Toplumsal Cinsiyet Nedir?

felsefe Nedir

Hem sosyal psikolojide hem de diğer sosyal bilim disiplinlerinde çok yaygın olarak toplumsal cinsiyetin tanımı cinsiyetle ilişkilendirilerek yapılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet kavramına aşina olmayanlar doğal olarak, cinsiyet kavramı varken neden toplumsal cinsiyet kavramına ihtiyaç duyduğumuz sorusunu sorabilir.

Toplumsal cinsiyet kavramı 1970’lerin başında sosyal bilimlerde kullanılmaya başlanmıştır. Yani o zamana kadar cinsiyet kavramı ile ifade ettiğimiz olguların çok önemli bir kısmı için cinsiyet değil, toplumsal cinsiyet kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihsel gelişmeyi ve günümüzde bu konudaki tartışmaları da yansıtması bakımından Clarke ve Braun’un (2012: 310-311) önerdiği üç toplumsal cinsiyet modeli aracılığıyla toplumsal cinsiyeti tanımlamak mümkündür.

Doğal Olarak Toplumsal Cinsiyet

Aslında bu başlık altında bir kavram olarak toplumsal cinsiyet yoktur. Bu bakış 1970’lerden önce, yani toplumsal cinsiyet kavramı kullanıma girmeden önceki cinsiyet temelli kavramlaştırmamızı ifade etmektedir. 1970’ler öncesi cinsiyet kavramı hem biyolojik olarak eril ve dişil oluşu hem de toplumsal anlamda kadın ve erkek oluşu kapsayan bir kavramdı.

Diğer bir deyişle, eril ve dişil bedenler (buna dışarıdan gözlenebilen genital organlar kadar hormonlar ve cinsiyet genleri de dâhildir) ile toplumsal anlamda “kadınsı” ve “erkeksi” olarak görülen kişilik özelliklerimiz, davranışlarımız, becerilerimiz, arzularımız vb.nin hepsi birden cinsiyet kavramı ile karşılanmaktaydı. Bu model, bugün toplumsal olarak edindiğimizi kabul ettiğimiz “kadınsı” ve “erkeksi” özellik veya davranışların biyolojiden kaynaklandığını öne sürmektedir.

Bu modele göre, örneğin kadınların ağlamasının “normal” karşılanması, erkeklerin ağlamasının “normal olmaması” biyoloji (genital organlar, cinsiyet hormonları, cinsiyet genleri, evrim) ile açıklanmaktadır. Kadınlar ve erkekler olarak bizim biyolojik bir özümüzün olduğu, bizi “kadın” ve “erkek” yapan özellikler ve davranışlar ne ise hepsinin biyolojiden kaynaklandığını, dolayısıyla bu özelliklerin doğumdan ölüme kadar sabit ve değişmez olduğunu ileri süren bu model, toplumsal cinsiyet kavramı kullanıma girdikten sonra biyolojik indirgemeci olmakla ya da özcü olmakla (özcülük) eleştirilmiştir. Bu bakış açısına artık günümüzde çok az rastlanmaktadır.

Yetiştirilmenin Bir Sonucu Olarak Toplumsal Cinsiyet

Günümüzde en yaygın olan toplumsal cinsiyet modeli budur. Cinsiyet biyolojik yanımızı ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Biyoloji sadece yukarıda belirtilen genital organları, cinsiyet hormonlarını ve genlerini değil, bugün artık gitgide daha popüler hâle gelen cinsiyetin evrimsel ve nörolojik açıklamalarını da içerir. Bu modelde toplumsal cinsiyet ise “kadınsı” ve “erkeksi” kişilik özelliklerini işaret eder. Diğer bir deyişle cinsiyet biyolojik olan, toplumsal cinsiyet ise toplumsal olandır. Bu modelde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinden ayrıştırılmışsa da bu ikisi arasında bir ilişki olduğu düşünülür.

Her zaman çok açık belirtilmese 1 Biyolojik İndirgemecilik: Toplumsal bir olguyu toplumsal düzeyde açıklamak yerine daha alt düzey olan biyoloji ile açıklamaktır. Özcülük: Toplumsal olguların tarihsel olarak değişen olgular yerine hiç değişmeyen sabit bir özleri olduğunu iddia etmektir de bu varsayılan ilişki, biyolojik cinsiyetin toplumsal cinsiyetin temelini oluşturduğu yönündedir. Clarke ve Braun’un (2012: 310) sözleriyle “toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetin kültürel örtüsüdür; biyolojik ana kayaya kültürün eklediğidir”. Bu modelde toplumsal cinsiyet, hepimizin çok bildiği ve bolca atıf yaptığı “kız bebeklere pembe”, “erkek bebeklere mavi” giydirilmesiyle başlayan sosyal öğrenme süreciyle kazanılır.

