Liberalizm Nedir, Ne Demektir?

Liberalizm Nedir?
Liberalizm Nedir?

Liberalizm, gerek ekonomi felsefesinde, gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğretidir.

Bu bağlamda, devletin ekonomiye müdahalesinin en alt düzeye çekilmesi gerektiğini savlayan, daha ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması olduğunu öne süren ve somut anlatımını “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” “Laiseez faire laisez passer” sözünde bulan öğreti, iktisadi liberalizm diye adlandırılırken; devlet yetkesinin her anlamda ve her alanda kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların toplumun yapı taşları bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine herhangi bir gerekçe ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması gerektiğini savunan, devletin toplumsal ve kültürel yaşamın düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol üstlenmemesi gerektiğinin altını koyultarak çizen ve somut anlatımını “En iyi hükümet en az hüküm edendir” sözünde bulan öğretiye ise siyasal liberalizm denmektedir.

Siyaset felsefesi, liberal siyaset kuramı ile yakından ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar, kurumsal demokrasi ve hukuk yasaları gibi ilkelerin felsefece dayanaklarını inceler. Liberallere göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak kişisel çıkarların korunmasına ve sağlanmasına yaptıkları katkılar bağlamında meşrulaşırlar.

Liberal düşünürler, gerek her toplum ve kültürün kendi sonunu kendi içinde taşıdığı düşüncesine gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların insanı daha iyiye doğru dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği görüşüne karşı çıkarlar. Liberal felsefecilere göre, maddi olsun manevî olsun her kişinin kendi amaçları vardır ve bu amaçlar başkalarınınkiyle doğal olarak uyum içinde olmadığından bireylerin amaçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarını hangi bakımlardan göz önüne almaları gerektiğini belirleyen kurallar belirlenmelidir. Bu bağlamda siyaset felsefesinin yapması gereken, bir yandan bireylerin ayrı ayrı isteklerine yanıt veren, bir yandan da toplumu güvence altına alan bir yaşam biçimi tasarlamaktır. Liberalizm ile felsefesi, “sol” tarafından refah ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı hiçbir savunması olmayan ve insanın toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin herhangi bir çözümlemeden yoksun “özgür pazar ideolojisi” olmakla eleştirilir.

Liberalizme yöneltilen bir başka temel eleştiri de liberalizmin toplumsal etkeni arka plana iterek toplumlardan ayrı bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu kabul etmesidir.

“Sağ”ın liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara ve geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı etmesidir.

Bir siyasal ideoloji olarak liberalizm, diğer büyük ideolojiler gibi 19. yüzyılın bir ürünüdür. Ancak liberalizme dayanak olan siyasal görüşlerin ve bu görüşleri ortaya koyan değişimlerin izlerini, çok daha eski tarihlerde aramak gerekir.

Liberal görüşlerin kaynağına ilişkin iki farklı açıklama söz konusudur. Bu açıklamalardan ilki cumhuriyetçilere aittir. Özellikle çağdaş dünyada cumhuriyetçiliğin izlerini süren ve yüzyıllardır karşıt görüşler olarak konumlandıran liberalizm ile cumhuriyetçi görüşleri barıştırma çabasında olan bir kısım düşünüre göre liberalizm, “yoksullaşmış ya da tutarsız cumhuriyetçilik”tir (Viroli 2002, s. 61). Bu bakış açısına göre liberalizm, devlet özgürlüğü ve birey özgürlüğünü birleştiren cumhuriyetçi geleneğin, yalnızca birey özgürlüğüne dair olan yanını öne çıkartarak devletle bireyin karşılıklı ilişkisini asgari düzeye indirir. Böylece liberalizm, çağdaş dünyaya karakterini veren “birey” kavramını armağan etmiş olur.

