Özdekçilik (Maddecilik, Materyalizm) Nedir?

Dış dünyanın nesnel varlığını tanıyan ve özdeğe öncelik veren felsefe akımı. Tarihsel süreçte özdekçilik çeşitli anlamlar kazanmış, çeşitli adlarla anılmıştır. Doğrudan ya da dolaylı olarak şu anlayışlar özdekçilik karakterini taşırlar:

Kendiliğinden özdekçilik (Bu deyim evrenin doğal ve görgül kavranışını dile getirir. Daha sonra İngiliz düşünürü Thomas Huxley’in utangaç özdekçiliğini adlandırmıştır)
Canlıözdekçilik (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes)
İlkel bölünmezcilik (Leukippos, Demokritos)
İlkel eytişimsel özdekçilik (Herakleitos)
Antik özdekçilik (Anaksagoras, Empedokles)
Bölünmezci özdekçilik (Epikuros, Lukretius)
Adcılık (Duns Scotus, William of Occam)
Rönesans bölünmezciliği (Petrus Gassendi)
Mekanikçi özdekçilik (Bacon, Hobbes)
18. yüzyıl mekanikçi özdekçiliği (Toland, Priestley, Helvitius)
Ansiklopedicilerin özdekçiliği (Diderot, La Mettrie)
Dirimsel özdekçilik (Vogt)
Bilinemezcilik (Hume, Kant, Comte)
Felsefesel özdekçilik (Ludwig Feuerbach)
19. yüzyılın ilk yarısı özdekçiliği (Herzen, Bielinski, Çernişevski, Dobroliubov)
Eytişimsel ve tarihsel özdekçilik, bilimsel özdekçilik, bundan önceki tüm özdekçilikler kaba özdekçilik ya da mekanikçi özdekçilik adlarıyla anılırlar.

İnsanlar çevrelerini doğal olarak kavrarken zorunlu bir kendiliğinden özdekçilik izlemişlerdir. Ünlü bir diyalektikçinin dediği gibi ”doğru düşünen, bir tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış her insan için pek açık bulunan eşyanın, çevrenin, dünyanın duyumlarımızdan, bilincimizden ben’imizden ve genel olarak insan’dan bağımsız varlığını kabul etmek” kendiliğinden bir özdekçilik izlemek demektir. İlk bilginler, uğraştıkları özdeksel nesnelerin mantığına, felsefesel bir çaba göstermeksizin doğal ve zorunlu olarak uymuşlardır. İnceledikleri doğa, onların karşısına özdeksel bir biçimde çıkmıştır. Bu bir ‘safdil özdekçilik’tir, özdekçilik olduğu bilinmeden kullanılmış ve gerçekleştirilmiş bir özdekçiliktir. Lenin bu özdekçiliğe ‘doğal-tarihsel özdekçilik’ der. Ne var ki, bu tür özdekçilik bilimsel bir temele dayanmadığından, kaba, görgücül ve olguculuk yoluyla düşünceciliğe düşmekten kurtulamaz. Bu yüzden birçok bilginler temelde özdekçi oldukları halde felsefesel alanda düşünceci görüşler ileri sürmekten kaçınamamışlardır. Lenin bu türlü düşünceciliği de ‘fiziksel düşüncecilik’ olarak tanımlamıştır. Çünkü doğal özdekçilik görmeyle ilgilidir, fizikçinin incelediği nesne gözlerinin önünden kaybolup matematik formüllere dönüştüğü zaman diyalektikten yoksun bulunan fizikçi için ”özdek yok olmuştur”. Bununla beraber fizikçinin üstüne eğildiği her nesne özdeksel niteliğini zorunlu olarak kabul ettirmiştir. Doğanın her türlü bilgisi, evrenin özdekselliğini belirtir. İlkçağın Çin ve Hint bilginleri bu yüzden zorunlu olarak ‘kendiliğinden özdekçi’dirler. Bunlar gibi antikçağ Yunan felsefe tarihi de, özdekçi bir felsefenin gelişmesi tarihidir. Nitekim Aristoteles de, kendisinden önceki felsefeyi özetleyen ve değerlendiren ‘İlk Felsefe’ (Metafizik) nin birinci kitabında şöyle der: ”İlk olarak felsefeyle uğraşanlar, bütün nesnelerin ilk temelinin yalnız özdek olduğunu ileri sürmüşlerdir.”. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Anaksagoras, Demokritos, Empedokles, Epikuros vb. hep özdekçidirler.

Antikçağ Yunan felsefesini özetlemek gerekirse şöyle denilebilir. Bu felsefede ”varlık nedir?” sorusu bilgicilere gelinceye kadar her zaman ”özdektir” karşılığını almıştır. Metafizik ve düşüncecilik ”İnsan nedir?” sorusuyla başlar. İnsanın da birçok doğaüstülükleri hayal edilmekle beraber, özdeksel yapısı hiçbir zaman yadsınamamıştır. Antikçağ Yunan bilgicileri (sofistler) de temelde özdekçidirler. Protagoras ”tanrının varlığını tanıtlamak için elimde hiçbir şey yok, bu yüzden var mı, yok mu bilemem” demektedir. Kritias ”tanrılar, kurnaz devlet adamlarının uyruklarına boyun eğdirmek için ve onları baskı altında tutmak için uydurdukları varlıklardır” der.

Theodore Gomperz öyle demektedir: ”Eski Yunan’da demokratik grubun temsilcileri zanaatlarla, ticaretle, ilk bilimsel araştırmalarla uğraşan yeni toplum katlarında toplanıyordu. Bunun içindir ki dinsel, gelenekçi ve gizemsel düşüncelere karşı çıkmaları olağandır. İdealizm ise, tersine, köle sahibi sınıfların, aristokratların felsefesidir. Bu çevrelerde eski Yunan mitolojisinden fazlası gerekmezdi”. Dünyada olup bitenler tanrılarca belirleniyordu, demek ki dünyanın kurulu düzenine başkaldırılması tanrılara başkaldırmaktı. Dünyada nasıl bir efendi-kral egemen sınıfı temsil ediyorsa egemen tanrıların da bir temsilcisi olmalıydı. Kralın kutsallaştırılması, tanrılar arasında da bir kral imgesi yaratıyordu. Antikçağ Yunanlılarının egemen sınıf felsefesi idealizm, çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa böyle geçti.

Fizikçi düşünürlerse pratik işeyararlılıkla uğraşıyorlardı. Onların deney alanı ve uğraşı nesneleri özdekti. Antikçağ özdekçiliği böylece halk tabakaları arasında hızla gelişiyordu. Doğanın gözlemlenmesi zorunlu olarak özdekseldi. Doğanın her gün biraz daha keşfedilmesi özdekçi görüşlerin meydana gelmesine katkıda bulunuyordu. Özdekçi ‘İon (İyon) okulu’ bu katkıların sonucudur. Bu okulla onu izleyen antikçağ Yunan özdekçiliği, zorunlu mitolojik etkilerden tümüyle kaçınamamakla beraber, felsefeleriyle sıkıca bağıntılı olan özdeksel bir doğa bilgisi geliştirmişlerdir.

Evrensel devinmeyi ve karşıtların kavgasıyla birliğini ileri süren Herakleitosçuluk da böylesine bir gelişmenin ürünüdür. Eytişimsel özdekçiliğin ilk verilerini açıklayan Herakleitos, bilginin konusu olarak doğayı almış bulunuyordu.İnsan ancak doğayı bilebilir, doğayı tanıyabilirdi. Doğaüstü için ileri sürülen sözler, hayal ürünü olan boş sözlerden ileri geçemezdi. Soyut matematik de, bilimsel alanda idealizme açık kalan bir kapı niteliğindeydi. Tümüyle soyut düşünceye dalan kimi matematikçiler zorunlu olarak bu kapıdan geçmişlerdir. Pitagorasçılık bu soyut-idealist anlayışın ilk temsilcilerindendir. Düşünceci ‘Elea okulu’ da bu yolun ürünüdür. Ama öbür yandan doğa bilginleri olan düşünürler, doğanın yapısına eğilmekle, doğal özdekçiliği hızla geliştiriyorlardı. Anaksagoras, Empedokles ve Demokritos doğanın yapısına eğilen bu özdekçi düşünürlerin en tipik ve güçlü örnekleridir.

Antikçağ Yunan Atomculuğu’nun büyük ve güçlü ürünü Epikurosçuluk’tur. Epikurosçuluğun büyük ürünü de ‘Latin özdekçiliği’nin başlıca temsilcisi Lukretius’dur. Özdekçilik böylelikle eski Yunan’dan eski Roma’ya geçmiş bulunmaktadır. Bu öylesine bir geçiştir ki, yüzyıllarca sonra Batı’yı uyandıracak ve özdekçilik anlayışına geniş boyutlar kazandıracaktır.

Lukretius’un bütün düşüncelerini ve Epikuros özdekçiliğine katkısını altı kitap süren bir şiirinden öğreniyoruz.

Lukretius’a göre evren, sürekli olarak devinen özdekten meydana gelmiştir, başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmamıştır ve yok olmayacaktır, zaman ve uzay, devinen özdeğin dışında var olamaz, bunlar birbirleriyle bağıntılıdırlar, özdeğin bölünebilirliği atomda biter, evrenin bütün değişik görünüşlerinin içinde bu atomlar vardır, doğayı açıklamada yaratıcı ilkeler hayal etmek yanlıştır ve yalandır, sonsuz olan evrende sayısız dünyalar vardır, bu dünyalar hep aynı atomsal özdekten meydana gelmişlerdir, devim özdeğin bir özelliğidir ve hiçbir doğadışı varlığın fiskesiyle meydana gelmiş değildir, demir gibi en katı cisimlerin bile içi sonsuz bir devimle devinmektedir. Lukretius bunlardan başka doğaya hiçbir şeyin kumanda etmediği ve edemeyeceği, doğada nesnel yasaların varbulunduğu ve doğanın bu yasalara göre geliştiği, bu yasaların nesnel oldukları kadar da zorunlu bulundukları, düşüncenin nesnel gerçeğin bir yansıması olduğu, sevinç ve acı izlenimlerimizin duyumlarımız ve algılarımızla meydana konduğu vb. gibi şaşkınlık verici çağdaş düşünceler ileri sürmüştür. Kendiliğindenlik evrenin oluşmasında temel yasadır. Şöyle der: ”Evrenin atomlarının yerli yerine yerleştirilmiş olmaları, bir kafanın hazırladığı bir plana göre olmuş değildir. Evrenin içinde bin bir türlü değişime uğradıktan, sonsuzluk boyunca sarsılıp yerlerinden edildikten sonra, her çeşit devinmeleri ve birleşmeleri deneye deneye sonunda evreni meydana getiren bir düzene ulaşmışlardır”. Demek ki bu düzen kendiliğinden elde edilmiş, evren kendi kendini deneye deneye kurmuştur.

Her şeyin bir başlangıcı, bir yaşamı ve bir sonu olduğu yolundaki eytişimsel tez, Luretius’ta bütün açıklığıyla dile getirilir:”Devinmeler, var oluşa ne kesin olarak üstün gelebilirler ve ne de onu koruyabilirler. Meydana gelmiş olanı tümüyle yıkamayacakları gibi meydana getirdiklerini koruyamazlar da. Var olma ve yok olma arasındaki savaş bu yüzden sonsuzca eşit koşullarda sürüpgider. Yaşam, kimi zaman burada ve kimi zaman orada üsttedir, ölüm de öyle. Aydınlık denizin kıyılarına ayak basan çocuğun yaşam viyaklamaları, ölümün hüzün verici iniltilerine karışır. Bu iki oluş birbirine karışmadan hiçbir gecenin ardından gündüz gelmediği gibi hiçbir gündüz de geceye dönmemiştir”. Demek ki evren sonsuz bir oluş içindedir.

Unutulmamalıdır ki bu düşünceler Muhammed’den ve İsa’dan önce ileri sürülmüşlerdir, yirmi bir yüzyıllık bir kıdemleri vardır.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da bu gibi özdekçi düşüncelerin her zaman şunlar gibi sosyo-ekonomik gözlem ve düşünceleri de birlikte getirmiş olmasıdır:”İnsanların gümüş ve altın damarlarını izlediği, toprağın derinliklerinin demirle araştırıldığı bu yerlerde Scaptensula’nın dibinden pis kokulu bir soluk yayılır. Madencilerin yüzleri ve tenleri bu zararlı soluk altında çöker. Onların neden çabuk öldüklerini ve ne türlü çetin bir baskıyla bu uğraşıya boyun eğdirildiklerini, varlıklarının nasıl bir güvensizlik içinde olduğunu hiç görmediniz ya da duymadınız mı?” bu birlikteliğe dikkat etmekle toplumsal-ekonomik düşüncelerin neden özdekçiliği gerektirdiği ve özdekçiliğin neden toplumsal-ekonomik düşüncelerden bağımsız olamayacağı daha iyi anlaşılır. Lukretius, zorunlu olarak, felsefeyi toplumun sorunlarına bağlamıştır. J.J. Rousseau’nun ”Toplumsal Sözleşme”nin kaynaklarından biri olan Lukretius’a göre insanlar, birbirlerine zarar vermemek için bir sözleşmeyle birbirlerine bağlıdırlar. Tüze, tanrısal değil doğaldır. Her ikisi de düşünceci yapıda olmakla bereber Lukretius’un sözleşmesi, Rousseau’nunkinden daha anlaşılır bir niteliktedir. Bu şiirde ileri sürdüğü ‘ortak kuruluş’ ve ‘ortak iyi’ kavramları yanlış olarak bireyci sayılan Epikurosçuluktan çok daha tutarlı olan, Lukretius toplumculuğunu belirtir. Lukretius şöyle der: ”Doğanın ne istediğini duymuyor musunuz? Beden için acıdan uzak, tin için tasasız olmaktan başka bir isteği var mı ki?”

İdealizme pek yakışan bir güçlüler egemenliğinin vatanı olan Roma’da Lukretius, Roma’nın bütün görkemine direnen sağlam bir tohum gibidir. Roma egemenlerinin çıkarlarına uygun düşen dinsel ve gizemsel felsefenin temsilcileri Cicero, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’un bütün çabalarına karşın bu tohum gittikçe verimli olmaktan alıkonulamamıştır. Bilinmesi gerekir ki Lukretius, Roma’da kendisinden hiç söz edilmemek yoluyla baltalanmıştır. Kimi incelemecilere göre bu susku, örgütlenmiş ve bilinçli bir suskudur. Çağımızda da uygulanan bu yöntem bir dereceye kadar etkendir. Nitekim Lukretius’un kişiliği ve yaşamı üstüne bu yüzden hemen hiçbir bilgi kalmadığı gibi, yazılarının çoğu da yitip gitmiştir. Günümüze kalan parçalarından birinde Lukretius şöyle der: ”Kendi zenginliklerini artırmak için vatandaşlarının kanlarını dökerler. Cinayet üstüne cinayet işleyerek zenginliklerini iki katına çıkarırlar. Kardeşlerinin cenaze törenleri onlar için haz konusu, yakınlarının sofraları kin kaynağıdır”.s.308,309

Ortaçağda özdekçilik, ‘adcılık’ ve ‘kamutanrıcılık (panteizm) biçiminde belirmiştir. Her iki anlayış da dinsel yapılı olmakla beraber özdekçi birer eğilim taşır. Genel kavramların (tümellerin N.) nesnelerin adlarından (cins isim N.) başka bir şey olmadığını ileri süren adcılık, nesnelerden bağımsız varlıkları yadsımakla dolaylı olarak tüm metafiziği de yadsımış oluyordu.
Panteizme göre de tanrı, doğanın dışında olmayıp doğayla özdeş bulunan kişilikdışı bir ilkedir. Bu görüş de dolaylı olarak doğaüstü ve doğadışı güçler bulunduğunu ileri süren metafiziği yadsımaktadır.

İlkçağda Grek özdekçileriyle birlikte sönen aklın ışığı yeniden doğmak için 16. yüzyıla kadar beklemek zorunda kalmıştır. 16. yüzyılda Fransızlarca ‘Rönesans’ adı verilen yenidendoğuş, insan aklını yeniden fiziğe ve doğaya döndürmüştür. Bunun sonucu olarak da özdekçilik hızla gelişmeye başlamıştır. Bacon, Galile, Hobbes, Gassendi, Spinoza, Locke bu hızlı gelişmenin başlıca temsilcileridir. Bilim ve tekniğin ilerlemesi özdeksel felsefeyi geliştirirken, özdeksel felsefenin gelişmesi de bilim ve tekniği ilerletmiştir.

Yeniözdekçiliğin kurucusu ve deneysel bilimin babası İngiliz düşünürü Francis Bacon (1561-1626) ”Bilgi kuvvettir”diyerek bilginin olanaklı ve insanın doğaya egemen olması için gerekli olduğunu ileri sürmüş, doğru bilgiyi edinmek için yeni yöntemler (tümevarım)önermiştir. Gerçek bilgiye ulaşmak için ‘putlar’ adını verdiği peşin yargıları yıkmak gerektiğini savunmuş, felsefenin tanrıbilimden ayrılmasına çalışmıştır. Ona göre doğa tümüyle özdekten başka bir şey olmayan ve okunması gereken bir kitaptı.

