filozoflar, bilinçli olarak, Alman
felsefesinin ulus ile devlet arasında özel bir ilişki yönündeki eski
talebine karşı bir eğilim içine girerek, bunun yerine bir yurttaş olarak
filozof bireyin, herhangi bir kimseden farksız olarak taşıdığı
demokratik sorumluluğa dikkat çektiler. Kökenlerini Jaspers'in ilk
savaş-sonrası yazılarında" bulan bu yaklaşım, Habermas'ın şu ısrarlı
sözleriyle özetlenir: "Filozoflar bir ulusun öğretmenleri değildirler...
mevcut tarihsel koşullar altında belli tipteki bir toplum için kurumlar
tasarlama istiyorlarsa, ancak demokratik sürece birer yurttaş olarak
dahil olan ya da belli bir uzmanlıkla bu sürece hizmet eden kimselere
katılabilirler."
Habermas'a göre, başka yerlerde filozof-entelektüel ulamı altına
sokuşturulan etkinlikler titiz bir ayrıma tabi tutulmalıdır. Bu ayrımda,
tamamen bilgisel ya da entelektüelliğe özgü öğeler ile (ki burada
felsefe hakimdir) her birinde ortak olan kamusal-demokratik sorumluluk
ya da işlev ortaya çıkmalıdır. Bunun tuhaf birtakım sonuçları vardır:
Rawls'un Theory of Justice'inin, kendisini ‘ahlaksal savların geçerli
kılınacağı genel zemin için ya da kuralların açığa çıkarılması' işiyle
sınırlamak yerine özel adalet ilkeleri ortaya koymaya çalıştığı için,
felsefi bir yapıt olarak görülmemesi, gibi. Buna karşılık, ‘yurttaşlar
arasındaki gündelik siyasal söylem'de felsefi bir boyut olduğunun kabul
edilmemesi de buna dahildir. Ancak bu durumda, ‘yardımcılar' olarak
filozoflardan nasıl yararlanılacağı ve özel uzmanlıklarının neyle
ilişkilendirilebileceği açık değildir. Ancak uygulamada, dergilerde
çıkan yazıları ve söyleşileri aracılığıyla Habermas, tam da
geçerliliğini böylesine ısrarla reddettiği entelektüel filozof rolünü
oynamıştır; özellikle de ulusal kimlik ya da devletin rolü ve yapısı
gibi konular söz konusu olduğunda —1960'larda öğrenci gösterileri ile
üniversitelerin demokratikleştirilmesi üzerine dönen tartışmalar,
1970'lerdeki terörizm konulu tartışmalar, 80'li yıllardaki Tarihçiler
Tar tışması, daha sonra Alman birliği ile Körfez Savaşı konusundaki
tartışmalar' Bu nedenle Alman tarihinden, felsefi uygulamanın kendi
içinde yer alan ‘söylen ile aydınlanmanın iç içeliği' konusunda alınacak
dersler olmakla birlikte bu tarihin, filozofun kamusal rolü karşısında
belirleyici bir say ortaya koyduğu da tartışılır. Aslında Habermas'ın,
siyasal bir kişilik olarak filozoftan duyduğu korku, onun, savaşmakla
meşgul olduğu geleneğin en önemli öğretilerinden birini kabul etmesine
bağlanır: Yani felsefenin belli türden savların mutlak birleştirici gücü
olarak tanımlanmasına. Sanki toplumsal olanla bir kez karışınca
felsefenin tüm yapabildiği onun üzerinde erk talep etmekmiş gibi. İçinde
bulundukları toplumsal kalıplara bağlı olarak usun savlarının bu
mantıkçı soyutlaması (ve korkulan yanlış somutlanması) tam da çağdaş
Fransız ve son dönem Anglo-Amerikan felsefelerince sorgulanan şeydir. Bu
sorgulama, yazınsal bir kişilik olarak entelektüel imgesiyle daha da
perçinlenmiştir.
