Ziya Gökalp Kimdir?

felsefe Nedir

Ziya Gökalp, yirminci yüzyıl egemen Türk siyasal düşüncesinin, hatta Türk kamu felsefesinin belirleyici figürlerinden bir tanesidir. Belki de en başlıcasıdır. Onun korporatist düşünceleri, başlangıcından bugüne çok çeşitli ideolojik ve siyasi programlarda önemli bir yer tutar.

Her iki alt-türü de anti-Marksist ve anti-sosyalist olan ve kapitalizme anti-liberal bir teorik-moral rasyonel çalışan korporatizm, tanımı gereği, sağ bir ideoloji olarak kabul edilir. Korporatist düşünce, toplumu birbirlerini uyum içinde tamamlayan, birbirlerinin lazımı ve melzumu olan organlardan oluşmuş bir organizma olarak görür. Hem liberalizmin bireyciliğini, hem de sosyal sınıfların varlığını, sınıf çatışmasını, emek-sermaye çelişkisini reddeder.

“Değişen derecelerde otoriter ve devletçi ara-biçimler teoride ve pratikte çeşitlilik gösterir. Korporatizm, rekabetçi bireyci liberal kapitalizme Marksizm’in yönelttiği üretim anarşisi ve sınıfsal sömürü eleştirisindeki isabet payını görüp, kapitalizmin sınıf çatışması riskini gidermeye yönelik korporatist kapitalist bir kuram geliştirmiştir… Türkiye’deki egemen korporatist düşüncenin ilk ve hala en yetkin sistematik düşünürü ise Ziya Gökalp’tir.

Türkiye’deki aşırı ve ılımlı sağ akımlar, partiler, silahlı kuvvetler, klasik Kemalistler, ‘Kemalist sol’ ve ‘sosyal demokratlar’ (SHP ve DSP), hatta belli ölçüde bazı sol gruplar, ayrıntılardaki farklılıkların ötesinde, son tahlilde sahip oldukları temel düşünsel kategoriler bakımından, bu korporatist şemsiyenin altındadırlar ya da korporatist düşünceden nasiplerini değişen derecelerde almışlardır.”4

Ziya Gökalp’in bu denli yaygın etkisi, onun, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran düşünce üzerindeki, başka bir deyişle, Türkiye’nin kurucu düşüncesinin en önemli üretici kişisi olması anlamına gelmektedir. Mustafa Kemal’in “hissiyatımın babası Namık Kemal, fikriyatımın babası Ziya Gökalp” demesi de bu gerçeğe işaret ediyor gibidir. Türkiye’nin ilerici olduğu iddiasındaki siyasi partilerinin ve hareketlerinin hala o yıllarda üretilmiş düşüncelerle iş görmeleri, Gökalp’in düşüncelerinin ne denli kuşatıcı, sistematik ve Türkiye’nin temel problemlerini son derece gerçekçi bir şekilde tespit ettiğinin de bir göstergesi olarak alınmalıdır.

“Ziya Gökalp, yirminci yüzyılda Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sistematik düşünürdür. Çok sayıda etnik oluşumu içinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu’ndan (1299-1922) bir ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ne (1920/1923) geçiş sürecine egemen olmuş derin bir bunalım ve değişim döneminde yaşayıp yazmıştır.

Siyasi karışıklıklar, ekonomik iflas, dünya savaşı ve yeni kültürel değerler edinmeye yönelik umutsuz arayışların oluşturduğu koşullarda, Türkiye’nin ulusal canlanışını ve kimliğini sağlamayı amaçlayan bir çalışmayla, Türk, İslam ve Batı değerleriyle kavramlarının bir bireşimini yaratmayı denemiştir.” 5Dolayısıyla, onun bu kapsamlı deneyi, Türkiye yönetici ve aydınına kuşatıcı bir paradigmatik dünya görüşü sağlamıştır.

Ziya Gökalp (25 Mart 1876 — 25 Ekim 1924)’i, Türkiye’de sosyolojinin kurumlaşmasını sağlayan isim olarak adlandırmak mümkün. Gerek yöntemi ve gerekse de ele aldığı konulardaki düşünceleri, çok uzun süreler Türk sosyolojisindeki öncelikli ve belirleyici yerini korumuştur. Günümüzde dahi, Ziya Gökalp’in Türkiye’nin sorunlarını ele alma yöntemi ve vardığı sonuçların belli etkilerinin sürdüğünü söylemek kimi zaman abartı olmaz.

