Bonaventura (Giovanni Fidenza)'nın Yaratılış Anlayışı

Plotinos’un Enneades’inden itibaren yaratılış düşüncesi felsefede iyice yer etmiş bir sorundur. Bu sorun, kendisini temel olarak tek tanrılı dinlerin anlayışına teslim etmiş gibi görünebilir. Ne var ki, yaratılış, başlı başına bir Platoncu sorundur. Üstelik bu durum, kolayca fark edileceği gibi, çelişki üreten bir durumdur. Zira Platon’un yaşadığı dönemde yaratılış gibi bir düşünce henüz yeterince olgunlaşmamış bir düşünceydi ve genel kanaat, “yoktan hiçbir şey varolmaz” yaklaşımıydı. Bununla birlikte, vahiy dininin yaratılış ile ilgili söylediklerinin akılsallaştırılması görevi Platon felsefesine verilmişti. Bu görevi üstlenen Platonculuk Bonaventura üzerindeki etkisini Augustinus kanalıyla yerine getirmekteydi.



Aynı dönem içinde Platoncu etkinin yanında bir de Aristotelesçi etki bulunmaktaydı. Ancak, Aristoteles’in etkisi, Platoncu etki gibi ilk anda olumlu bir etki sayılmazdı. Zira Aristoteles, Ortaçağ filozoflarını en fazla zorlayan görüşlerinden birini evren hakkında dile getirmiş ve evrenin ezeli-ebedi bir şekilde varolduğunu ileri sürmüştü. Bu, elbette Hıristiyan imanına aykırıydı ve neredeyse hemen bütün filozofların bu tezi onaracak bir karşı yaklaşımları olmuştu. Çünkü, ne de olsa Aristoteles o güne kadar yaşamış en akıllı insandı ve onun söyledikleri ile aşağı yukarı uzlaşma yoluna gitmemiş birisinin düşüncelerini kabul ettirmesi çok güç bir işti.

Bonaventura da bu yolda gidenlerden birisi olmuştur. Evrenin ezeli-ebediliği, dolayısıyla da yoktan varolmadığı düşüncesine karşı şu argümanları ileri sürmüştür: “1- Eğer dünyanın zamansal bir başlangıcı olmasaydı sonsuzca bir zaman geçip gitmiş olurdu. Gene de her bir gün dünyanın zamansal süresine bir ünite eklemektedir. Bununla birlikte sonsuz olan bir şeye bir şey eklemek imkansızdır. Dolayısıyla dünyanın ezeli-ebediliği artırılabilen bir sonsuzluğu varsaymaktadır, bu da saçmadır. 2- Eğer dünyanın bir başlangıcı yoksa gök cisimlerinin sonsuz sayıdaki devinimleri çoktan olup bitmiş demektir. Oysa bu açıkça imkansızdır; çünkü sonsuz bir dizi (olay) yol kat edemez. Zamanda başlangıcı olmayan bir dünya kabulünde “şimdi” erişilmemiş olan bir zamandır. 3- Eğer dünya ezeli-ebedi olsaydı, insanları n her zaman varolmuş olmaları, dolayısıyla sonsuz sayıda ölümsüz ruhun olması gerekirdi. Fakat aynı anda sonsuz sayıda şeyin tümünün birden varolması imkansızdır” (Maurer, 1982: 141-142)



Maddi olanın başlangıcının olmadığı tezini bu şekilde reddeden Bonaventura, her şeyin, bizzat kendi nedeni olarak Tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürmüştür. Ona göre evrenin tümü zaman içinde meydana getirilmiştir ve bu varoluş hiçlikten ortaya çıkmıştır. Bu türden bir yoktan varolmanın nedeni, Tek, Üstün ve Ölçülemez olan bir İlke’dir. Bu İlke, maddi olan şeylerin tümünü aşkın, kendi kendine yeten ve yalınlığı içinde varolan bir Varlık, yani Tanrı’dır. Tanrı’nın şimdi dile getirilen özelliklerinin tümü Platoncu İdea’nın özellikleri ile benzeşmektedir. Buradaki tek fark, Tanrı’nın her şeyi yoktan varetmesidir (ex nihilo, fit). Platon ne İdeaya ne de Demiurgos’a böyle bir güç vermiştir.