Liberalizmin, cumhuriyetçi argümanların yoksullaştırılmasıyla elde edildiğini ileri süren cumhuriyetçi yazarlara göre, liberal geleneğin temel yapı taşlarını oluşturan anayasallık, sınırlı yönetim, özgürlük gibi kavramlar, cumhuriyetçi geleneğin Antik Yunan’a değin uzanan köklü geçmişinde içerilmektedir. Ancak özellikle 18. yüzyıldan itibaren özellikle sömürgeleşmenin sürdürülebilirliğini sağlamak isteyen Batı dünyası, devlet özgürlüğü ile bireylerin özgürlüğünü ayırt ederek bireylere bağımlı bir devlette de özgür olmanın yollarını gösteren sahte bir perspektif sunar. Bu durum özellikle Amerika’nın Bağımsızlık Davasında somutlaşır. Amerika’nın bağımsızlık taleplerine karşı argümanlar ortaya koyan İngiliz muhafazakârları, Thomas Hobbes’tan gelen özgürlük anlayışını yeniden canlandırarak, özgürlüğü, yasalar da dâhil olmak üzere her türden müdahaleden kurtulmuş olma durumuyla ilişkilendirirler. Böylece dikkatleri devletin özgürlüğünden uzaklaştırarak devletinkiler de dâhil her türden müdahaleden uzak bir özgürlük anlayışının biçimlendirilmesine yol açarlar. İngiliz muhafazakârların ellerinde biçimlenen bu türden liberal görüşlerin amacı, bağımlı bir devlette yaşam ile bağımsız bir devlette yaşamın bireyin özgürlüğü açısından hiçbir fark doğurmayacağını gösterebilmek ve böylece sömürgelerde yaşayan insanların özgürlük taleplerini bastırabilmektir (Pettit 1998, s. 67-71).

Öte yandan liberalizme kaynak arayışı, cumhuriyetçilerin argümanlarından daha sık karşılaşılan biçimiyle, burjuvazinin ilerletici bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkışıyla ilişkilendirilir. Bu bakış açısından liberal düşünce geleneği, Avrupa’da feodalizmin çöküşünün ve feodal düzenin aristokratik değerlerine muhalefet eden burjuvazinin ekonomik çıkar arayışının siyasal bir uzantısıdır. Başka bir deyişle, liberalizm, statüye ve statü gereği doğan sınıfsal farkların konformizm adına sürdürülmesine bir karşı çıkıştır. Bu haliyle liberalizm, mutlak monarşinin ve toprak mülkiyetine sahip aristokratların yerleşik iktidarıyla çatışma halindeki orta sınıfın siyasal ve ekonomik özgürlüklere ilişkin özlemlerini yansıtır.

Liberalizmin doğuşuna kaynaklık eden bu özgürlük taleplerinin belirginleştiği temel eleştiri, iktidarın kaynağı sorunuyla iç içe belirir. Mutlakçı yönetimlerin iktidarlarını ilahi bir hakka dayandıran varsayımları karşısında, iktidarın kökenine bireylerin ortak iradelerini yerleştiren siyasal liberalizm, önce anayasallık, daha sonraları ise temsili demokrasi savunularıyla biçimlenerek, varolan hiyerarşik düzenin değişimine yol açan devrimci bir bakış açısı sunar. Hem anayasallık düşüncesi hem de temsili demokrasi anlayışı, devleti sınırlandırarak siyasal ve ekonomik özgürlükleri korumanın birer aracıdır.

Siyasal açıdan devlet iktidarını sınırlandırma amacının ardında, bireysel özgürlüklerin ve hakların korunmasını garanti altına alma isteği yatar. Bireysel özgürlüklerin ve hakların doğal olduğunu ileri süren liberaller, devleti de bu hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak görevlendirirlerken, aynı zamanda devletin, söz konusu hak ve özgürlüklere keyfi müdahalesini de anayasa ve seçilmiş iktidar aracılığıyla engellemiş olurlar.