İtalyan fizikçisi Galileo Galilei(1564-1642) süredurum (eylemsizlik) yasasını ve bağıntılılık anlayışını ilk kez açıklayan düşünürdür. Kopernikus’un dünya merkezli sistemi yıkan güneş merkezli sistemini doğrulamış, skolastik fiziği bir daha ayağa kalkmamak üzere yıkmıştır.

İngiliz düşünürü Thomas Hobbes (1588-1679) özel bir töz olarak ruhun var olmadığını, tek tözün özdeksel nesneler olduğunu savunmuş, doğuştan bilgi olamayacağını, bilginin ancak deney ve gözlemlerle elde edilebileceğini ileri sürmüştür.

Fransız fizikçi düşünürü Pierre Gassendi (1592-1655) tüm skolastiği yadsıyarak Epikurosçu ve Lukretiusçu özdekçiliği diriltmiştir. Bölünemezci özdekçilik anlayışını savunarak nesnelliği, yaratılmazlığı ve yok edilmezliği ileri sürmüştür.

Hollandalı özdekçi Baruch Spinoza (1632-1677) insan özgürlüğünün zorunluluk içinde olanaklı bulunduğunu göstermiş, kamutanrıcı (panteist) anlayışıyla kendinden başka hiçbir şeyi gerektirmeyen sadece doğa olduğunu ileri sürmüştür.

İngiliz özdekçisi John Locke (1632-1704) bilginin tek kaynağının deney ve duyumlar olduğunu, dışarıdan bilgi almayan insan beyninin ‘tabula rasa’ adını verdiği boş bir levhadan ibaret olduğunu göstermiştir.

Ne var ki bu düşünürler eytişimsel düşünmeyi bilmediklerinden özdekçilikleri de zaman zaman düşünceciliğe düşen tutarsız bir yapıdadır. Nitekim Galile varlığın tanrısal bir kaynağı da bulunduğunu söylemiş, Gassendi tanrıyı atomların yaratıcısı saymıştır. Bütün bu düşünürler, çağlarında ilerici bir rol oynayan burjuva sınıfının ideologlarıydılar ve metafizik düşünme yöntemine bağlıydılar. Felsefelerini, çağlarında hızlı bir gelişme gösteren mekanik ve matematik bilimlerine dayamak zorundaydılar. İtalyan fizikçisi Galileo Galilei (1564-1642)’nin, doğa felsefesinde tümüyle özdekçi olan Fransız düşünürü Rene Descartes (1596-1650)’ın ve İngiliz Fizikçisi Isaac Newton (1642-1727)’un mekanik alanındaki büyük bulguları 17. ve 18. yüzyıl özdekçiliğini büyük ölçüde etkilemiştir. Bundan ötürüdür ki gerek doğa ve gerek toplum yaşamının mekaniğin yasalarıyla açıklanabileceği sanılmıştır. Bu yüzden bu çağın özdekçiliği tümüyle mekanikçi bir anlayış içindedir ve ‘mekanikçi özdekçilik’ adını taşır.

Mekanikçi görüş, devimi sadece bir yer değiştirme olayı sayar, çeşitli devim biçimleri arasında sadece yer değiştirme devimini görür ve doğayla toplumu bu yer değiştirme devimiyle açıklamak ister. Oysa yer değiştirme devimi nesnenin yerini değiştirdiği halde kendisini değiştirmez ve nesne gene metafizik devimsizliği, değişmezliği, gelişmezliği, evrimleşmezliği içinde kalır.

Bu mekanikçi anlayış, yukarda sayılan düşünürlerden sonra özellikle İngiliz özdekçileri Toland ve Priestley’le Fransız Özdekçileri La Mettrie, Diderot, Helvitius ve d’Holbach’ı etkilemiştir. Bu yüzündendir ki 17. ve 18. yüzyıllarda İngiliz özdekçiliği ve Fransız özdekçiliği tümüyle mekanikçi bir özdekçiliktir.

Bununla beraber mekanik özdekçilik, devim konusundaki tanrıbilimsel tasarımları çürütmekle geniş çaplı geliştirici olmuştur.

İngiliz özdekçisi, oksijen’in bulucusu Joseph Priestley (1733-1804) bilimsel gerekirciliği savunarak kaderciliğe karşı çıkmış ve düşünmeyle duymanın özdeğin değişik biçimleri olduğunu göstermiştir.

İngiliz özdekçisi John Toland (1670-1722) özgür düşünceyi savunmuş, ve din kurumunun sosyo-ekonomik koşullardan doğduğunu göstermiştir, özdekle devimin birliği kuramını geliştirerek özellikle Spinoza, Newton ve Decartes’i en etkin biçimde eleştirmiştir.

Fransız özdekçisi La Mettrie (1709-1751) evrende tek bir özdeksel töz bulunduğunu, bütün varlıkların bu özdekten meydana geldiklerini ve bütün biçimler arasındaki (bitki, hayvan, insan) farklılığın bir derece farkından ibaret olduğunu ileri sürmüştür.

Fransız özdekçisi Claude Adrien Helvitius (1715-1771) düşüncecilikten arındırılmış Locke duyumculuğunu geliştirmiş, insanın gelişmesinde toplumsal çevrenin oynadığı önemli rolü belirtmiş, insan zekasının yaratılıştan eşitliğini ve bunun toplumsal çevre etkileriyle farklılaştığını ileri sürmüştür.

Fransız özdekçisi d’holbach (1723-1789) dinsel düşüncenin bilgisizlik kaynağından yola çıktığını, insan duyumlarının atomlardan meydana gelen özdeğin etkisiyle varlaştığını, özdeğin devimden ayrılamayacağını, insanın bir doğa parçası olduğunu ve doğa yasalarına bağlı bulunduğunu insan kurtuluşunun ancak eğitimle gerçekleşebileceğini, bilginin olanaklı ve gerekli olduğunu ve bilinemezciliğin düşünceci bir uydurmadan ibaret bulunduğunu savunmuştur.

Fransız özdekçisi Denis Diderot (1713-1784)’un bütün bu düşünürler arasında, Marks öncesi özdekçiliğinin en belirgin ve en gerçeğe yaklaşmış düşünürü olarak, özel bir yeri vardır. Yaşamı süresince feodal-dinsel ideolojiyle savaşmış, Tanrıcılık ve (dinsel)ahlaksal düşüncecilikten özdekçiliğe geçişi sağlamıştır. Diderot, doğal süreçler arasındaki evrensel bağlantıyı sezmiş, doğanın sonsuzca biçim değişmelerini görmüş, özdeksel devimle duyum arasındaki bağlantıyı açıklayabilmek için özdeğin duyarlılığı kavramını ele almış, ikincil niteliklerin de nesnel olduğunu belirterek Locke’u düzeltmiş, düşünce ve bilginin gelişmesinde teknolojik gelişmenin rolünü kavramış, ruhsal fonksiyonlar üstüne özdekçi bir kuram geliştirmiş, kendisinden çok sonra Pavlov’un açıklayacağı tepkeler kuramının öncülüğünü yapmıştır. Teoriyle pratiğin bağımlılığını kavrayan ve teoriyi pratiğe uygulayan bir düşünür olarak Diderot, tarihte ilk kez, bilim ve felsefenin, halka maledilmesi çabasına girişmiştir. Diderot özdekçilikle düşünceciliğin ahlaksal ve felsefesel çifte anlamı olduğunu ve bu iki anlam arasındaki derin ayrılığı sezen bir düşünürdür. Ahlaksal anlamın burjuva idealizminin bir uydurmasından ibaret olduğunu ve her ikisinin de gerçek anlamlarının felsefesel olduğunu, ondan çok sonra, eytişimsel ve tarihsel özdekçi felsefenin kurucuları tarafından bütün açıklığıyla sergilenmiştir. Özdekçilik ve düşüncecilik kavramlarının felsefesel anlamları burjuva ideologlarınca, özellikle özdekçiliğin gerçek anlamını gizlemek ve onu değersizleştirip gözden düşürmek için, kasıtlı olarak ve kaba bir biçimde bozularak felsefesel alandan ahlaksal alana çekilmeye çalışılmıştır. Kimi düşünürlerce düşüncecilik yüksek değerlere (ideallere N.) yönelmek özdekçilikse aşağı değerlere (maddi çıkarlara N.) inmektir. Bilimsel felsefenin bir ustasının dediği gibi, burjuvazi ”kendisinin gizliden gizliye kölesi bulunduğu bütün kusurları” özdekçiliğe ve bunların tersini de düşünceciliğe yakıştırır.

Bütün bu düşünceler temelde özdekçi, düşüncelerdir, ne var ki eytişimden yoksun bulunduklarından zaman zaman düşünceciliğe düşmekten ve metyafizik yanılgılardan kurtulamamışlardır. Mekanikçi özdekçilik anlayışı tümünün temel özelliğidir.

Nitekim Priestley, Locke’un ikiciliğini mekanik anlayışla yadsımış ve düşünceler arasındaki ilişkiyi titreşimlerle açıklamaya çalışmış, Toland olasılık ve rastlantıyı yadsımış ve düşünceyi beynin fizyolojisel deviminden ibaret saymış, La Mettrie tarihsel gelişmeyi büyük adamların ürünü saymış ve halk için din kurumunun gerekli olduğunu söylemiş, Diderot, toplumsal siyasada aydınlar monarşisinden yana olmuş, Helvitius toplumsal gelişmeyi insan bilinci ve tutkusunun sağladığını ileri sürmüş, Holbach rastlantının nesnel varlığını yadsımış ve tarihin yasa koyucularınca belirlendiğini savunmuştur.

Bütün bu özdekçilikler, bilimsel açıdan başlıca üç büyük yanılgı taşırlar:

1. Mekanik anlayışa sahip olmaları. Bütün devim biçimlerini mekanik devime indirgemişler ve organik doğanın özellikleriyle toplumsal yaşamın özgül yasalarını anlayamamışlar, toplumsal gelişmenin bilgilerdeki gelişmenin ürünü olduğunu sanmışlardır.
2. İdealist anlayışa sahip olmaları.
3. Metafizik düşünme yöntemine bağlı oluşları

19. yüzyılın özdekçilik tarihinde ayrı bir yeri vardır. İdealist, metafizik, mekanikçi özdekçilik aşılarak bilimsel özdekçilik bu yüzyılda ortaya konmuştur. Yenidendoğuş (Rönesans) ve onu izleyen iki yüzyıl süresince İngiltere ve Fransa’da gelişen bilimsel özdekçilik 19. yüzyılda Almanya ve Rusya’da gelişmiştir. Her ne kadar tuhaf görünse de Alman idealizmi bilimsel özdekçiliğin başlıca kaynağıdır. Hegel idealizmi bu yeni özdekçiliğin bütün öğelerini bağrında taşır, ancak tepetaklak bir biçimde taşır. Hegel’in sistemine eytişimsel bir bakışla bakınca, onun idealist dış görünüşüne karşın, özce katıksız özdekçi bir alanda ilerlediği görülür. Eytişim (diyalektik) Hegel için dadece düşüncenin değil, doğanın da gelişme yasasıdır. En küçük bir bitkiden, bir böcekten gökteki yıldızlara kadar her şey eytişimsel çelişmelerin aşılmasıyla gelişir. Bu katıksız özdekçi anlayışın kökü, yalnızca Hegel’e değil Alman idealizmine dayanır. Hegel, Fichte’nin ‘sav’ıyla Schelling’in ‘karşı sav’ı bireşim’le(sentez) aşmıştır. Fichte, insan düşüncesinin eytişimsel çelişmelerle geliştiğini ileri sürmüştü. Schelling, eytişimi doğaya uyguladı, doğanın eytişimsel çelişmelerle geliştiğini göstermişti. Hegel bu karşıt savları, ‘evrensel varlık’ kavramıyla sentezleyip aşarak eytişimi evrenselleştirdi. Hegel’in eytişimi ayrıca iki yanlıdır; hem bir yasa, hem de bir yöntemdir. Evrensel varlık bu yasayla oluşur, öbür yandan bu oluşmayı kavramak için bu yöntemi kullanmak gerekir. Bir başka deyişle eytişim ancak eytişimle kavranabilir, tıpkı matematiksel bir sorunu kavrayıp çözebilmek için matematik bilgilere sahip olmak gerektiği gibi. Ne var ki Hegel, kuramda ileri sürdüğü bu doğru bilgiyi eylemde gerçekleştirememiş, diyalektiği metafizik bir düşünme yöntemiyle kavradığından birçok yanılgılara düşmüştür. Hegel’in idealist kalışının zorunlu nedeni budur. Bununla beraber Hegel, tümüyle özdekçi birçok savlar ileri sürmüştür.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*