Bu anlamda, eğer Türkiye’nin batılılaşma, özellikle de Tanzimat sonrası dönemde Osmanlı ülkesinin yaşadığı sorunları formülleştiren ve bu sorunlara nasıl yaklaşılacağı ve çözümün nasıl formülleştirilebileceği konularında Namık Kemal’in felsefi bir etkisinden bahsetmek yanlış olmayacaksa, Namık Kemal’den sonraki dönemde meydana gelen tartışmaları nihaî çerçevesine kavuşturan kişi olarak Ziya Gökalp’i gösterebiliriz. Ziya Gökalp’in, bu anlamda, ifade edebileceğimiz düşünsel ve kavramsal kuşatıcılığı sonraki dönemlerde de etkisini ve belirleyiciliğini sürdürmesinde, hem Osmanlı Devleti, hem de Cumhuriyet dönemindeki en temel sosyoloji okulu olarak düşüncelerinin varlığını sürdürmesinin sebebi olmuştur.

Ziya Gökalp, Diyarbakır’da doğdu. Dedesi Mustafa Sıtkı bir müftünün oğluydu ve Van ve Nusaybin’de devlet memuru olarak görev yaptı. Gökalp’in babası Tevfik Efendi ise, Diyarbakır’da vilayette görev almış, arşiv ve matbaa müdürü olarak çalışmıştı. Daha sonra vilayetin resmi gazetesinin yayımcılığına getirilmiş ve bir Diyarbakır Salnamesi yayınlamıştır. Babasının Gökalp üzerindeki önemli bir etkisi, Gökalp’in hem Batı değerlerini, hem de yerli/doğulu değerleri birlikte kavramasına vesile olmasıdır.

İlk mektepten sonra Askeri Rüşdiye’ye devam etmiştir. Diyarbakır Gazetesi’nde başyazarlık yapmıştır. Mülkiye İdadisi’nde okumuş. Bu yıllardan itibaren, Padişaha yönelik eleştirilerde bulunduğu biliniyor. [Abdullah Cevdet, aracılığıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni (İTC) tanımıştır.] Felsefi problemlerinden ötürü, intihar girişiminde bulunduğu, bu girişimden kalma bir kurşun çekirdeğini kafatasında ölünceye kadar taşıdığı ve kimi zaman bu kurşunun fiziksel olarak Gökalp üzerinde etkilerde bulunduğu biliniyor.  Daha sonra, İstanbul’da Baytar Mektebi’nde parasız-yatılı olarak okudu. Bu arada, Ayasofya Camii’nde bildiri dağıtırken yakalanmış, 1900’de tutuklanmış ve daha sonra da Diyarbakır’a sürülmüştür. Vilayette katiplik görevinde bulunmuş.

1908’den sonra Diyarbakır’da İttihat ve Terakki şubesini kurmuştu. Bu dönemde Peyam gazetesini çıkarmıştı. 31 Mart olayları sırasında gazete kapatılmıştı. İTC şubelerinden istenilen raporlar esnasında, Gökalp’in gönderdiği rapor dikkat çekmiş, Diyarbakır’daki posta merkezini işgal etmiş olması da göz önünde bulundurularak, Merkez Yönetim Kurulu’na üye seçilmiştir.

Selanik’e gelen Gökalp, burada yoğun bir siyasal çalışma atmosferine dahil olmuştur. Burada çeşitli kültürel etkinlikler düzenlemiş, kütüphane kurmuş, konferanslar vermiş, İttihat ve Terakki Okulu’nda ilk kez Sosyoloji [İçtimaiyyat] derslerini vermiştir (1910-11). Bunların yanında Genç Kalemler ve Yeni Felsefe Mecmuası gibi dergilerde yazılar yayınlar. Başlangıçta yazılarını müstear isimlerle yazmış, Ziya Gökalp ismini 1910 sonrasında kullanmaya başlamıştır. İstanbul’a geldikten sonra, Darulfünun’u yeniden düzenlemeye uğraşmış, burada Sosyoloji ilk kez üniversite müfredatına, bağımsız bir kürsü olarak (1914) dahil edilmiştir.