Habermas'ın, felsefenin ödevi konusundaki yazılarında entelektüelle re
ilişkin bir söylemin bulunmayışı, egemen biçimiyle bu fikrin ulusal ve
yazınsal kökenlerinden kaynaklanmaktadır. Felsefenin toplumsal işlevi
konusundaki Alman tartışmaları bizi, derhal, Eflatun'un siyasal açıdan
her yöne çekilebilen mirasına götürür: Toplum kuramı üzerine yapıtlar
içinde Devlet, Nazi filozofları arasında, Nietzsche ya da Heidegger'in
yapıtlarına kıyasla çok daha fazla rağbet görürdü' Entelektüeller
konusundaki en çağdaş görüşün kökenleri oldukça tanıdık bir yapıta
dayanmaktadır:Julien Benda'nın 1927 tarihli Trahison des Clercs(Bilginlerin
ihaneti)ne. Batı'nın entelektüelin sorumluluğu konusundaki
tartışmalarını o günden bu yana belirleyen terimlerin ortaya atıldığı
kitap budur: Her türlü ulusal özgülcülük ya da toplumsal partizanlığı
reddederek bir bütün olarak insanlığa hizmet etmek adına yürütülen
destansı bir bireyselliğin evrensel ahlaksallığı. Bu terimler bugün Chomsky'nin kişiliğinde örneğini bulmuştur Avrupa'nın savaşlar arasında
geçen buhranlı yıllarının vicdan azabı içindeki —felsefi çerçevesi
açıkça laikleştirilmiş Hıristiyanlıktan başka bir şey olmayan— liberal
insancıllığının bir ürünü olarak Benda'nın, entelektüellerin evrensel
sorumluluklar taşıyan bir bireyler topluluğu olduğu yollu idealist
görüşü (ondokuzuncu yüzyıl Rus ‘intelligentsia'sının bir uyarlaması),
kendisini doğuran koşulları aşarak hala sarsılmaksı güç bir geleneğin
zeminini oluşturmuştur. Benda'yı izleyen yazarlar (özellikle Sartre)
entelektüelin özgürlüğüne ilişkin katı bir partizanlık ya da ‘sadakat'
konusunda siyasal bir söyleme bağlanan varoluşsal bir söylem adına, onun
soyut insancıllığını reddederek gerek kuramsal gerek de siyasal
terimleriyle savaşmışlardır. Ama entelektüeli bütün bir insanlık için
örnek bir kişilik haline getiren, evrensellik yönündeki o özgün ukdeye
onlar da saplanmışlardı.
Ahlaksal olduğu kadar paradigmatik bir biçimde yazınsal (hatta teatral)
bir kişilik olarak entelektüeli yaratan etken, bu örnekleme ukdesi
olmuştur. Çünkü Habermas'ın belirttiği gibi kentsoylu kamu alanı, yani
ayrıcalıklı entelektüel etkinlik alanı, tarihsel olarak, daha önceden
var olan bir yazın kültürü alanının siyasal olarak yeniden işleyişe
geçmesiyle ortaya çıkmıştır Habermas bu gelişimi, kendisinin ‘temsili
kamusallık' adını verdiği ve Ortaçağ'ın ortaklaşa (corporate) kültürüyle
özdeşleştirdiği şeyin ortadan kalkmasına bağlar. Öte yandan Benda için
entelektüel, kamusallık ruhunun ahlaksal timsalinin ta kendisidir. Bu
görüşün, entelektüellerin ‘onlarsız kapkara bir gece olacak dünyada
birer gözcü görevi gördükleri' yollu toplumbilimsel bir yorumu, Benda'nm
kitabıyla aşağı yukarı aynı sıralarda, Almanya'da, Karl Mannheim'ın
İdeology and Utopia adlı kitabında işlenmiştir Mannheim'a göre, bir
‘tabaka' olarak entelektüellerin görece sınıfsızlığı, ‘toplumsal yaşama
nüfuz eden bütün ilgileri kapsama' gücüne sahip ‘serbest bir zeka' (frei-schwebende
Intelligenz) yaratmaktadır. ‘Bireşimlerin taşıyıcıları' olarak
entelektüeller, ‘bütüne yönelik ilgi'ye karşılık gelen ‘bütüncül bakış
açısı'nın tek temsilcileri olmuşlardır Ringer'in yeniden kurduğu
‘mandarin' geleneğinin yetkeciliğini daha tutucu köklerine taşıyan
entelektüel işlev konusundaki bu tarz ortaklaşa evrensellik,
Almanya'daki liberal geleneğe, Habermas'ın kamu tarihinde öngördüğünden
daha yakındır Hegel'in Hukuk Felsefesi'nde devlet bürokrasisini ele
alışının, Nietzscheci bilgikuramı bağlamındaki toplumbilimsel bir
uzanımı olarak Mannheim'ın çalışması, özellikle 1950'lerdeki yeniden
yapılanmanın teknokratik bağlamında etkili olmuştur: Hem ‘ideoloji'den
köşe bucak kaçan Almanya'da hem de uzmanlar eliyle toplumsal tasarlama
ideolojisine pozitivist bir katkı olarak Fabian geleneğine sızmanın
mümkün olduğu (Mannheim'ın Nazilerden kaçarak sığındığı) Ingiltere'de.
Bu, ‘her şeyi sorgulayıp hiçbir şeyi eleştirmeyen' bir bakış açısı nın
‘suya sabuna dokunmayan kuşkuculuğu'nu desteklediği gerekçesiyle Adorno
tarafından sert bir saldırıya maruz kalmıştır. Yine de Mannheim ile
diğer ortaklaşa evrenselcilerin, Hegel üzerinden Marx'la paylaştıkları
noktayı da unutmamak gerekir. Marx, evrensel bir sınıf olarak Alman
proleteryasına ilişkin yorumunda nasıl Hegel mantığının kavramsal
yapısını büyük oranda korumuşsa, Gramsci'nin entelektüeller hakkındaki
yapıtında da, sınıf terimleriyle ifade edilmemiş bile olsa, Hegel'in
corporatism'ine rastlanır.Entelektüel temsilin ikilemleri (evrenselin
bakış açısıyla özgül olanı, özgü! olanınkiyle evrenseli düşünmek)
Adorno'nun, Mannheim'ın corporatism'inin sözde evrenselliğine yönelik
eleştirisinde anıştırdığı kadar kolay çözülemez.
Habermas'ın kamu alanı üzerine olan yapıtında karşı çıktığı şey,
demokratik büyüme ve kentsoylu bir modelin (ki bu, aslında, görünürde
esinlendiği 18. yüzyıl İngiliz modelinden çok 19. yüzyıl Amerikan
geleneğiyle benzeşmekteydi) dönüşümü adı altında hem tekilci hem de
ahlaksalevrenselci biçimleriyle corporatism'dir Yine de,
entelektüellerin corporatism'indeki genel sorun onların erk yönündeki
taleplerinden kaynaklanıyorsa (feodal beyin temsili kamusallığı, başka
mevkideki kimselerin respublica'dan dışlanmış olmasının bir sonucuydu),
Benda'nın laik entelektüelinin temsili kamusallığı tam da onun resmi
dayanaklı erkten uzak olmasından, siyasal erke sahip olmamasından
kaynaklanmaktadır. Çünkü Benda'nın görüşü özünde bireyci bir görüştür.
Burada, entelektüelin kaleminin ahlaksal gücü, yalnızca kamusal
okur-yazarlık kurumlarına (temsil araçlarına) değil, çelişik bir
biçimde, erksizlik imgesinin retorik gücüne de bağlıdır: Sadece ve
sadece usun sınırları içinde olmak. Sartre'la ilgili olarak de Gaulle şu
ünlü sözleri sarfetmiştir: "Kimse Voltaire'tutuklamaz"; oysa işin aslı
şu ki, durum gerektiriyorsa genellikle herkes tutuklar. Bu açıdan, 19.
yüzyılın sonunda Dreyfus'un savunması sırasında Fransa'da moda olup
Soğuk Savaş dönemindeki muhalif kişiliğinde yeniden işlenen, ahlaksal
bir kahraman olarak entelektüel kişiliği, siyasete derin bir ikircimle
yaklaşmaktadır. Erkten dışlanmış olmak onun yaşam kaynağıdır. O halde,
Kant'ın özgün sorunsal formülleştirmesinde varsayılan aydınlanmacı
siyasal mutlakçılığı da geçersiz saydığımıza göre, entelektüel kendi
ahlaksal değerlerini kamuya sergileyerek değişimi körüklemeyi nasıl
başaracak Mutsuz Havel'i Çekoslovakya (sonraki adıyla Çek Cumhuriyeti)
devlet başkanlığına iten istisnai tarihsel koşullar, sorunu çözmekten
çok, daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir, çünkü erksizliğin gücü
burada, toplumdaki yapısal değişimler karşısında güçsüz kalan resmi bir
siyasal yetkenin erksizliğine dönüşmüştür. Bu durumda (direniş değil)
istifa, içtenliğin bedeli olmaktadır, çünkü sorumluluğu yükleyip
soruların muhatabı olarak göstereceğiniz başka bir kurulu yetke yoktur.
Melankoli, entelektüelin özgün varoluşsal ruh hali olarak, başkaldırının
yerini alır. Çek Heideggerciliği komünizm sonrası ülkelerde eski
muhaliflerin tutunacakları bir ideoloji haline gelir.
Erk ile Temsil:
Entelektüeller üzerine yazılıp çizilenler arasında erk sorusuna verilen
iki karşılık dikkat çekmektedir. Biri entelektüelin, resmi (ya da
alternatif) siyasal yetkelerle uzlaştırılmaksızın, izleyicilerin,
etkinlik alanlarının karmaşık çeşitliliği bağlamında, siyasal
istem-oluşumunda özel bir işlevi yerine getireceği demokratik bir kamu
alanı oluşturma isteğinin biraz değiştirilmiş olarak yeniden
olumlanmasını içermektedir. Diğeriyse, entelektüelin evrensellik
isteğinin, özel ve yerel gruplar konusunda daha fazla yarar getireceği
ve ‘özel bilgileri'nin muhalefet yönünde daha çok güvenilirlilik
sağlayacağı gerekçesiyle köktenci biçimde reddedilmesine dayanmaktadır.
Sözünü ettiğimiz ilk yaklaşım, Habermas'ın kamusallıkla ilgili
çalışmasının 1980'lerdeki siyasal tartışmalar bağlamında, her ne kadar
bununla sınırlı olmasa da lngilizce'ye gecikmiş olarak da olsa
girmesiyle ilgilidir. İkincisiyse Foucault'dan esinlenmiştir. Her ikisi
de Benda'nın soyut ahlaksal evrenselliğinin bireyciliğini aşma ukdesinde
olmakla birlikte, Bendavari eğilimlere öyle ya da böyle yenik düşme
tehlikesini atlatamamıştır. İlk durumda, şimdilerde geniş bir kesimce
kabul gören ve Negt ile Kluge'nin Habermas'a yönelik Marxçı
eleştirilerinin bütün bir çağdaş toplumsal hareketler alanını içine
alacak biçimde genişletildiği çoğullaştırılmış kamusallık kavramı,
kamunun evrenselliğini birbirine ters düşen çeşitli taleplere tabi
olarak görmektedir. Yine de böylesi bir evrenselliğin tasarlanması
yönündeki istek (ve gereklilik) —ne kadar hayali, düzenleyici ya da
düşünsel de olsa— kamu alanının kendisindeki toplumsal bütünleşme gücüne
duyulan bir inancın yanı sıra canlı kalmayı sürdürmüştür Bu, sürekli bir
etkileşim ile içsel değişimlerin söz konusu olduğu (genellikle yanlış
olarak ‘postmodern' biçiminde adlandırılan) bir durumda, daha yüksek
düzeylerde bir farklılaşmaya rastlanan toplumlarda sivil cumhuri
yetçiiğin kuramsal açıdan belirsiz olmakla birlikte siyasal üreticiliğe
sahip gelişimidir. Bunun ikilemleri Edward Said'in Entelektüel'inde (Habermas'a
bağımlı olmasa da entelektüelin siyasal rolüne ilişkin görüşünde benzer
bir kamusallık kavramına dayanan bir metin) gösterilmiştir.
Said için ‘kamu önünde, kamu için, bir iletiyi, bir görüşü, bir
yaklaşımı, felsefeyi ya da bir düşünceyi temsil etme, somutlama,
eklemlendirme yeteneğiyle donatılmış' bir birey olarak entelektüelin
özel görevi, bu yeteneğini, ‘kendi toplumu içindeki resmi yetke sahibi
erk' karşısında, özgürlük ile adaleti ilgilendiren konularda kendi
görüşlerini kamu önünde dile getirmede kullanmaktır. Entelektüeller
‘ahlaksal ortamda bir değişim yaratmak için' ‘erke doğruları söyler'ler.
Bunu yapmak için de erkten ve yetkeden bağımsız olmalıdırlar. Ancak Said
şunu da kabul eder ki entelektüel, erk ve yetkeyle olan ilişkisinden
kurtulamaz. Bu yüzden, kamu alanını canlı tutmak için durmaksızın içinde
bulunduğu koşullarda kendi bağımsızlığını yaratmalıdır. Said'in böylesi
bireysel savaşımların ‘değerleri ile ayrıcalıkları'na verdiği ortak ad
amatörlüktür Bu, özünde, Benda'mn görüşünün toplumbilimsel açıdan biraz
daha zenginleştirilerek eylemci tarzda güncelleştirilmiş biçimidir. Said,
özgül birtakım bağlılıklan (kendisinin Filistin davası konusundaki
savunuculu ğu gibi) evrensellik karşısında bir meydan okumadan çok
evrenselliği zenginleştiren öğeler olarak sunar. Ancak süregelen
bireycilik ile buna eşlik eden ahlaksal idealizm birer sorunsal olarak
kalmaktadır. Çünkü entelektüelin kamu alanı içerisindeki etkinliği,
onun, ‘çiğnenen haklar ve gizlenen hakikatler adına müdahalede bulunma'
yeteneğine —Said'in deyişiyle, zaten her zaman kısmen resmi olan
ilgileri ve çıkarları ‘temsil etme' yeteneğine— bağlıysa, entelektüel ve
çıkarlarını temsil ettiği kimseler arasındaki ilişkiden bize ne?
Entelektüellerin kültürel gücü ve yetkesinden bize ne?
Marjinalliklerini, güç yoksunluklarını vurgulayıp abartmak,
entelektüellerin özdüşünümlerinin bir özelliğidir. Said'in de belirttiği
gibi, sürgün oldukları yalnızca gerçek değil, mecazi bir durumdur da
İnsan yine de Chomsky'nin ‘entelektüel camia içinde muhalif olan bir
kimse [ nin] iyi bir yer edineme [ (‘Herhalde hiç kimse Bertrand Russell
kadar iftiraya maruz kalmamıştır' türünden abartılı sözlere varan)
inancına kuşkuyla bakmadan ya da Said'in görüşünde resmi yetke ile
muhalif örgütlerin entelektüel açısından oluşturduğu tehdidin aynı
kefeye konmasından rahatsızlık duymadan edemiyor. ‘Muhalif kişiliğin
Soğuk Savaşdönemine rastlayan kökleri, boylesı kararlı bir bireycilik
siyaseti konusunda bir uyarı olmanın yanı sıra, ‘marjinallik'
söylemlerini son yıllarda insan bilimleri konusundaki akademik
çatışmaların gündemine dönüştüren bir serbestlik sağlam Marjinallik ve
bağımsızlık retoriği, ünlü‘New York entelektüelleri'nin siyasal
tarihinin gösterdiği gibi, başka alanlarda uzlaşmacılığı desteklemeye
oldukça açıktır. Uzmanlaşmacılık konusundaki bütün olumsuz tavrına
karşın Said, Batı üniversitelerini hala "yarı ütopik mekan"lar olarak
görmektedir ve amatörlük anlayışı —‘salt uzmanlığa bağlı işlerin içine
sızıp onları dönüştürme işi'— iktisadi değil, manevi bir anlayıştır
Burada, kamusal kurumların temsili işleyişinin doğasında bulunan bir
kültürel erk biçimine değinilmemektedir. Kapitalist toplumlarda
entelektüelin işlevi (mesleki ihtisaslaşma) ile ilgili toplumbilimsel
bir gerçekliği korurken erkle böyle bir suç ortaklığından sakınmak
alternatif bir yaklaşıma götüren özgürlükçü bir istektir: ‘Ozgül'
entelektüel anlayışının daha kapsamlı işlerliği ve muhalif yararına, Foucault'nun, evrensellik ukdesini reddetmesi gibi.
Foucault'nun entelektüeller konusundaki yaklaşımı, erk, temsil ve
uzmanlaşma konularının, tek bir uygulama alanının farklı yönleri olarak
ele alınmış olması bakımından dikkate değerdir Burada üç öğe söz konu
sudur: Erk dizgesinin bir parçası olarak entelektüellerin geleneksel
temsil işlevinin bir eleştirisi, özgül gruplara sağlanan özgül
bilgilerin koşulu olarak muhalif uzmanlaşmacılığa ilişkin alternatif bir
tasan ve yeni görüşün içerdiği sorunların ortaya konulması. ilki,
eleştirel boyut, Foucault'nun ‘söylemi taklit eden üç büyük dışlama
dizgesi'nden biri olarak hakikat istemi konusundaki genel düşüncesinden
gelmektedir: Tarihsel olarak üretilip gelişen düzenleyici bir erk/bilgi
dizgesi Entelektüellerin söylem konusundaki sorumluluklarına ilişkin
klasik anlayış onları bu etki dizgesinin aracıları kılmaktadır.
‘Kamusallık' olarak adlandırılan (aslında bir dışlama dizgesi olan) şey,
bu aracılığın erimini belirler. Foucault şunu öne sürmektedir, bu durum
bır kez kabul edildiğinde, entelektüelin rolü artık" kolektivitenin
bastırılmış hakikatini dile getirmek üzere kendisini ‘hem onun bir adım
önünde hem de yanında' konumlamak" olmayacaktır. Bu görev, daha çok, "entelektüeli, ‘bilgi', ‘hakikat', ‘bilinçlilik', ‘söylem' gibi
alanlarda kendi nesnesi ve aracı kılan erk biçimlerine karşı mücadele
etmek" olmalıdır. Bu mücadele ise ‘erk çözümlemecileri'nin yapıtlarının
dönüşlü biçimini alacaktır Dahası, sonuçta ‘aynı erkin, en iyi durumda
efendileri değişmiş olarak, yeni bir düzenlenişi'ne varmaktan kaçınmak
için bu çözümlemeciler egemen hakikat isteminin genelleyici özelliğini,
bütünüyle ‘yerel ve bölgesel' —yönlendirici değil— bir kuram anlayışı
adına reddetmelidirler. Entelektüel artık bir ‘danışman' rolünde
değildir: "Tasarı, taktikler, belirlenecek hedefler, savaşa katılan
kimseleri ilgilendirir. Entelektüelin yapabileceği, çözümleme yönünde
araçlar sağlamak ... savaş alanını topolojik, coğrafi bir yoklamadan
geçirmek olabilir —entelektüelin rolü budur." Foucault'nun
‘karşı-söylemler' adını verdiği şey —mevcut erk dizgesiyle savaşan ama
onun ‘hakkında' dolaysızca konuşmayan söylemler— o dizgenin kendisinin
‘tabi kılınmış' nesnelerince üretilmelidir Böylelikle bu yeni ‘hakikat
siyaseti'nin entelektüel taşıyıcıları artık yazarlar, uzman olmayan
kimseler ya da eskinin amatörleri değil —‘filozoflar' da temsil ve
genellik konusundaki isteklilikleriyle baş başa bırakılmışlardır— mevcut
hakikat ya da erk/bilgi rejimi içerisinde özgül birer işleve sahip
uzmanlar olacaktır: Dirimbilimciler, fizikçiler, toplumsal uzmanlar,
hekimler, avukatlar vb.
Zor olan nokta şu ki, erkin kapsayıcılığı, alanları ile işleyiş tarzları
bakımından birbirine indirgenemez biçimde farklılık gösteren söylemlerin
birliğiyle tanınıyorsa (‘dağılımdaki düzenlilik'), bu birliğin, muhalif
savaşımların çeşitliliği düzeyindeki karşılığı ne olacaktır? Foucault,
muhalif stratejilerin ‘birleşmekteki başarısızlığı'nı 1960'lar ile
70'lerin siyasetinde, kendi yapıtının da çoğunlukla (ve yerinde olarak)
bunlar bağlamında yorumlandığı 19. yüzyılın sonlarındaki romantik,
anarşist izleklere dönüşün nedeni olarak görmektedir Yine de Foucault,
başka bir siyasal alternatif önermemektedir. Üstelik tek sorun bu da
değildir. Çünkü Foucault'nun entelektüellere olan yaklaşımı
incelendiğinde, trahisom des clercs'in yeni bir yorumunu çağrıştırdığı
görülür: Entelektüelin erkle, halkı hiçe sayarak uygulanan bir erkle
arasındaki özel türden bir suç ortaklığının sergilenişi Dahası,
‘stratejilerin birleşmesi' motifi biraz daha ileri götürüldüğünde durum
sanki evrensel entelektüel aslında sürülmeyip de yenilenmiş, yeniden
düşünülmüş gibi görünmektedir. Çünkü bölük pörçük stratejilerin taşıdığı
genelliğin bütünüyle olumsuz olmasına karşılık (olumlu bir ortak direniş
çizgisinden değil de ‘erk dizgesinin kendi içinden çıktığı' için) Foucault yine de bunun, her bir özgül savaşımın ‘bir hakikat
mekanizmasının genel işleyişine' bağlanması için yeterli olduğunu
savunur. Bu durum da özgül entelektüelin konumu ‘genel bir anlam
taşıyabilir'; yerel savaşımı ‘salt uzmanlığa ya da alana yönelik olmayan
etkiler ile içerimlere sahip olabilir'; hatta entelektüel ‘toplumumuzun
yapısı ile işleyişinin özünde yer alan hakikat rejiminin genel düzeyinde
iş görüp mücadele edebilir' Aslında, Foucault'nun kendi entelektüel
çalışmasındaki siyasal boyut başka nasıl değerlendirilebilir ki? Ya da
siyasal uygulamasındaki entelektüel bileşen?
Üstüne üstlük, söz konusu savaşım ‘keşfedilecek' ya da ‘ortaya
çıkartılacak' bir hakikate değil, "doğru ile yanlışın birbirinden
ayrıldığı ve erkin belli etkilerinin doğru olana bağlandığı bir ilkeler
topluluğu"na ilişkin olduğuna göre bunun özel olarak ‘felsefi' bir
boyutu olması gerekir. (‘Kendilerine dayanılarak savların geçerli
kılınacağı ilkelerin açığa çıkartılması' Habermas'ın felsefe
tanımlarından biridir). Böylelikle ‘evrensel' ile ‘özgül' entelektüel
arasındaki ayrım, entelektüel etkinliğe kaçınılmaz bir felsefi boyut
katarak yıkılmaya başlar. Bu kabul edildiğinde, son zamanlarda
çoğullaştırılmış kamusallık modelini Foucault'nun toplumbilimsel
görüşleriyle daha da çeşitlenecek biçimde beslemek kolaylaşır. Said'in
temel eğilimi de budur aslında. Ancak gerek erk anlayışları gerek de
üniversitelerdeki, özellikle de insan bilimlerindeki uzmanlaşma
konusundaki görüşleri bakımından iki yaklaşım arasında önemli ayrılıklar
bulunmaktadır
KAYNAK
Eleştirel Bakış; 1996; Giriş bölümü; Peter Osborne; Çeviri: Elçin Gen;
Dost Kitabevi Yayınları 1999
<
Sosyoloji Dizinine Geri Git
> Bu sayfaya ilişkin etiketler:
Entelektüeller ve
toplum,
entelektüeller ve toplum nedir,
entelektüeller ve toplum
ne demektir,
entelektüeller ve toplum tanımı nedir,
entelektüeller ve toplum ne anlama gelir,
entelektüeller ve
toplum ne demektir,
entelektüeller ve toplum nedir,
entelektüeller ve toplum nedir,
entelektüeller ve toplum ne
demektir,
entelektüeller ve toplum hakkında,
entelektüeller ve
toplum hakkında bilgi,
entelektüeller ve toplum nedir |
|