Yerleşik iktidar biçimine karşı başlatılan muhalefetin siyasal özgürlükle bağlantılı olarak beliren ekonomik nedeni ise, burjuvanın sahip olduğu sermayenin önünü açma isteğiyle ilişkilidir. Keyfî bir yönetim ve feodal düzenin kalıntısı olan aristokratik zenginliğin özellikle 18. yüzyıldan itibaren büyük bir ivme kazanan ticari sermayenin gelişmesini engelliyor oluşu, dönemin tüccar burjuvalarının varolan geleneksel düzeni eleştirerek, yeni bir siyasi düzenleme talep etmelerinin nedenini oluşturur (bkz. Habermas 2000). Talep edilen siyasal düzenleme, yerleşik iktidara karşı, parlamentolar ve muhalefet yoluyla burjuvaların, iktidarda söz sahibi oldukları ve keyfilik karşısında her türden yönetim mekanizmasını yasa ile sınırlandırdıkları rasyonel bir kurumsallaşmayı öngörür. Böylece burjuvazi siyasal hak ve özgürlük talepleri altında, ekonomik hak ve özgürlükleri de koruma altına alırken, sermayenin gelişimi önündeki engelleri de kaldırmış olur. Nitekim liberal ideolojinin siyasi temellerini ortaya koyan John Locke’u “burjuvazinin sözcüsü” haline getiren de mülkiyeti de tıpkı özgürlükler gibi doğal bir hak olarak değerlendirerek (bkz. Locke 2004, s. 25-44), siyasal özgürlükler ve ekonomik özgürlükler arasındaki değer farkını ortadan kaldırmış olmasıdır.

John Locke (1632-1704): İngiliz siyaset adamı ve filozofu. Locke erken dönem liberalizminin babası sayılır. Locke’a böylesi bir unvanı kazandıran görüşleri “doğal haklar” öğretisinde yatar. Locke’a göre yaşam ve mülkiyet hakları doğal haklardır ve bu açıdan devletin sınırını oluştururlar. Temsili hükümet ve hoşgörü üzerine yapmış olduğu vurgu, özellikle Amerikan Devriminde son derece etkili olmuştur. En önemli eserleri, Hoşgörü Üzerine Mektup (1689) ve Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’dir (1690).

Özellikle liberalizmin özgürlük kavrayışının mülkiyet hakkını içererek ekonomiyle kurduğu yapısal bağlar, ileride liberalizmin, siyasal kazançlarını gölgede bırakarak, laissez-faire kapitalizminin kendisiyle özdeşleşen bir sosyoekonomik düzenin savunulması olarak tanımlanmasına neden olacaktır.

John Locke’un yaşam ve düşünce özgürlüğüyle mülkiyet özgürlüğünü içererek devletin bu alanlardaki müdahalesinin sınırlandırılması gerekliliğini ortaya koyan doğal haklar öğretisi, liberalizmin siyasi ve ekonomik ilkelerinin dayandığı düşünsel alt yapıyı oluşturur. Locke’un “doğal haklar” öğretisi, siyasal yönetimlerin kaynağını ve gerekçesini doğru biçimde anlamak üzere, insanların bir zamanlar içinde yaşadıkları doğa durumu üzerine yapılan bir düşünmenin sonucudur.

Laissez faire- “Bırakınız yapsınlar!”: Devletin ekonomik alana müdahalesinin engellenmesini talep eden ve devlet müdahalesi olmadığı takdirde oluşacak olan serbest piyasa ekonomisinin kendi iç dengesini sağlayacağına dair aşırı güven besleyen ekonomi öğretisi.

Locke’a göre doğa durumu, “(…) insanların doğa yasası sınırları dâhilinde, izin istemeksizin ve başka herhangi birinin isteğine bağlı olmaksızın, eylemlerini düzenlemeye ve mülkiyetleriyle kişilikleri üzerinde uygun olduğunu düşündükleri biçimde tasarrufta bulunmaya yarayan yetkin bir özgürlük durumudur.