Bebeklikten itibaren insanlara (biyolojik) cinsiyetlerine uygun olduğu düşünülen seçimler, davranış biçimleri, beceriler, bilgi ve inançlar öğretilir ve böylece cinsiyetle toplumsal cinsiyet birbiriyle uyumlu hâle getirilmiş olur. Çocukların öğrendikleri toplumsal cinsiyet, bir toplumda “kadın” ve “erkek” olmaktan anlaşılan tüm kültürel kodlardır. Kız çocuklarının nasıl oturması gerektiğinden tutun da erkek çocuklarının kavgalarda altta kalmamasında ısrar eden ya da “erkek adamın duygularını göstermemesi gerektiğine” kadar çok geniş bir yelpazede kültürel olarak belirlenmiş duygu, düşünce, inanç, bilgi ve becerilerin tümünü kapsar. Bu kültürel kodlar literatürde genellikle toplumsal cinsiyet rolleri olarak kavramlaştırılır.

Toplumsal cinsiyet rolleri, bir kadını “kadın” ve bir erkeği “erkek” yapan her şeyin, toplumda öğrenilmeye hazır duran bir tür paket programlar gibi düşünülebilir. Bu paket programların sosyal öğrenme teorisinden çok bildiğimiz model alma ya da taklit ile ödüllendirme ve cezalandırma gibi öğrenme teknikleriyle öğrenildiği ve içselleştirilerek çocukların benliklerinin bir parçası hâline geldiği ileri sürülür. Bu yaklaşım da bazı sosyal psikologlar tarafından özcü olmakla eleştirilir. Bu kez söz konusu olan biyolojik değil, kültürel bir özcülüktür. Diğer bir deyişle toplumsal cinsiyetin çocuklukta öğrenilen ve daha sonra yaşam boyu hiç değişmeden sabit kalan bir dizi kültürel inanç ve pratik olduğu görüşü eleştirilmektedir.

Bu yaklaşım içine cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımıyla ilişkili olduğu için androjen birey kavramı da dâhil edilebilir. Bem’in kavramlaştırdığı androjen birey kavramı ile cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında olması gerektiğini varsaydığımız eşleşmeye (eril beden ve “erkeksi özellikler” ile dişil beden “kadınsı özellikler” eşleşmesi) itiraz edilmiştir. Bem’e göre zihinsel sağlık ve psikolojik iyilik hâli, dişil bedenli olsun eril bedenli olsun kişinin hem “kadınsı” hem de “erkeksi” özellikleri barındırmasına ve bunları yerine göre kullanmasına bağlıdır.

Örneğin bir kriz durumunda krizi yönetebilmek için “soğukkanlı ve rasyonel” olmak gerektiği düşünülüyorsa hem kadınların hem erkeklerin kriz durumuyla baş edebilmeleri için bugünkü durumda daha çok “erkeksi” görülen bu özelliği erkeklerin yanı sıra kadınlara da kazandıracak, şimdikinden farklı bir sosyalleşme süreci gereklidir. Diğer yandan kişiler arası ilişkilerde duyguların ifade edilmesi önemli görüldüğünden ve günümüzde duyguların dışa vurulması daha çok “kadınsı” bir özellik olarak kabul edildiğinden, kadınlar kadar erkeklerin de bu özelliği edinecekleri bir sosyalleşmeden geçmeleri gerekir. Psikolojik bir olgu olarak androjenlik dişi bedenlilere sadece “kadınsı” kişilik özellikleri ve davranış biçimleri, eril bedenlilere sadece “erkeksi” kişilik özellikleri ve davranış biçimleri kazandırmanın zorunlu olmadığını göstermesi nedeniyle son derece önemlidir.

Bu yaklaşım 1974’te Bem tarafından geliştirildiğinde “kadın” ve “erkek” olmaya dair geleneksel düşünceleri sarsmış ama daha sonraları, Bem’in kendisi de dâhil olmak üzere pek çok kuramcı tarafından eleştirilmiştir. İki temel eleştiri yapılmıştır: İlki, yaklaşımın sosyal yapıyı göz ardı ederek yalnızca bireye odaklanmış olmasıdır. İkincisi ise yaklaşımın tam da karşı çıktığı “kadınsı” ve “erkeksi” özellikler ya da değerleri yeniden üretmiş olmasıdır. Yani, yaklaşım androjen bireyi hem “kadınsı” hem de “erkeksi” özellikleri edinmiş bir birey olarak tarif ederken, aynı zamanda ister istemez çeşitli sosyal özelliklerin ya da değerlerin “kadınsı” ve “erkeksi” olarak ayrılabileceğini de kabul etmiş olur.

