Sosyolojinin Bir Bilim Olarak Kuruluşu

felsefe Nedir

“Sosyoloji. İsmi icat eden Comte’a göre sosyoloji, bilimlerin kraliçesi, kendi içinde bütünleşmiş ve birleşik bir sosyal bilim ve yine Comtegil bir neolojizmle söylenirse, ‘pozitivist’ olacaktı.

Bununla birlikte uygulamada sosyoloji bir disiplin olarak daha çok, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sayısı çok artmış olan kentli işçi sınıfların yol açtıkları hoşnutsuzluk ve düzensizliklerle baş etmeyi amaçlayan, sosyal reform derneklerinin çalışmalarının üniversitede meydana getirdiği değişiklik ve kurumsallaşmayla gelişti.

Bu sosyal reformcular çalışmalarını üniversite ortamına taşımakla, yasa değişikliklerine yönelik aktif lobicilik rollerinden vazgeçtiler. (…) Sosyologlar kısmen başlangıçta sosyal reform örgütleriyle olan yakın bağlarını koparmak istedikleri, kısmen de bugünü el almaya ağırlık verdikleri için pozitivizme yöneldiler, bu da onları nomotetik kampa itti.”

Sosyoloji, tekrarlayacak olursak, 19. yüzyılda Avrupa’da sanayi toplumunun yarattığı sorunları Aydınlanma felsefesinde billurlaşan belli ilkeler ışığında çözmek amacıyla ortaya çıktı ve o doğrultuda gelişti. Ortaya çıktığı dönemin ve toplumun sorunlarına, özelliklerine ve düşünce çerçevesine bağlı olarak da belli özellikler kazandı.

Bir başlangıç cümlesi olarak sosyolojinin “modern sanayi toplumunun oluşum sürecinin bir sonucu olduğunu ve aynı zamanda da bu süreci başarıya eriştirmek gibi bir misyonla kendisini donattığını” söyleyebiliriz. Sosyolojinin o dönemde ve günümüzde, birey ve toplumla ilgili bir disiplin olmasına karşın, “doğa bilimleri modelini kendine örnek alan pozitif bir bilim” olarak tanımlanması, 19. yüzyılda akademik kurumsallaşmasını gerçekleştiren iktisat, hukuk, siyaset vb. gibi bilimlerden özenle ayrıştırılması ve yazısız/tarihsiz toplumları inceleyen etnografya, antropoloji gibi disiplinlerden farklı olarak modern/endüstriyel/kapitalist Avrupa toplumunu inceleyen biricik bilim (bilimlerin kraliçesi) olarak gösterilmesi de sosyolojinin ortaya çıktığı Avrupa toplumunun o dönemde yaşadığı özel toplumsal ve düşünsel koşullar bağlamında anlaşılabilir.

Bu çerçevede, sosyolojiyi “modern sanayi toplumunu inceleyen bir araştırma disiplini” olarak tanımlayabiliriz. Çözmeye çalıştığı pratik sorunlara bağlı olarak, kuramsal yaklaşımları temelde modern toplumu meydana getiren 4 temel sürecin ya da devrimin oluşturduğu birikimlerin izlerini taşır: (1) Doğa bilimlerindeki gelişmeler (bilimsel devrim); (2) felsefe ve sanat alanında yaşanan gelişmeler (reform, Rönesans ve aydınlanma felsefesi); (3) sanayi devrimi; ve (4) siyasî devrimler (Fransız İhtilali ve devamındaki pek çok işçi-köylü ayaklanması).