Daha sonra, 1915’te İçtimaiyyat Daru’l-Mesaisi adı altında ilk sosyoloji enstitüsünü kurdu. 1917’den 1924’e kadar yayın hayatına devam eden ilk sosyoloji dergisi İçtimaiyyat dergisini yayınladı. Gökalp, 1919 yılında, İngilizlerin İstanbul’u işgal etmeleri sonrasında esir edilerek Malta’ya sürülmüştür. 1921’de Türkiye’ye dönebildi. Bir süre Ankara’da kaldıktan sonra Diyarbakır’a döndü. Burada Küçük Mecmua’yı çıkardı. Ankara’da “Telif ve Tercüme Encümeni”ne başkan olarak atanması sonrasında derginin yayın faaliyetleri durdu. Sonraki dönemde Türk Töresi ve Türkçülüğün Esasları’nı yayınladı. 1923 yılında Diyarbakır milletvekili olarak seçildi. Bu arada Türk Medeniyeti Tarihi üzerinde çalışmaktaydı. Doğru Yol adlı broşürüyle Halk Partisi’nin ilkelerini desteklemekteydi. 25 Ekim 1924 yılında vefat etti.

Ziya Gökalp’in Türkiye’deki etkisi, onun iktidar partisiyle ilişkisi vesilesiyle açıklanmak istenmiştir. Bu durumun, elbette belli bir etkisi vardır ancak tek açıklayıcı sebep o değildir. Yukarıda bahsedildiği üzere, Namık Kemal’den II. Meşrutiyet dönemine kadar süren tartışma konularını derleyip toparlayan, bunları bir senteze kavuşturan, o döneme kadar dile getirilen düşünceleri belli bir ahenk ve düzen içerisinde bir araya getiren ve bir tez halinde sunan kişi olması Gökalp’i kalıcı yapmıştır. Bir diğer önemli yanı da, belki de, Gökalp’in önerilerinin Osmanlı Devleti’nin acil ihtiyaçlarına ve yönetim geleneklerine çok daha uygun oluşudur.

Gökalp’i önemli kılan bir diğer özelliği de, bir sistem kurabilme başarısı gösterebilmiş olmasıdır. Sistem kurabilmesi; hem düşüncelerinin bütüncül ve sistemik bir özellik göstermesi, hem de bu konular üzerine çalışacak bir akademik çevreyi oluşturmayı başarabilmesi anlamındadır. Gökalp’in metodu ve bilim anlayışı, öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından, sosyoloji dışında Türk tarihi, Türk edebiyatı, Türk iktisadı, tasavvuf tarihi vb. araştırma alanlarında da yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Necmeddin Sadak, Mehmet İzzet, Mehmet Servet, Halim Sabit, Tekin Alp, Fuat Köprülü, Halil Nimetullah Öztürk, İ. Hakkı Baltacıoğlu Gökalp’in yakın çalışma arkadaşları olarak akademik faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Ziya Gökalp’in ele aldığı konuların Türk toplumunun temel meseleleri olması dolayısıyla olsa gerek, sonraki dönemin pek çok sosyal bilimcisi, çalışmalarının başlangıç dönemlerinde sanki bir zorunlulukmuş gibi Ziya Gökalp’in düşünceleri üzerinde çalışmalar yapmışlardır.

Bu meyanda Z. Fahri Fındıkoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes vb. gibi pek çok isim sayılabilir. Bu çalışmalar Gökalp ile bir çeşit hesaplaşma, onu ve onun üzerinden üretilen düşünceleri aşma denemesi özelliği taşır. Fakat yine de Gökalp’in düşünceleri ve üretimleri etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Bu durum, onun etkisini yalnızca iktidar partisi içerisinde yer almasıyla sınırlanamayacak denli önemli ve açıklanmaya muhtaç bir konudur.

Aynur İlyasoğlu’nun belirttiği üzere «‘Merkez’e tekabül eden Ziya Gökalp sosyolojisi, en öz bir ifadeyle, ulus bilincini, modern ulusal kültürü kurma yolunda kolektif temsil yoluyla ulusal idealizmi canlandırmaya yönelik bir sosyoloji anlayışı olarak tanımlanabilir.»  Bu tanımlama ve gerekse de Ziya Gökalp’in eserlerini verdiği dönemin koşulları, Gökalp’in, başlangıçta farklı Batılı felsefeci ve sosyoloğu takip etmesine karşın, neden Durkheim’da karar kıldığını ve onun düşüncelerini Türkiye koşullarına uyarlamaya/tercüme etmeye çalıştığını anlaşılır kılmaktadır.

Evet, Ziya Gökalp, Türkiye’de Durkheim’in düşüncelerini tanıtan kişi ve onun sadık bir izleyicisi olarak bilinir. Ancak, başlangıçta Gökalp üzerinde Bergson’un düşüncelerinin etkisi olmuştur. Bunalım döneminden çıkmasına vesile olduğu belirtilir. Daha sonraki dönemde, Abdullah Cevdet’in etkisiyle, Avrupa organizmacı sosyolojisi (H. Spencer) ve materyalist felsefenin belli bir çizgisiyle (Ludwig Buechner) ilgilendiği biliniyor. 1910’larda ise, idealist ve dayanışmacı felsefeci Alfred Fouillee’nin etkisi altındadır.