Keza bu durum bir eşitlik durumudur; bütün güç ve yetki hiç kimsenin diğerinden fazlasına sahip olamayacağı biçimde karşılıklıdır. Doğanın aynı olan bütün nimetlerinden ayrıcalıksız yararlanmak ve aynı yetenekleri kullanmak üzere doğan aynı tür ve sınıftaki yaratıkların her birinin, tabi kılma ve tabi olma ilişkisi olmaksızın, diğeriyle eşit durumda bulunmasından daha açık bir şey olamaz; (…)” (Locke 2004, s. 5).

Görüldüğü gibi Locke, doğa durumunda insanların sahip olduğu ve bu nedenle siyasal iktidarın müdahale yetkisinin olmadığı bazı haklar saptar. Buna göre Locke’un akıl yasasıyla aynı gördüğü doğa yasası (Locke 2004, s. 7) dâhilinde insanlar eşit ve özgür yaşam hakkıyla üzerinde tasarrufta bulunabilecekleri mülkiyet hakkına sahiptir. Söz konusu haklar doğanın insanlara tanımış olduğu haklar olduklarından, devlet eliyle sınırlandırılamazlar. Nitekim Locke’un bu saptaması, siyasal liberalizme genel karakterini verir. En geniş anlamıyla liberalizm, kişisel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla devletin sınırlandırılmasını öngören ideolojidir.

Her siyasal kuram ve ideoloji gibi liberalizm de farklı zamanlarda farklı düşünürler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış olmakla birlikte, genel olarak tüm liberal kuramlarda ortaklık sağlayan bazı ilkelerden ve dayanaklardan söz etmek olanaklıdır. Bu ilke ve dayanakların başlıcaları; bireycilik, özgürlük, sınırlı devlet, akılcılık, hoşgörü ve adalettir.

Uzun bir süre, yeterince uzgörüşlü olmayan kişilere bir felsefe gibi görünen liberalizm, XX. yüzyılın ikinci yarısında dikkate değer bir yenilenme geçirdi.

Yakın bir geçmişe değin “burjuvazi”nin özlemlerinin dile getirilmesi gibi görülen bu doktrine duyulan ilginin yeniden canlanması, her şeyden önce Batı’da XVIII. yüzyılın sonunda doğmuş olan topluma ilişkin bütüncül bir seçenek önerisi getirme savında olan siyasal ve ideolojik akımların tükenmesinden kaynaklanır; “tutucu” ve “köktenci” hareketler hala varlığını sürdürmektedir, ama Karşı-Devrime özlem duyanların ya da Sosyalist Devrime körü körüne bağlı olanların bir süre önce yaptığı gibi, artık özünde farklı bir toplum vaadinde bulunmazlar.

Sonuçta, Batılı demokrasilerin siyasal evrimi, liberal geleneğin ana düşüncelerinden birçoğunun (“insan hakları”, bir checks and balances sistemi sayesinde egemenliğin sınırlandırılması, “sivil toplumun” özerkliği, vd.) genel bir biçim de yeniden elden geçirilmesine yol açtı, ama ideolojideki bu değişim, hem iç uyum hem de doktrinal kimliğe dayalı, modern toplumların mantığının belli bir biçime aktarılmasına indirgenemeyen liberalizm felsefesi sorununu tek başına çözmeye yetmez. Eğer liberal felsefe çağdaş tartışmalarda bir yer tutmayı sürdürüyorsa bunu, Raymond Aron, Friedrich A. Hayek, Bertrand de Jouvenel ya da daha yakın bir dönemde düşüncesi Avrupa komünizminin çöküşünden önce biçimlenmiş olan Robert Nozick gibi yazarlara borçludur ve bu durum da, özellikle, minimum bir uzlaşmanın ötesinde liberal savların geçerliğini temellendirebilecek -ya da kapsamını sınırlayacak-gerekçelerin sorunsal olma niteliklerini hala korumuş olmalarıyla açıklanır. “Liberalizm”e özgünlüğünü kazandıran yan, hem modernliği tanımlayan düşüncelerin ayrıcalıklı bir anlatım yolu hem de bunlardan kaynaklanan dünyada özel bir akım olmasıdır; çağdaş tartışmaları incelemeden önce bu çifte kimliğin iyice anlaşılması gerekir.

LİBERALİZM NEDİR?

Günümüzün siyaset felsefesine karakterini veren tartışmaların başında kuşkusuz liberal ve toplulukçu düşünce biçimleri arasındaki tartışma gelmektedir.

Bu tartışmanın öne çıkışındaki en önemli etken, 20. yüzyılın son çeyreğine değin hâkim olan liberalizm-Marksizm ideolojik kamplaşmasının, 1980’lerin sonunda sosyalizmin uygulama alanında güç kaybetmesiyle son bulmasıdır. Liberalizm-Marksizm tartışmasının yarattığı iki kutuplu dünya anlayışının sona ermesi ve Marksizm’in bundan böyle salt kuramsal alandaki tartışmaların bir parçası olarak değer bulması, uygulamada, liberalizmin koşulsuz üstünlüğünü ilan etmesine neden olmuştur. Bu aşamada tüm dünyanın artık liberalizmin yörüngesine girdiğini ifade eden Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi (Fukuyama 1992), liberalizme yönelen eleştirel hiçbir görüşün artık olanaklı olmadığının haberciliğini üstlenir.

Ancak liberalizm-Marksizm kutuplaşması sırasında giderek değerini yitiren ve yerini reel siyasetin planlanması görevini üstlenen uluslararası ilişkiler disiplinine bırakan siyaset felsefesinin, sosyalizmin gerilemesinin ardından geri dönüşü, Fukuyama’nın tezini yanlışlayan yeni eleştiri odaklarını da beraberinde getirir. Böylece siyaset felsefesinin yarattığı eleştirel gelenek, liberalizme yönelik içkin ve aşkın yeni tartışmaların yolunu açar.

Liberalizmin içkin eleştirisinin en sarsıcı olanı, özellikle 1970 yılında Bir Adalet Kuramı eseriyle John Rawls’tan gelir. Rawls, ideolojik kamplaşmalarla geçen yaklaşık yüzyıl boyunca bilinçli olarak bazı sorunları görmezden gelme eğiliminde olan liberalizmi, özellikle adalet kavramı konusundaki eksiklikleri nedeniyle eleştirir. Klasik liberalizmin temelini oluşturan faydacı bakış açısının eksikliklerini dile getiren Rawls, liberalizmin yenilenmesine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda liberalizmin ihmal ettiği temaları ortaya koyan alternatif düşüncelerin olanaklılığını gözler önüne sererek siyaset felsefesinin geri dönüş yolunu açar.

Liberalizme yönelik aşkın eleştirileriyse büyük ölçüde, 20. yüzyılın başında, sosyal bilimcilerin “metodolojik çaresizliği”yle (Üstel 1999, s. 10) açıklamak olanaklıdır. Bu çaresizliğin kaynağında, 19. yüzyılın sonlarından başlamak üzere 20. yüzyılın ortalarına değin hüküm süren liberalizm-Marksizm eksenli siyasal açıklama modellerinin, modernliğin kimliklere ve etnisiteye karşı mesafeli tutumunu ortak bir bakış açısı olarak benimsemiş olmaları yatar. Gerek Marksizmin gerekse liberalizmin “(…) ahlak alanındaki kusurları ve başarısızlıkları (…) ayırt edici ölçüde modern ve modernleştirici dünya ethos’unu cisimleştirmesinden kaynaklanmaktadır” (MacIntrye 2001, s. 10-11). Modernliğin olanaklarının, etnik olsun dinsel olsun her türden bölünmeyi ortadan kaldıracağına dair derin inanç besleyen her iki kuram da, toplumsal ve tarihsel olana aşkın kategorilerden hareket ederek, Batı dışına ait olan yargıları, Batı’nın değerlendirme süzgecinden geçirerek üretirler (Tunçel 2010, s. 5). Bu açıdan Batı’nın ulus-devlet sürecinde mücadeleye girdiği ve modernlik dışı olarak değerlendirdiği din ya da etnisite gibi sadakat odakları, bu kuramlar açısından patalojik olguların ötesinde bir değere sahip değildir (Üstel 1999, s. 10-11).

Ancak 1980’lerin sonlarına gelindiğinde, siyasal yaklaşımlarını, dünyanın iki kutuplu olarak bölünmüşlüğünden hareketle oluşturan sosyal bilimcilerin ön kabullerini yeniden gözden geçirmeye zorlayan değişimler yaşanır. Özellikle Avrupa’nın önemli bir kesiminde siyasal istikrarı sağlayan sosyalist sistemin çökmesiyle, etnik ya da dinsel kökenli çatışmalar görünür hâle gelir. Söz konusu gelişmeler iki yönde değişim yaratır. Bunlardan ilki, sosyal bilimlerde yöntemsel bir yenilenme ihtiyacıyla birlikte ortaya çıkar. Bir önceki paradigmaya hâkim olan pozitivizmin bilim anlayışında yeri bulunmayan tarih ve toplumsal içkinliğe dair yargılar, artık birer sav olarak tartışma alanında kendilerine yer bulurlar. Bunun iki anlamı vardır. Öncelikle tarihten ve topluluktan bağımsız yargıların imkânsızlığı, modernliğin tarihüstü kategorilerini boş birer iddiaya dönüştürür. Her türden yargının tarihsel ve toplumsal bakış açısından üretildiği iddiası ikinci olarak ise, tarih dışı bir varsayımlar zinciri öne süren ideolojik bakış açılarının yetersizliğini ortaya koyar (Tunçel 2010, s. 6). Bu nedenle ideolojilerin toplumu “açıklama” iddialarının yerine, artık felsefenin özne-nesne ilişkisi bağlamındaki yöntemsel aracılığını şart koşan “anlama” kategorisi, sosyal bilimlerin odağı haline gelir. Bu açıdan uzun zamandır unutulmuş olan siyaset felsefesinin olanakları, sosyal bilimlerin yöntemsel yenilenmesiyle yeniden belirir.

1980’lerde yaşanan değişimlerin ikinci önemli sonucu ise liberal geleneğin eleştirisinin, sosyalist gelenekten farklı kavramsal çerçevelere sahip olmakla birlikte, özellikle onun soyut bireycilik eleştirisine sahip çıkan toplulukçuluk, çokkültürlülük ve feminizm gibi yeni yaklaşımlarca üstlenilmesidir. Böylece liberal yaklaşımların metodolojik bireyciliğine karşın, ortak iyi, kolektif bilinç ve toplumsal sorumluluk gibi konularda birer yanıt (Audier 2006, s. 10) niteliği taşıyan eleştirel kuramın yeni tartışma odakları, bir yandan siyaset felsefesinin de yeni tartışma konularını belirler, diğer yandansa Fukuyama’nın iddiasının aksine, tarihin sonunun henüz gelmediğini ispat ederler (Tunçel 2010, s. 6). Bu durumda çağdaş dünyanın siyaset felsefesinin yeni dikhotomisi, liberalizm ve toplulukçu düşünce biçimleri arasındaki tartışmada belirginleşir.

Liberal sözcüğü, pek çok farklı anlamı içerecek biçimde 14. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Latince liber, köle ya da serf olmayan özgür insanları işaret etmek üzere kullanılır. Ayrıca sözcük, zaman zaman açık görüşlülük zaman zaman da cömertlik anlamlarını içeren kullanımlara sahiptir. Sözcüğün siyasal bir içerik kazanması ise 19. yüzyıl sonrasındadır. İlk kez 1812’de İspanya’da kullanılan siyasal içerikli liberal sözcüğü, 1840’lardan sonra ise Avrupa’da geniş ölçüde belli bir tür siyasal eğilimi imlemeye başlar.

LİBERALİZM NEDİR? KISACA, ÖZET

Özetle;

Liberalizm ve toplulukçuluk, çağdaş siyaset felsefesini tartışma konularının başında yer alır. Liberalizmin görece olarak uzun tarihselliği içerisinde, farklı düşünürlerce farklı ağırlıklarla öne çıkartılan temel dayanakları ve ilkeleri bireycilik, negatif özgürlük, sınırlı ve yansız devlet, akılcılık, hoşgörü, adalet ve fırsat eşitliği olarak özetlenebilir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde ideolojik gerekçelerle tartışılmasından özenle kaçılan liberalizm, sosyalizm tehdidinin son bulmasıyla bir yenilenme dönemine girmiştir. Bu yenilenmenin gerçekleştirilmesinde kuşkusuz en önemli isim John Rawls’tur. Rawls bir liberal olmasına rağmen, liberalizmi adalet anlayışındaki eksiklikler nedeniyle eleştirerek, “hakkaniyet olarak adalet” kuramını ortaya koyar. Rawls’un açtığı bu yolda, pek çok eleştirel bakış onu takip eder. Bu eleştirilerin içerisinde en etkili olanı, toplulukçuların görüşleridir. Toplulukçular liberalizmin temel argümanlarına saldırırken liberal düşünürlerin ihmal ettiği tarihsellik ve toplumsallık kavramlarını siyasetin birer değişkeni haline getirirler. Toplulukçular eleştirilerini antropolojik, normatif ve sosyolojik boyutlarda ortaya koyarlarken, demokrasi anlayışının da tartışılmasına neden olurlar.

Liberal ve toplulukçu düşünce biçimleri karşısında eleştirel bir tutum takınmak

Toplulukçuluğun ya da liberalizmin tamamlanmış birer düşünce biçimi olduğu inancı, bizleri hataya sürükler. Her iki düşünme biçimi de hâlihazırda değişim göstermekte ve güncel siyasal sorunların çözümü için birer aday olduklarını ispat için yarışmaktadırlar. Liberalizmin topluluk, toplulukçularınsa birey açısından tatmin edici sonuçlara ulaşıncaya kadar da bu tartışmanın süreceği açıktır. Bu noktada her iki görüşe de mesafeli ve eleştirel bir tutum takınarak bakmak bir gerekliliktir. Liberalizm her şeyden önce bireylerin varoluşsal bir deneyimi olarak kültürel değerlerini takdir etmekten uzak görünmektedir. Bireylerin, toplumsal ve kültürel değerleriyle tanınmayışı, kendilerini ifadeleriyle ilgili ciddi sorunlara yol açmaktadır. Dahası liberal devletin yansız olduğuna ilişkin yarattığı “mit”, toplumsal tanınma taleplerinin dile dahi getirilmesini güçleştirmekte ve çoğunluk tarafından yok sayılan bir azınlık algısı yaratmaktadır. Böylesi bir durumun, uzun vadede çatışmalara yol açması kaçınılmaz olduğu gibi sosyal haklar açısından belirli dezavantajlı gruplara da neden olmaktadır.

Ancak liberalizmin alternatifi olarak kendisini ortaya koyan toplulukçuluk da her şeyden önce bütünlüklü bir siyasal proje ortaya koymaktan uzaktır. Dahası kültürel değerlerin öne çıkışı ve bireylerin bu kültürel değerler içerisinden tanımlanışı, bireylerin farklı yaşam biçimlerini benimseyebilmeleri konusunda da engeller teşkil etmektedir. Ancak toplulukçuların karşılaştığı en önemli sorun, insan haklarıyla ilgili olarak belirir. Kültürel dünyanın insanın temel haklarıyla uyuşmayan uygulamaları karşısında, devletin takınması gereken tutumun ne olması gerektiği, kuramcılar arasında ciddi tartışma ve eleştiri konusudur. Son olarak toplulukçu görüşler, modernizmin yarattığı ulus-devlet projesini büyük ölçüde aşındırmakla kalmaz, toplulukların haklarını tanırken mikro-milliyetçiliklerin de önünü açabilecek tehlikeler barındırır.

LİBERALİZM HAKKINDA KONU BAŞLIKLARI

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*