Toplumsal Bir Kurgu Olarak Toplumsal Cinsiyet

Bu yaklaşımın, içerdiği iddiaların niteliği nedeniyle toplumsal cinsiyetin en radikal kuramlaştırması olduğu söylenebilir. Toplumsal inşacı olarak adlandırılan bu yaklaşım toplumsal cinsiyetin doğal bir olgu olduğunu kesinlikle reddeder. Yani toplumsal cinsiyet güneşin doğudan doğması, batıdan batması gibi doğal bir olgu değil; belirli tarihsel ve kültürel koşullarda inşa edilen ya da kurgulanan bir olgudur. Bu yaklaşım biyolojik özcülüğe de kültürel özcülüğe de karşıdır.

Toplumsal cinsiyetin içsel psikolojik ya da biyolojik süreçlerin bir ürünü olduğu fikrini kabul etmez. Toplumsal cinsiyet içimizde hiç değişmeden sabit kalan bir öz değildir. Bununla ilişkili olarak toplumsal cinsiyetin şeyleştirilmesine de karşı çıkar. Toplumsal cinsiyetin şeyleştirilmesiyle kastedilen toplumsal cinsiyetin gerçek ya da canlı olması değil, gerçekte bir soyutlama olmasıdır. Sosyal bilimciler insanlardaki birtakım davranış ya da özellik örüntülerini toplumsal cinsiyet olarak kavramlaştırmışlardır. Sosyal dünyayı anlamak ve tanımlamak için kullanılan bu kavram, sanki görünenin altında yatan, somut bir “şey”i yansıtıyormuş gibi düşünüldüğünde şeyleştirme yapılmış olur. Oysa sosyal inşacılar içimizde böyle bir öz ve böyle bir “şey” olmadığını, günlük yaşamdaki yapıp ettiklerimizle toplumsal cinsiyeti inşa ettiğimizi savunurlar.

Bu bakış açısından toplumsal cinsiyet belirli bir tarihsel döneme özgü olarak içinde yaşanılan ve paylaşılan kültüre ait ortak bilgi ve dille üretilen bir olgudur. Özcülük ve şeyleştirme karşıtlığını ve toplumsal cinsiyetin eylemlerimizle inşa edilen bir kurgu olduğu fikrini bir örnek üzerinden daha iyi açıklayabiliriz. Çocukları gözlediğimizde, kız çocukların bebeklerle erkek çocukların arabalarla oynamayı sevdiğini söyleriz. Bu gözlemi kız çocuğunun kız olduğu için bebekleri, erkek çocukların erkek olduğu için arabaları seçmesiyle açıklarız. Böyle bir açıklamanın temelinde kız çocuklarının içinde derinlerde bir yerde onlara “kızlara özgü” seçimler yaptırtan bir “şey” olduğu varsayımı vardır. Bu “şey” ya da öz “doğuştan gelen bir kız doğası” ya da belki doğrudan XX kromozomlarının bir sonucu olarak cisimleştirilir. Aynı açıklama ve varsayım elbette erkek çocukları için de geçerlidir.

Oysa sosyal inşacılar kız çocukların kız oldukları için bebeklerle, erkek çocukların erkek oldukları için arabalarla oynadığını değil; tam tersine çocukların bebeklerle oynayarak “kız” olduklarını, çocukların arabalarla oynayarak “erkek” olduklarını ileri sürerler. Kadın ve erkek olmak tüm yaşamımız boyunca yapıp ettiklerimizle kadınlaşmamız ve erkekleşmemizdir. Yine bu yaklaşıma göre toplumsal cinsiyet tek tek bireylerin bir özelliği değil toplumsal bir sınıflandırma sistemidir. Tarihsel olarak ortaya çıkmış, yani doğal olmayan bu sınıflandırma sistemi “kadın” ve “erkek” kategorileri biçiminde ikiliği ve bu iki kategori arasındaki farklılığı üretmiştir.

Yani topluma baktığımızda, kendimiz de dâhil olmak üzere insanları birbirinden farklı olan iki kategoride (kadın ve erkek) görmemiz bizim dışımızda, orada öylece duran gerçekliği (bu yaklaşıma göre böyle bir gerçeklik yoktur zaten!) yansıtan değil, onunla gerçekliği oluşturduğumuz bir ideolojidir. Toplumsal cinsiyetin bir kurgu olması, onun gerçek sonuçlar üretmediği anlamına gelmez. İkili toplumsal cinsiyetin gerçek olduğuna o kadar inanırız ki böyle bir sınıflandırma sistemi içinden oluşan toplumsal cinsiyet normları sınırları içinde düşüncelerimizi, inançlarımızı ve eylemlerimizi düzenleriz. Diğer bir deyişle, aslında bir kurgu olan şey bizim gerçekliğimiz hâline gelir ve eğer toplumsal cinsiyet normlarının dışına çıkarlarsa kadınlar gerçekten örneğin “namus” gerekçesiyle öldürülür.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3867, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2672; Dr. Öğr. Üyesi Aysel KAYAOĞLU, Prof. Dr. Çiğdem KIREL

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*