Tanrı, kendi içinde aynı zamanda eyleminin de kendisidir. O’ndaki yalınlık bu durumu zaten gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla, Tanrı’nın bu eylemi, evrenin yaratılışının kesin nedenidir. Bonaventura’ya göre Tanrı evreni biçimlendiren ve ona varoluşunu veren Varlık’tır. Bu Varlık, yarattığı evrenin tümünü kendinde barındıran bir Güç’tür. Kendi başına bırakıldıklarında büyük bir boşluğun içine düşecek olan varolanlar böylece Tanrı’nın iradesine bağlı hale gelmiş olurlar. Tanrı’nın bu iradesi, dolayısıyla inayeti sayesinde varolanların boşluğun içine gömülmeleri engellenmiş olur (Aspell, 1999: 117-118; Maurer, 1982: 142).

Bonaventura De Reductione Artium ad Theologiam başlığını taşıyan yapıtında, özellikle Robertus Grossetesta ve Rogerus Baco’nun etkisi altında geliştirdiği ışık teorisini sergilemektedir. Ona göre ışık dört değişik biçimde anlaşılmalıdır. Buna göre, mekanik yetinin ışığı olan “dışsal ışık” sanat ve zanaatları aydınlatır. Buna mekanik yeti denmektedir; zira sanat ve zanaatlar insanın dışındadırlar ve cisim ya da cisimlere gereksinim duymaktadırlar. İkinci türden ışık aşağı ışık türüdür; duyu algısını harekete geçirir ve doğal formlarla ilgilidir. Üçüncü ışık türü ise içsel ışıktı r ve zihinsel hakikatleri aydınlatır. Dördüncü ve sonuncu ışık ise daha yüksek ışıktır ve hakikatleri saklama görevi vardır. İnsan aklının, hakikatleri keşfetmek, dolayısıyla zihinsel bilgiyi elde etmek için bu ışığa gereksinimi vardır (De Reductione Artium ad Theologiam, I-2).



Sanat ve zanaatlar ifadesi Hugo Victoriensis’in Didascalion isimli eserinde tarif edelip sınışandırılan şu yedi sanat veya zanaate karşılık gelir: dokumacılık, zırh imalatı, tarım, avcılık, denizcilik, tıp ve drama.

Böylelikle bütün cisimlerin temel bir ışık formundan meydana geldiği düşüncesi belirginlik kazanmış olmaktadır. Bonaventura’ya göre ışık sadece cismin ilineksel bir formu değil; aynı zamanda bütün tözsel formların en asilidir. Işık, cisimlerdeki tümel etkin ilke, dolayısıyla onların hepsine birden temel yaşama gücünü veren bir ilkedir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, cisimleri görünür kılan ışığın, cisimlere yaşama gücü veren ışığın basit bir dışavurumu olmasıdır. Zira, cisimlerin tümel etkin ilkesi görülebilir bir nitelikte değildir. Evrendeki ışık, aslında kendisi de saf ışık olan Tanrı’dan pay almış ışıktan başka bir şey değildir. Bu durum, Bonaventura’ya bir tür analoji yapma imkanı verir; evren Tanrı’nın, yani ilahi güzelli- ğin aynadaki yansımasıdır (Maurer, 1982: 142-143).

Işık, evrendeki her bir yaratılmış olan ile Yaratan arasındaki benzerliği anlamak için kullanılan bir kaynaktır. Bununla birlikte evrendeki her şey, pek çok bakımdan birbirinden ayrılmaktadır. Bu ayrılığı, farklılığı anlatmak için Bonaventura, pek çok yönden kendisinden yararlanmış olduğu Augustinus’tan yardım alır. Augustinus’un rationes seminales’i, evrendeki yeni ve gelişmeye müsait varoluşların kökenini anlatmak için kullanılmaktadır. Evrendeki her şey bir madde içinde ve potansiyel durumda, kendi yetkinliklerini gerçekleştirebilecekleri uygun koşulları beklemektedir. Dolayısıyla Bonaventura’ya göre bireyleşme (individuatio) madde ile formun birlikteliğinden ortaya çıkmaktadır (Aspell, 1999: 121-122; Maurer, 1982: 143).