Tom Bottomore, sosyolojinin ilk dönemde gösterdiği özellikleri şöyle özetliyor:

“Toplumbilimin benim çizmeye çalıştığım sınırlar içindeki ‘tarih-öncesi’ kabaca, 1750-1850 dönemindeki yüzyıllık bir süreyi içermektedir. Bu dönem, bir başka deyişle, Montesquieu’nun De l’esprit des lois [Kanunların Ruhu] adlı eserini yayınlaması ile, Comte, Spencer ve Marx’ın ilk yazılarını yayınladıkları tarihler arasındadır. Ayrı bir bilim olarak toplumbilimin oluştuğu dönem ise on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ile yirminci yüzyılın ilk bölümüdür. Bu kısa özetlemede, ilk dönem toplumbilimin[in] bazı özeliklerini görmek mümkündür. Her şeyden önce, ilk dönem toplumbilimi ansiklopediktir; insan toplumunun tarihinin ve toplumsal hayatın tümünü birden kapsamak istemektedir. İkinci olarak, tarih felsefesinin etkisi ve daha sonraları evrim konusundaki biyolojik teorinin bu etkiyi pekiştirmesiyle toplumsal evriminin temel aşamalarını ve işleyişini açıklamaya çalıştığı için evrimcidir. Üçüncü olarak, karakter yönünden doğal bilimlere benzer biçimde, genellikle bir pozitif bilim sayılmaktadır. Onsekizinci yüzyılda toplumsal bilimler (sosyal bilimler) büyük ölçüde fizik bilimini model almışlardır. Toplumbilim, ondokuzuncu yüzyılda, toplumu bir organizma olarak tasarlayan çeşitli düşüncelerden ve toplumsal evrime ilişkin genel yasalar çıkarma çabalarından anlaşılacağı gibi, biyolojiyi model almıştır. Dördüncü olarak, genel kapsamlı bir bilim olma iddiasına rağmen, toplumbilim özellikle on sekizinci yüzyıldaki siyasal ve ekonomik devrimlerin yarattığı toplumsal sorunlarla ilgilenmiş; her şeyin üstünde de, yeni sanayi toplumunun bilimi olmuştur. Son olarak, bilimsel olduğu kadar ideolojik bir karaktere de sahiptir; oluşumunda tutucu ve radikal düşünceler birlikte yer almış, birbiriyle çelişkin teorilere yol açmış, günümüze dek süren tartışmalara neden olmuştur.”

Sosyolojinin bir bilim olduğunu savunanlara göre; (1) evrende ya da toplumda bilinebilir bir düzen mevcuttur, (2) toplumun tekbiçimliliği ya da toplumun düzeni gözlenebilir, ve (3) fizik biliminin gözlem ve diğer yöntemleri sayesinde sosyal davranışın kanunları teyit edilebilir ve kodlanabilir. Bunun karşısında sosyolojinin bilim olmadığını düşünenler ise şu gerekçeleri öne sürmektedirler: (1) insan kendi kendisinin deneği/kobayı olmalıdır, (fakat) henüz o, kendi deneyini kontrol edebilir durumda değildir, (2) Sosyal bilimde nedensellik doğa bilimlerindeki gibi asla tek ve basit değildir, fakat daima birden çok ve karmaşıktır, (3) onun bilimsel yargılarını bozabilecek araştırmaya ait herhangi bir şey ön yargılardır ve bu da sosyal bilimlerde çok yaygındır, ve (4) bilim, doğa bilimleri örneğinde olduğu gibi, ahlaki olarak nötr ve tarafsız olmalıdır. Sosyal bilimler bu ahlakın etik temellerini, tutku motivasyonunu nasıl ele alabilir?

Bütün bu tartışmalara ve sosyolojinin ve sosyal bilimlerinin doğa bilimlerinden farklı olduğuna ilişkin iddialara rağmen, sosyal bilim dünyasına egemen olan görüş, özellikle de 20. yüzyılın ortalarına kadar, büyük ölçüde sosyolojinin doğa bilimleri modelinde çalışan pozitif bir bilim olduğunu ve olması gerektiğini savunan görüş olmuştur.

Sosyal bilimin Avrupa’da kurumsallaşma süreci, Avrupa’nın dünyanın geri kalanı üzerinde egemenliğini kesin olarak kurduğu tarihlerde gerçekleşti. Bu durum, sorulması kaçınılmaz soruyu gündeme getirdi: Dünyanın bu küçük parçası, tüm rakiplerini alt ederek Amerikalar, Afrika ve Asya üzerinde iradesini nasıl dayatmıştı ve bunun gerçek sebebi neydi? Bu çok kapsamlı bir soruydu ve verilebilecek yanıtlar egemen devletler düzeyinde değil, karşılaştırmalı “uygarlıklar” düzeyinde aranıyordu. Avrupa’nın dünyaya egemen olacak hale nasıl geldiği sorusu, entelektüel alanda Darwinci dönüşümle çakıştı.

Aydınlanmanın hazırladığı bilginin dünyevileşmesi sürecinin evrim teorisiyle doğrulanmış olduğu varsayıldığından, Darwinci teoriler, biyolojik kökenlerinden çok öte alanlara taşındı. Sosyal bilim metodolojisine, örnek alınan Newton fiziği egemen olsa da, hayatta kalmaya en uygun olanın yaşadığı kavramını öne çıkaran, görünüşe göre karşı konulmaz bir çekiciliği olan evrim meta-kavramı sosyal teoriler üzerinde çok etkili oldu. Evrim teorisinin biraz esnek şekilde yorumlandığında, ilerlemenin, çağdaş Avrupa toplumunun gözle görülür üstünlüğüyle örtüştüğü yollu varsayıma bilimsel gerekçe sağlamada pekala kullanılabileceği düşünüldü. Nitekim kullanıldı da: Son aşaması sanayi devrimi olan, sosyal gelişmenin aşamalarıyla ilgili teoriler, tarihin liberal yorumları, iklimin belirleyiciliği tezi, Spencer sosyolojisi vb. bunun örnekleri arasında sayılabilir.

Sosyolojinin ortaya çıktığı andan itibaren ilgisi iki ana konu üzerine yoğunlaştı. Sosyolojinin başlangıcından itibaren üzerinde durduğu iki konuyu Comte’un tasnifi özetlemektedir: Sosyal statik ve sosyal dinamik. Sosyal statik ve dinamik, temelde Batı toplumunun iç meselelerini (toplumsal yapının ya da istikrarın nasıl sağlanacağı, toplum kurumlarının neler olduğu, toplum işleyişinin nasıl gerçekleştiği, ilişkilerin ne tür özellikler gösterdiği, toplumdaki hareketliliklerin, çatışmaların nerelerden kaynaklandığını tespit etmeye uğraşır ve çatışmaların nasıl engellenebileceği ya da mevcut düzen/sistem sahiplerinin istediği yöne nasıl evirilebileceği vb. konular) ele alır.

Sosyolojinin başlangıç evresinde dünya yüzeyindeki tüm toplumları tasnif etme, insanlık tarihinin çizgisel bir gelişim şemasının çıkarılması çabasına da girişilmiştir. Comte’un üç hal kanunu, Durkheim’in organik-mekanik dayanışma teorisi, Tönnies’in cemaat-cemiyet ayrımı, Weber’in rasyonelleşmeyi, bürokrasi mekanizmasını temel alan yaklaşımları, Marx’ın ekonomik temelli ilkel toplumlardan feodal, kapitalist ve sosyalist toplumlara doğru evirilen toplumsal evrim şeması ve daha birçok sosyoloğun özünde pek değişmeyen yargıları dile getiren çeşitli tarihsel toplum evrim şemaları ortaya koyma çabaları bu duruma örnek olarak zikredilebilir.

Sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıktığı ilk dönemde, sosyologların insan toplumlarının doğasına ve evrimine ilişkin çok sayıda genel, evrensel kurallar koyduklarına şahit oluruz. Ancak zaman geçtikçe, yeni toplumlarla karşılaştıkça fakat daha da önemlisi sanayi toplumu yeni biçimler aldıkça toplum hayatına ilişkin genel geçer kanunlar vaz etmekten vazgeçilmiş ve bu konuda daha ihtiyatlı davranmaya özen gösterilmiştir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*