Bu tarihlerde, arkadaşı Tekin Alp’in (Moiz Kohen’in) tanıtması sayesinde Durkheim’in düşüncelerine ilgi duymaya başlamış ve ondan sonra da, Durkheim’in sadık bir takipçisi olmayı sürdürmüştür. Ziya Gökalp’in gerek düşüncelerine ve gerekse de çalışma hayatına bakılacak olursa, Durkheim’in etkisinin yalnızca belli sosyolojik düşüncelerinin takip edilmesi noktasıyla sınırlı kalmadığı ve –gerek interdisipliner çalışmalara yönelmesi ve bu düşünceye uygun bir dergi çıkarması ve gerekse de çok farklı alanlardan akademisyenleri aynı hedef doğrultusunda çalışmak üzere bir araya getirmesi gibi- akademi için uygulamalarda da görülebilir.

Durkheim, modern sanayi toplumunun problemleriyle uğraşmaktaydı. Bir yönüyle sanayileşmenin/modern toplumun ihtiyacını duyduğu birleştirici ilkeleri oluşturmak üzerinde kafa yormuştur. Kaotik ortamı dinginleştirecek, fakat öte yandan gelişmeci/ilerlemeci talepleri de karşılayabilecek bir anlayışa ihtiyaç duyulmaktaydı. Modernliğin çözücü etkilerini değerlendirecek, fakat aynı zamanda, -dönemin muhafazakar düşünürlerinin söylemlerinde karşımıza çıkan türden- bir karamsarlığa izin vermeyecek ya da karamsar bir duruma engel olacak araçların, kurumların ortaya çıkmasına izin verecek mekanizmaların oluşturulmasıyla ilgilenmişti.

“Durkheim sosyolojisi, esas itibariyle bir ‘üstyapılar sosyolojisi’dir. Bu sosyolojinin çerçevesi içinde odak noktası olarak sınıflar arası savaşın yerini solidarite (tesanüd-dayanışma) almaktadır. Burada pozitivist gelenekten aktarılarak varlığını sürdüren “toplumsal ahenk” fikri, daha somut olarak dayanışma ve dayanışmayı mümkün kılan koşulların incelenmesi biçimini almaktadır. Ziya Gökalp, sosyolojinin görevinin toplumsal gruplar arasındaki hiyerarşiyi anlamak ve bu doğal olmayan ‘çatışma durumu’nu bir ‘barış durumu’na dönüştürmek olduğu inancındadır.”

Gökalp, daha önce de belirtildiği üzere, Durkheim sosyolojisinin bu temel özelliklerini almakla birlikte, Türkiye koşullarına uyarlayabilme başarısını göstermiştir. Durkheim’de karşımıza çıkan düzen ve ahlak kavramları, Gökalp’te ulus ve terakki ile karşılanmıştı. Durkheim’daki kolektif bilinç kavramı, Gökalp’te millet şuuru haline gelmiştir. Gökalp’in –özellikle de toplumsal düzeni sağlayıcı ahlak ve dayanışmayı tesis edecek kültürel değerler gibi- bazı noktalarda Durkheim’dan daha avantajlı bir durumda olduğu bile söylenebilir. Zira toplumsal düzende ve devlet yapısında İslam, birleştirici bir öge olma özelliğini hala korumaktaydı. Gökalp’in düşüncesinde İslam, belirleyici ve yönetici bir referans noktası değildir. Asıl değildir; ancak, milli duygunun, milli düşüncenin ve millet şuurunun ana bileşenlerinden bir tanesidir.

Ziya Gökalp’in kaygısı, ülkenin pratik problemlerine kuramsal çözümler üretebilmekti. O nedenle, tüm bilimsel ve felsefi araçları bu yönde kullanır. Bu durum da, aynı zamanda, onun düşüncelerinin kapsamını ve sistemliliğini artırır. “Gökalp’in toplumsal ve siyasal öğretileri sadece analitik nitelikte değildi; toplum, siyaset ve ahlak felsefesine dayanan güçlü normatif öğeleri de barındıran bir kuram oluşturuyordu.”9  Gökalp, pratik gerçekleri incelemek, fakat yalnızca bunlarla sınırlı kalmayıp kuramsal bir çerçeve içerisinde değerlendirmeyi düşünmüştü. Bir tür idealizmle pozitivizmi birleştirmeyi denemekteydi. Kuramının çerçevesini, meşhur sözü “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Garp medeniyetindenim” aslında son derece net bir şekilde ifade etmektedir. Gökalp’in sisteminde, din ikincil planda kalmaktadır. Onun üçlemesini bu şekilde anlamak gerekir.

Gökalp’e göre Türk milliyetçiliği, kültürel bir ideali ve toplumsal dayanışma ve birliğin temelini oluşturacak bir yaşam felsefesini temsil ediyordu. Onun milliyetçiliği, ırk temelli bir milliyetçilik değildi. Dinden aldıkları da, ortodoks karakterli şeyler değildi; daha çok, bütün uğraşının belirleyici temel konusu olan toplumun dayanışması için yararlı olabilecek dinin tasavvufi yorumundan kaynaklanan ahlaki unsurlardı. Bu yönüyle, Durkkheim’in de temel uğraşı alanlarından biri olan, aynı zamanda özellikle Aydınlanma çağı sonrasında Avrupalı sosyal bilimcilerinin üretmek için yoğun uğraş verdikleri “toplumsal dayanışmanın, toplumsal birliğin ve bütünlüğün sağlanabilmesi için gerekli olan dünyevi/laik düzen arayışının ve bu düzenin temel kurucu öğesi olarak laik karakterli ahlak arayışlarının” etkisini görebilmekteyiz. Belki de Gökalp, ve dolayısıyla da Türkiye, özel koşulları nedeniyle Batılı sosyal bilimcilerden ve Avrupa ülkelerinden yalnızca bu konuda daha avantajlı bir konumda idiler. Zira, Türk aydınının İslam’dan ve özellikle de onun tasavvufî yorumundan bir çok noktada yararlanabilme imkanları bulunmaktaydı. Osmanlı toplumsal ve kültürel gelenekleri, yararlanmak isteyenler için böylesi bir imkan sunmaktaydı. Taha Parla’nın vurguladığı gibi, “Gökalp’in toplum modelinde Türkçülük kültürel normu, İslam da ahlaksal normu” oluşturmaktaydı. Kullandığı ‘muasırlaşma’ kavramları ise, Avrupa kapitalizminin bilimsel, teknolojik ve endüstriyel başarılarıyla eş anlamlıydı ve ulusal canlanma programının temelini oluşturmaktaydı. Marxizme ve liberalizme karşıt olarak ortaya çıkan korporatist kapitalizmin bir alt türü olarak dayanışmacı korporatist düşünceleri ise, Gökalp’in bir tür idealist-pozitivist toplum modelinin karşılığıydı. Bu modele “içtimai mefkurecilik” adını vermişti. Gökalp’in Batı toplum modelini değerlendirirken yaptığı bir ayırım da ciddiye alınmalıdır. Gökalp, Batı toplumunu ele alırken onun kültürel yanlarıyla, teknolojik başarılarını birbirinden ayırmıştır. Bu ikisinin birbirinden ayrı olarak değerlendirilebileceğini düşünmüştür.

O zamana kadar yaygın olarak kullanılan, özellikle Yusuf Akçura’nın analiz ettiği şekliyle, Osmanlı toplumunun zaman içinde bir kurtuluş olarak geliştirdiği ve uyguladığı, biri iş görmeye başladığında diğerinin işlevini yitirmiş olduğu dolayısıyla da birbirine zıt, birbirini iten yaklaşımlar olarak değerlendirilen Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılık şeklindeki üçlemesini [Üç Tarz-ı Siyaset],  “Türk milliyetçiliği, İslam tasavvufu ve Avrupa korporatizmi”ni kastedecek şekilde “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” haline sokar. Bu üçlemeyi de, kültür ve medeniyet kavramları çerçevesinde açıklar.

Gökalp, kültürü ve medeniyeti şöyle tarif ediyor: “Bir kavmin vicdanında yaşayan ‘kıymet hükümlerinin mecmuuna o kavmin ‘hars-culture’ı denilir. Terbiye, bu harsı, o kavmin fertlerinde ‘ruhi melekeler’ haline getirmektir. Bir kavmin zihninde yaşayan ‘şe’niyet hükümleri’nin mecmuuna o kavmin ‘fenniyat-technologie’ı denilir. Talim, bu bilgileri o kavmin ruhi itiyatları haline getirmektir.”

Gökalp, bir toplumun kolektif vicdanına [maşeri vicdana] ve dolayısıyla ulusal kültüre uygun düşen değer yargılarını ve kurumları canlı gelenekler olarak adlandırır. Tersine ise toplumsal fosiller adını verir. Kolaylıkla tespit edileceği üzere, burada, Gökalp konuyu bir anlamda seçici evrimci yaklaşımla ele almaktadır. Başka bir deyişle, bugün toplumda yaşayan gelenekler, canlılıklarını sürdürebilmeyi başarmış ve bu yönüyle de toplum için faydalı olmuş geleneklerdir.

Yani, fonksiyoneldirler. Ölü olanların ayıklanması gerekir. Ancak Türkiye’de bu ayıklama gerçekleştirilmemiştir. O nedenle de bir ikilik ortaya çıkmıştır. Arap-Fars İslam medeniyeti ile Avrupa medeniyeti. Son dönemlerde buna bir de, eski Türk uygarlığının dahil edilmeye çalışıldığını düşünür. Gökalp bunlara karşı çıkar. Hatta bu düşüncelerine bağlı olarak, ulusal kültür noktasında kesinti yaratacağı endişesiyle Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişe de sıcak bakmaz; aynı şekilde dilin aşırı bir şekilde sadeleştirilmesine de karşı çıkar. Önemli olan husus, toplumun varlığını ve bütünlüğünü sürdürebilmesidir. Tarihsel sürecin akışına değer verir. Eğitim ilkelerinin Avrupa’dan aktarılmasına karşı çıkar ve ulusal kültürün öncelenmesi gerektiği üzerinde durur.

Gökalp, hars ve medeniyet ayrımına denk gelecek şekilde, iki tür toplumsal grup ve bunlara denk düşen yargı zümresi olduğundan bahseder: Ahlakî zorunluluklar, hukukî kurallar, estetik görüşler, “idealler” vs. özneldir, dolayısıyla her bir kültürel grup için özgündür. Bilimsel doğrular, ekonomi, mühendislik, matematiksel kavramlar ve benzerleri nesneldir, mutlaktır ve uygarlık gruplarına aittir.

Gökalp’e göre, ulusal kültür toplumsal dayanışmaya dayanan bir toplum temeli sağlayabilmelidir. Kültür, birlik ve dayanışmayı güçlendirirken; uygarlık, eğer bu duygu düzeyiyle bilişsel düzey karıştırılacak olursa, dayanışmayı tehlikeye düşürebilir. Kültür, bir toplumdaki halkla seçkinler arasında bağlayıcı bir öğe iken; uygarlık, paylaşılmadığı takdirde, bölücü ve yozlaştırıcı bir öğe oluşturur: “Gökalp’in gözlemlerine göre, Tanzimat döneminde, halk arasında yaygın bulunan Türk kültürüyle, saraya egemen olan Osmanlı (Arap-Fars) uygarlığı arasındaki çatışmaya yeni gerilimler eklenmiştir: Seçkinler arasında Arap-Fars uygarlığına (ulema) karşı, Avrupa-Fransız uygarlığının (Batılılaşma yanlısı bürokratlar) çıkarılmasıyla oluşan gerilim; ve halkla seçkinler arasında, Türk kültürünün bunların her ikisine de karşı durmasıyla oluşan gerilim.”  Gökalp, Osmanlıların Türkleri ‘etrak-ı bî-idrak’  şeklinde tanımladıklarını ve aşağıladıklarını vurgulamak suretiyle, Cumhuriyetin ilk yıllarında geliştirilmeye çalışılan seküler temelli Türk ulusçuluğunun meşrulaştırılması için oldukça işlevsel bir malzeme sunmuştur.

Gökalp, kültür-uygarlık kuramında birincinin lehine düşünür. Avrupa uygarlığından seçici bir şekilde birtakım unsurların alınabileceğini düşünür, ancak uygarlığın kültürün yerini almasına kesinlikle sıcak bakmaz; kültüre uyarlandığında, kültüre uygun hale getirildiğinde ancak uygarlığın ürünlerinin alınabileceğini düşünür. Dışarıdan alınması gerekenlerin değerler değil, kavramlar ve teknikler olduğunu savunur. Bunları seçme işini de, seçkinlere değil halka verir. Dolayısıyla bir şeyin halka mal olması bu noktada belirleyici kıstastır. Gökalp, halktan kopuk seçkinlerin uygarlık namı altında teknik konulardan ziyade, ahlakî ve edebî değerleri aldıklarından şikayet etmektedir. Bütün bu değerlendirmelerinde belirleyici olan husus, toplumdaki birlik ve bütünlük duygusudur.