Tanrı vardır ve bütün varlık türlerinin doruğunda bulunur. Onun varlığı kendi özü gereğidir, kendi özünün tek koşulu varolmaktır. Bu nedenle Tanrı özü ile varolmak birbirini gerektirir. Biri olmadan öteki olamayacağı gibi, birini düşünmeden ötekini düşünme olanağı da yoktur. Tanrı varlığının en açık kanıtı, “Tanrı kavramı”dır. Varolmayanın kavramı da olamaz, kavramı olanın- varolmadığı da düşünülemez. Felsefe tarihinde “ontolojik kanıtlama” denen bu yöntemi Bonaventura, kendi bulmamış, Anselmus’ tan almıştır.

Bonaventura bilgi sorununu Tanrı varlığıyla birlikte ele almış, bilgiyi tanrısal varlığı kavrama, bilme olarak nitelemiştir. Ona göre bilginin tek ereği Tanrı’dır. De Reductione Artium Theologiam adlı yapıtında bilginin kaynağını araştırırken “tanrısal ışın”ın gerçeğe ulaştırıcı tek ilke olduğunu öne sürmüştür. “Tanrısal ışın” insanın bilme eyleminde yol göstericisi, sorunları aydınlatmada en güvenilir kılavuzdur. Bu ışın insanın içine doğar, ruhunda belirir. Bu nedenle bilmek tanrısal ışınla aydınlanmaktır. Tek ereği Tanrı olan bilginin tek kaynağı da Tanrı’dır.



Evrende görülen bütün tek tek nesneler, tümel olanın, tanrısal evrende, tanrısal varlıkta bulunan “idealar”m yansımalarıdır. İnsan bu tanrısal tümelin tikel yansımalarını görür, tanrısal ışın yardımıyla kavrar. Evren, Tanrı varlığının dışında değildir, onunla birlik ve bütünlük içindedir. Evrenin ortaya çıkışı tanrısal özden bir ışık niteliğinde fışkırma (emanatio) biçiminde olmuştur. Bu fışkırma birdenbire değil, değişik aşamalarda gerçekleştiğinden, en yüce varlık olan Tanrı’dan en altta bulunan nesnelere dek basamak basamak iniş niteliğindedir. Bu nedenle her nesne, bulunduğu varlık aşamasına göre, tanrısal olanı, “ıdea”yı yansıtır.

Bonaventura, evrende bulunan nesnelerin kavranmasında, karşıtların önemini vurgulamıştır. Ona göre bir konunun anlaşılmasında olumluyla olumsuzun birlikte düşünülmesi gerekir. Olumluyu tanımlamanın tek yolu olumsuzu gözönünde bulundurmaktır. Yetkin, yetkin olmayanla, değişmeyen değişenle kavranabilir, tanımlanabilir. İnsanın düşünme, yargılama gibi mantıkla ilgili, anlayış gücüne özgü eylemlerinde iki karşıt durumun birlikte görülmesi gerekir. Bu durum iyilik, güzellik, yücelik, olgunluk, erdem, bilgelik, doğruluk gibi konularda da geçerlidir.

Özdek, varlığın temelini biçimlendirir, biçime varlığın temelini yerleştirir. Biçim de özdeğe öz kazandırır. Bu nedenle özdek-biçim bağlantısı bir varoluş koşuludur. Evrende “genel ruh” yoktur, her nesne kendi özel biçim ve eylemiyle dirilik kazanmıştır. Her nesnenin ayrı bir biçimi olması, Tanrı’da bulunan yetkinliğin “ideal biçimi” yüzündendir. “İdealar” yaratılmış değildir, Baba-Oğul gibi tanrısal özde vardır.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı