Realizm (Gerçekçilik) Nedir, Ne Demektir?

Realizm, insan zihninden bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu savunan felsefi öğretidir. Varlığın, insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak varolmakta bulunduğunu ileri sürenlerin anlayışıdır. Realist görüş “Varlık var mıdır?” sorusunu vardır diye cevaplar.

Realizm iki çeşittir: ontolojik realizm ve epistemolojik realizm. Ontolojik realizme göre gerçekte var olan tümeller ve genel kavramlardır. Örneğin, güzel insan, güzel resim diye nitelenen tüm şeyler, sürekli değiştikleri ve gün gelip yok olacakları için gerçekte var değillerdir. Oysa bir güzellik ideası vardır, bu güzellik ideası her zaman güzeldir. Platon’un ortaya koyduğu bir görüştür. Epistemolojik realizm ise dış dünyadaki varlıkların insan zihninden bağımsız olarak var olduklarını savunur. Bu öğreti, nesnelerin yada varlıkların yalnızca insan zihninde var olduğunu, nesnelerin insan zihninden bağımsız olarak var olamayacaklarını savuna idealizme karşı gelen bir öğretidir.

1. İlk Çağ: “Tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış” her insan, çevresinde, bilinçten bağımsız bir dünya bulunduğunu bilir. Taşları, toprakları, ağaçları vb. var eden insan bilinci değildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan varomadan önce de vardı. Dünya, milyarlarca yılını bu doğal varlıklarıyla birlikte insansız yaşamıştır. Örneğin kuşların kendi bilincinin ya da insan bilincinin ürünü olmadığını ve kendisinin dışında bağımsız olarak var bulunduğunu çocuklar bile bilir. ‘Kendiliğinden özdekçilik’ anlayışına uygun olarak ilk insanların bu gerçekçilik anlayışına ‘kendiliğinden gerçekçilik ya da ‘çocuksu gerçekçilik’ denir. Düşünsel alanda Hint’te Vedanta, Çin’de Konfüçyüsçülük ve antikçağ Yunanlılarında Elea öğretisi ileri sürülünceye kadar bu sağlam gerçekçi anlayış sürmüştür.

Bu anlayış sağlamdır, ama güçsüz yanları da vardır. Bu güçsüz yanlarının başında öz’le olgu’yu özdeşleştirmesi gelir. Nitekim idealist felsefe onun bu güçsüzlüğünden yararlanmış, özü bilinemeze ve varolmayana indirgeyerek olguyu, eş deyişle görünüşü gerçekdışı saymıştır.

Kendiliğinden gerçekçiliğin ikinci güçsüz yanı, pek doğal bulduğu dünyanın varlığı sorununu önemsemeyişidir. Nitekim idealist felsefe onun bu ikinci güçsüz yanından da yararlanmış, örneğin Mach öğretisi dünyanın varlığı sorununun hiçbir önem taşımadığını ileri sürerek tek gerçekliğin duyumlar olduğunu ileri sürmüştür.

Felsefe açısından bu güçsüzlüklerine rağmen, bu sağlam çocuksu anlayış özdekçi felsefenin, bilginin ve bilimin temellerini oluşturmuştur.

2. Antik Çağ: Nesnel gerçeği gerçek saymama anlamındaki ortaçağ gerçekçiliğinin tohumları antikçağ Yunanlılarınca atılmıştır. Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles bu anlamdaki gerçekçiliğin kurucularıdır.

Bu anlayışlara göre gerçek, bireysel olan değil, tümel (genel ve evrensel) olandır. Tümellerse ancak bireysellerde varolabilirler, kendi başlarına bir varlıkları yoktur.

Örneğin dünyada eşekler vardır, ama eşeklik yoktur. Eşeklik bir tümel (soyut, ussal, genel kavram)’dir ve ancak bireysel bir eşekle varolabilir. Gerçek olan, eşekler (bireysellikler) değil, eşeklik (tümel)’tir. (Eşekler ölür, eşeklik baki kalır. N.) Çünkü eşekliği ortadan kaldırın, dünyada eşek kalmaz. Eşek, varoluşunu eşekliğe borçludur. Bireysel eşeklerin varoluşları bulunduğu halde varlıkları bulunmamasına karşı, tümel eşekliğin varoluşu yoktur ama varlığı vardır. Gerçek, “bağımlı varoluşu değil, bağımsız varlığı olandır”. Dünyada bulunan bütün bireysellikler varlıklarını başka bir varlığa borçludurlar, b u yüzden gerçek değildirler. Tümellerse bağımsız varlıklardır, bu yüzden gerçektirler. Bu yüzdendir ki varoluşları bulunan bireysellikler gerçek değildirler, görüntüdürler; varoluşları bulunmayan tümellerse gerçektirler. (Varoluşu bulunanın özdekselliğine ve varoluşu bulunmayanın özdeksizliğine dikkat edilmelidir. Berkeley özdeksizliğinin temeli bu savdır. İdealistlerin ‘varoluş’ ve ‘varlık’ kavramları arasında yaptıkları ve çok önem verdikleri ayrım da ayrıca vurgulanmalıdır).

Antikçağ Yunan felsefesinde bu idealist savın gerçek sahibi Aristoteles’tir. Eleacılarla Platon bu savın tomurcuğunu taşırlar. Çünkü ne Eleacılar, ne de Platon tümellere (Eleacılarda ‘Bir’ ya da ‘varlık’, Platon’da İdea’lar) bir varoluş yüklememe cesaretini gösterebilmişlerdir. Parmenides’e göre tek olan varlık küre biçimindedir, demek ki özdekseldir ve varoluşu da vardır. Platon’da idealar, bir idealar evreninde yaşamaktadırlar, yükselmiş ruhlar gidip onları görebilirler, demek ki birer varoluş içindedirler. İlk kez Aristoteles’tir ki idealizm açısından çelişkili olan bu sınırı aşmış ve tümellere ayrıca birer varoluş yüklememiştir. Tümeller ussal (çünkü usla yapılan soyutlamalardır), bireysellerse duyusal (çünkü duyularla algılanırlar)’dır. İdealist alan öylesine hazırlanmıştır ki artık bir yanda Berkeley nasıl eşekler olmadıkça eşeklik de olmazsa (eşeklik olmayınca eşekler de olmazsa N.) öylece masayı algılayan olmadıkça masanın da olamayacağını, öbür yanda Hegel gerçeğin ussal ve ussal olanın gerçek olduğunu rahatlıkla söyleyebilir.

3. Orta Çağ: Eleacılık, Platon ve Aristoteles temeline dayanan ortaçağ gerçekçiliği, bilimsel gerçeklik anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekiliğin gerçek olmadığını, asıl gerçekliğin düşünce ürünleri (tümeller, geneller ya da evrenseller) olduğunu ileri sürer. “Tümeller gerçektirler ve nesneden öncedir”. Bu şu demektir: Eşekler gerçek değildir, eşeklik gerçektir ve eşeklik eşeklerden önce gelir. (eşekler ölür, eşeklik baki kalır N.) Özellikle Anselmus’la Champeaux’lu Guillaume’un savundukları bu idealist sava karşı adcılar “tümeller adlardır ve tümel nesneden sonradır” savıyla karşı çıkmışlardır. Tümeli gerçek saydıklarından ötürü gerçekçi adını alan düşünürlerin savları altında, Roma Katolik kilisesinin evrensellik savı yatar. Bundan başka Hıristiyanlık, başta Tanrı kavramı olmak üzere bütünüyle tümellere dayanır. Tümeller gerçek sayılmazsa Tanrı’nın da gerçek sayılmaması gerekir. Ne var ki tümellerin sözcüklerden, eş deyişle adlardan ve seslerden ibaret bulunduğu açıktır, ‘kırmızı’ bir addır ki ancak kırmızı bir çiçekte ya da kırmızı bir böcekte varlaşır, evrende bir özneye yüklenmeksizin kendi başına varlığı olan bir kırmızı yoktur. Tümeller, nesnelerden, önce değil, elbette sonra gelirler. Önce kırmızı çiçekleri ve kırmızı böcekleri görür ve tanırız, sonra bunlardan ‘kırmızı’ tümel kavramını soyutlarız. Ne var ki idealistler, bunun, zamansal bir öncelik değil, mantıksal bir öncelik olduğunu savunurlar. Ama ileri sürdükleri mantık, kendi mantıklarıdır, kaldı ki bu savunmayı ileri sürenler de ortaçağ gerçekçileri, yani asıl gerçekçiler değil, çağdaş yeni gerçekçilerdir. Çağdaş yeni gerçekçiler, eski gerçekçilerin pek açık saçmalıklarını örtmek çabası içinde ‘varlık’ ve ‘varoluş’ deyimlerine de kendilerine özgü anlamlar verirler ve varlığı bulunanın varoluşu olamayacağını, buna karşı da varoluşu olanın varlığı bulunamayacağını ileri sürerler. Varlık, olgusal değil, mantıksaldır; bu yüzden de varoluş gibi bilincin dolaysızca karşısında olan değil, tam tersine, bizzat bilinç, düşünce, zihin ya da us olgusal, bireysel ve öznel değil, tam tersine, soyut, evrensel ve nesneldir. Gerçek, nesnel düşüncedir. Bu yüzden de gerçekçi varoluşu bulunmayan bu mantıksal varlık, her şeyin kaynağıdır ve evrenin ancak onunla açıklanabileceği bir ‘ilk ilke’ ya da ‘son erek’tir.

Görüldüğü gibi gerçekçilerin bu savları, Hint Veda’cılığından, Çin Konfüçyüs’çülüğünden, Yunan Platonculuğundan, Augustinus, Thomas, Kant, Schelling, Hegel ve çağımızın yeni gerçekçiliğine, yeni Thomacılığına, kişilikçiliğine kadar tüm nesnel düşüncecilere göre ‘ilk ilke’ ve ‘son erek’ terimleri özdeştir. Çünkü idealistler bilimsel nedenselliği yadsıyarak onun yerine metafizik erekselliği koyarlar. Onlara göre erek sebebin içindedir( Burada neden’le metafizikte kullanılan sebep terimlerindeki ayrıma dikkat edilmelidir). Neden’den ‘etki’ çıkarsanamaz ama sebep’ten erek çıkarsanır. Bundan ötürüdür ki ‘son erek’le ‘ilk ilke’ aynı şeydir. Evrenin ancak onunla açıklanabileceği bu son erek ya da ilk ilke olan ‘nesnel düşünce’ ne türlü bir düşüncedir? Bir düşünen olmadan düşünce olabilir mi? “Düşünce, beyin olmaksızın varmış. Peki, bu beyinsiz düşünceyi savunan düşünürler de var mıdır? Vardır. Bunlardan biri de Profesör Richard Avenarius’tür”.

Ne var ki gerçekçiler ve nesnel idealistler, bu nesnel düşüncenin bizim anladığımız anlamda varolduğunu hiçbir zaman ileri sürmemişlerdir, “nesnel düşünce, düşünen birinin zihninde bulunamaz; bulunsa varolurdu ve o zaman da gerçek olmazdı” derler, üstelik bu soruyu sorana hak da verirler: “düşünceler, düşünen biri olmadan elbette varolamaz, ama tümeller zaten varolmaz ki, çünkü gerçek’tir onlar”.

Görüldüğü gibi idealizm terimi olarak ‘gerçek’, varolan değil, tam tersine, varolmayandır. Ama her şeyin kaynağı olan ve evrenin ancak onunla açıklanabileceği asıl varlık da odur.

Adcılarla gerçekçiler arasındaki ünlü kavga, gerçekte özdekçilerle düşünceciler arasındaki temel felsefesel kavgayı yansıtır. Abaelardus, kavramcılık öğretisiyle, gizlemeye çalıştığı adcılığı desteklemiş ve “tümel, ne nesneden önce, ne de sonradır, nesnenin kendisindedir” demiştir.

Bilinçten bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu kabul eden öğreti. Varlığın, insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak var olduğunu ileri süren görüş. Realizm bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan idealizmin, kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür gerçeklikten söz edilebilir. Bunlardan biri şeylerin yapısına, öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı, ikincisinde ise zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir.

İlkçağda kendiliğinden realizm vardı. Kendiliğinden realizmciler “tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış her insan, çevresinde, bilinçten bağımsız bir dünya bulunduğunu bilir” cümlesini savunuyorlardı. Buna göre taşları, toprakları, ağaçları vb. var eden insan bilinci değildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan var olmadan önce de vardı. Dünya, milyarlarca yılını bu doğal varlıklarıyla yaşamıştır. Bu realizm anlayışı maddeci felsefenin, bilginin ve bilimin temellerini atmıştır.

Nesnel gerçeği gerçek saymama anlamındaki ortaçağ realizminin tohumları antikçağ Yunanlılarınca atılmıştır. Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles bu anlamda realizmin kurucularıdır. Bu anlayışlara göre gerçek, bireysel olan değil, tümel olandır. Tümellerse ancak bireysellerde var olabilirler, kendi başlarına bir varlıkları yoktur. Eşeklik bir tümeldir ve ancak bireysel bir eşekle var olabilir. Gerçek olan, eşekler ( bireysellikler) değil, eşeklik (tümel)tir. Çünkü eşekliği ortadan kaldırın, dünyada eşek kalmaz. Eşek, var oluşunu eşekliğe borçludur. Bireysel eşeklerin var oluşları bulunduğu halde varlıkları bulunmamasına karşı, tümel eşekliğin var oluşu yoktur ama varlığı vardır. Gerçek “ bağımlı var oluşu değil, bağımsız varlığı olandır”. Dünyada bulunan bütün bireysellikler varlıklarını başka bir varlığa borçludurlar, bu yüzden gerçek değildirler. Tümellerse bağımsız varlıklardır, bu yüzden gerçektirler. Bu yüzdendir ki var oluşları bulunan bireysellikler gerçek değildirler, görüntüdürler; var oluşları bulunmayan tümellerse gerçektirler.

Eleacılık, Platon ve Aristoteles temeline dayanan ortaçağ realizmi bilimsel realizm anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekliğin gerçek olmadığını asıl gerçekliğin, düşünce ürünleri (geneller, tümeller, evrenseller) olduğunu ileri sürer. Tümeller gerçektirler ve tümel nesneden önce gelir. Bu, şu demektir: eşekler gerçek değildir, eşeklik gerçektir ve eşeklik eşeklerden önce gelir. Bu realizm metafizik kapsam içindedir. Tümelin nesneden önce geldiğini savunan düşünürlerin savları altında, Roma, Katolik kilisesinin evrensellik anlayışı yatar. Bundan başka Hıristiyanlık başta tanrı olmak üzere tümellere d Ortaçağ düşünürlerinin bir kısmı da tümeller sorununa mantık açısından yaklaştılar. Nesnelerin yapıları ya da ortak özleri duyulur nesnelerde var olmaları açısından, zihninde var olmaları açısından ve kendi içlerinde var olmaları açısından üçlü bir bakışla ele alınmaya başlamıştır. Bu farklı yaklaşımlar içinde, şeylerin yapısı ya da özü, yalnızca zihinde var olan tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı realizm adıyla nitelendirilir.

Descartes “düşünüyorum öyleyse varım” ile, yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek, düşüncenin dışındaki maddi bir dünyaya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi. Böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke, duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler. Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte, yeni-Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelerine daha fazla ağırlık verdiler. 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamayacağını ileri sürerken, David Hume ile bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyılın başlarında filozoflar, realizmin kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kantçı öznelciliğin ve genel olarak idealizmin karşıtı olarak kullandılar. Yeni-realizm ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken, bilme edimi içinde, monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan eşit olduğu ileri sürüldü. Eleştirisel realizm yeni-realizmin bu monist tutumuna epistemolojik bir yaklaşımla karşı çıktı ve bilme ediminin nesnesi ile gerçek nesnenin, algılanma anında sayısal açıdan iki ayrı şey olduğunu ileri sürdü.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*