Gökalp, uygarlığın yararcı, bencil, bireyci ve çıkarcı oluşu ile kültürün özverili, kamucu ve idealist oluşu arasındaki soyut karşıtlığı oluştururken, bunu somut toplum modellerine dayandırmaktadır: Liberal bireyci (Batılı) toplum modeline karşı solidarist model (Türk ve İslam toplumları ile belli bazı Batı toplumları). Devamla da, kültürlerin çökmesiyle emperyalist devletlerin yaygınlaşması arasında bir bağlantı kurar. Emperyalizmi, büyük ölçüde liberal kapitalizmle alakalandırır.

Gökalp, Türkçülüğün Esasları [1923]’nda, kültür ve uygarlık, milliyetçilik ve enternasyonalizm arasındaki ilişkiler konusunda eski görüşlerinin bazılarını yinelemiştir. Ancak, 1923’te Cumhuriyetin kurulması sonrasında kaleme aldığı bu eserinde, enternasyonalizm ve uygarlık karşısında kültür ve milliyetçiliğe daha önce yapmış olduğu ağırlıklı vurguyu hafiflettiği gözlenmektedir. Yeni dönemde ise, kültür ile uygarlık arasındaki karşıtlığı yumuşatmaya gayret eder. Gökalp’e göre, bu yeni eserinde, bir ulusun ‘toplumsal yaşamları’, dinsel, ahlaki, dilsel, siyasi-hukuki, ekonomik, düşünsel ve bilimsel yaşamlardan oluşmaktaydı. Aslında bunlardan son ikisi, Gökalp’in önceki dönemine ait eserlerinde, uygarlığa ait olarak değerlendirilen kategorilerdi ve ancak, halkın kültürüne uyum sağladıklarında, halk tarafından kabul edildiklerinde ve o ölçüde ulusal kültürün bir parçası haline gelebilirlerdi.

1923 tarihli, Türkçülüğün Esasları’nda yer alan “Hars ve Tehzib” başlıklı makalesinde Gökalp, kültür ve uygarlık arasındaki mesafeyi daha da kısaltmaya çalışmaktadır. Ona göre, hars halk kültürüdür, demokratiktir, gelenekler, alışkanlıklar, adetler sözlü ve yazılı edebiyat, dil, müzik, din ve ahlak değerleri ile halkın estetik ve ekonomik ürünlerinden oluşur. Buna karşılık tehzib, yüksek kültüre denk düşmektedir. Aristokratiktir, yüksek tahsil görmüş aydınlara özgüdür. Ancak, halk kültürü de yüksek kültür de aynı ulusal kültürden kaynaklandıkları için, söz konusu olan farklılık niteliksel bir farklılık değildir; gelişmişlik derecesidir. Hal böyle olunca, yüksek kültüre sahip olan aydınlar, kozmopolit değil, halka ait ulusal seçkinler olarak kalırlar. Gökalp’in düşüncesindeki bu değişiklik, aynı zamanda, ülkenin geçirdiği değişimi de yansıtmaktadır. Geçirilen savaş ve kurulan yeni devletin belli özellikleri, kurucu kadrolara ilişkin duyulan güven ya da karizma, Gökalp’in düşüncelerinde de etkisini göstermektedir.

Olgun milliyetçilik anlayışı, Ziya Gökalp’in, kesinlikle ve açıkça dil ve kültür milliyetçiliğine dayanmaktadır. Diğer ulusların milliyetçiliğiyle barış ve karşılıklı saygı içinde birlikte var olması istenmekteydi. Türk milliyetçiliğinin ırkçı ve irredantist bir biçimi olan siyasi Turancılık, Gökalp’in bu döneminde yayınlanmış makale ve denemelerinde göze çarpmaz. Gökalp’in milliyetçilik konusundaki görüşlerini sistematik bir biçimde toplayan eser Türkçülüğün Esasları’dır. Kitap, Türkçülüğün sistemi ve programı üzerinde yoğunlaşmıştır. Gökalp’in milliyetçilik konusundaki düşüncelerinin tarihi, onun çeşitli dönemlerde yazdığı makalelerin derlenmesiyle oluşan Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’taki yaklaşımlarına kadar uzanır. Konuyla doğrudan ilgili makaleler “Türklüğün Başına Gelenler”, “Türk Milleti ve Turan” ve “Milliyet Mefkuresi” başlıklı yazılardır. Bu yazılar aynı zamanda, Gökalp’in milliyetçiliğe ya da millet idealine atfettiği toplumsal işlevi de ortaya koymaktadır. Türkçülüğün Esasları’nda ise, söz konusu ideal aynı açıklıkla vurgulanmış değildir, çünkü Gökalp, milliyetçilik idealinin artık hedeflerini gerçekleştirmiş olduğunu düşünmektedir. Gökalp Türklerin bir ulusal yükümlülük, ulusal vicdan ve ulusal ideal duygusuna sahip olmayan, tamamıyla farklı ve dağınık bireyler olduklarını, geri kalmışlıklarının da “kendini tanımamak” ve “milli mesuliyetini bilmemek” durumundan ileri geldiğini yazarken, toplumsal dayanışma sağlayan belli başlı normatif sistemlerden biri olarak milliyetçiliğin toplumsal işlevine işaret etmek istemişti. Gökalp için önemli olan toplumsal dayanışmadır. Milliyetçilik de, bu dayanışmanın önemli bir gerekçesidir.

Gökalp için, Türk toplumunun toplumsal dayanışması için gerekli olan bir diğer unsur da, ahlakçı tasavvuf biçiminde dindir, yani İslam’dır. Milliyetçilik ile birlikte toplumdaki dayanışmayı sağlamaktadırlar. Gökalp’i ilgilendiren şey, İslamiyet’in ilahiyatı ya da siyasî kullanımı değildir; daha ziyade dinin toplumsal işlevi üzerinde durmaktadır. Dolayısıyla, bireyci olmayan bir ahlak felsefesine dayanan analitik bir dayanışmacı toplum modeli oluşturmaya çalıştığı sentezinde, Durkheim’in sosyolojisini, özellikle “ahlak bilimi”ni sisteminin üç temel direğinden biri olarak uyarlamış olması rastlantı değildir.

Ziya Gökalp, İslam’ı siyasal, hukuki ve teolojik yönlerinden önemsemez; toplumsal hayat içerisinde özellikle de siyaset düzeyinde belirleyici olmasını da istemez. Gökalp, siyaset alanının teokrasinin tüm kalıntılarından temizlenmesi gerektiğini ve yasama yetkisinin tümüyle devletin elinde bulunması gerektiğini önermektedir. O daha çok, Osmanlı-Türk toplumunun dayanışmasını sağlayacak önemli bir unsur olması yönüyle İslam’la ilgilidir. Dinin modernleştirilmesine ilişkin düşüncelerinde de, amacı, İslam’ı hukuki ve siyasal kurallarından arındırmak ve tamamıyla bir “ahlak sistemi” olarak iş görür hale getirmekti.

Nass ve Örf kavramları etrafında geliştirdiği düşünceleri de bunu gösterir niteliktedir. Ayrıca bu düşünceleri, Durkheim’in kuramına denk düşecek şekilde Tanrı ile Toplumu özdeşleştirir nitelikler taşımaktadır (hem Durkheim’de, hem de Gökalp’de bu toplum aynı zamanda ‘ulus’tur). Gökalp, nassın uygulanmasında örfe özel bir önem verir; hatta yer yer örfün belirleyiciliği daha yukarılarda bir yerdedir. Uriel Heyd’e göre, Gökalp, Tanrı ile kul arasındaki tüm yükümlülüklerin toplumsal vicdan tarafından temellendirildiğini düşünmektedir. Böyle bir yaklaşım ise, zaten ahlakî boyutu üzerinde daha yoğun vurguların yapıldığı dinin zamanla daha da sekülarize edilmesini doğurur; aslında bu yaklaşım da, daha önce değinildiği üzere, Durkheimcı kuramda var olan Tanrı ile Toplumun/Ulusun özdeşliğini getirmektedir (‘sivil bir din’ anlayışına doğru gidiş).

Gökalp için Batı kapitalizmi, bazı yönlerini dışarıda bırakmak koşuluyla (ya da ‘belli bir kapitalizm yorumu’) alınması gerekli olan bir modeldir. O nedenle, Avrupa’nın liberal siyaset ve düşüncelerine, liberal toplum modeline sıcak bakmaz; aynı oranda, toplumsal bütünlüğü parçalayıcı bir düşünce ve açıklama biçimi ürettiği için, sosyalist ya da komünist modele de yakın değildir. Onun benimsediği yaklaşım, toplumsal dayanışmayı ve bütünlüğü koruyacak, aynı zamanda toplumsal gelişmeyi ve kalkınmayı sağlayacak bir modeldir. Bu modeli de, Durkheim’in geliştirdiği korporatist solidarist yaklaşımda bulur.

Konu Başlıkları

Konu Başlıkları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*