Kentleşme Olgusu

felsefe Nedir

Kentleşme kavramı, bir taraftan kentlerin kırsal kesimlerden göç alarak büyüyüp kalabalıklaşması, diğer taraftan ise bir ülkedeki kentlerin sayısının artması, kentli nüfus oranının yükselmesi, kent toplumunda artan örgütleşme, uzmanlaşma ve insanlar arası ilişkilerin dönüşmesi gibi anlamları içermektedir.

Tarihi süreç içerisinde kentler, toplumların sosyal, ekonomik, coğrafi, kültürel vb. özelliklerine göre farklılık gösterirken, sanayi devrimi sonrasında genellikle “sanayileşme düzeyi” kentler için belirleyici bir unsur olarak öne çıkmıştır. Batı toplumlarında sanayi merkezli bir kentleşme süreci yaşanırken, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, sanayileşme haricinde farklı dinamiklerin etkisiyle kent merkezlerinde nüfus yoğunlaşması yaşanmaya başlanmıştır.

Türkiye 1950’den bu yana dikkat çekici bir toplumsal hareketlilik yaşamaktadır. Anadolu kırsalındaki nüfusu harekete geçiren unsur sanayileşmiş ülkelerdeki gibi, kentlerdeki sanayileşme değil, ekonomik sıkıntı çeken Anadolu insanının “geçim derdi”dir. Batı’da sanayi merkezlerinin yoğunlaştığı yerler, iş gücü ve nüfusu çekerek büyük sanayi kentlerinin doğmasına yol açarken (Temiz, 1991, s. 64), Türkiye’de yeterli bir sanayileşme olmamasına rağmen, göçün ilk yöneldiği yerler yine, göç edenlerin iş bulma imkânının en fazla olabileceği büyük kent merkezleri olmuştur.

Göçler, bireyleri yeniden bir toplumsallaşma sürecine tabi tutarak, tüm aidiyet ve kimlik değerlerinin sorgulanmasını ve yeni ortama göre yeniden kurgulanmasını da beraberinde getirir. Toplumsallaşma sürecinde, bireyden beklenen rollerle şekillenen kimlik, aidiyet duygusu ile doğrudan ilişkili bir olgudur. Sahip olunan kimlik değerleri, göç edilen mekândaki değerler ile uyumu ne kadar az ise, yeniden toplumsallaşma süreci de, o kadar zor geçmektedir. Şöyle ki, daha önce hiç köyünden çıkmamış bir bireyin, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’a göçmesi, göç eden bireylerin yeni yaşam alanına uyumda bazı sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Göç sonucu sadece fiziksel ortam değil, insani ilişkiler de değişmekte ve yeniden kurulması gerekmektedir. Göç sürecinin, kentin yeni sakinleri üzerinde önemli bir takım sosyal ve psikolojik etkileri olmaktadır. İster gönüllü, ister zorunlu olsun, kırsal kesimden büyük kentlere göç eden aileler, yeni toplumsal ilişkilerin kurulması sürecinde bir takım zorluklarla beraber, önemli bir geçim sıkıntısı tehdidi ile de yüz yüze kalmaktadır. Kültürel farklardan kaynaklanan uyum sorunu, göçmenlerin hayattaki önceliklerini de değiştirebilmekte, eğitim çağında olan çocuklar dahil, ailenin tüm fertleri çalışmak zorunda kalabilmektedir. Resmi veya gayri resmi bir takım sosyal destek ve yardımlaşma biçimleri ile ekonomik problemler aşılmaya çalışılsa da, bu süreçte çocuklar ve özellikle de gençler ailenin geçimi sağlamaya yönlendirilmekte ve eğitim hayatından kopmaktadırlar (Yaman, 2012). Kentsel yaşam biçimi, aile fertlerinin rollerinin yeniden tanımlanmasına, çoğunlukla çocuklar ve kadınlar dahil, tüm ailenin eve ekmek getirmek zorunda kalmasına neden olabilmektedir.

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1996-2000), köyden kente plansız ve hızlı göç sonucunda ortaya çıkan kentleşme biçimini anomik kentleşme olarak tanımlamış ve aslında kentlileşememe sürecini şöyle ifade etmiştir (Devlet Planlama Teşkilatı [DPT], t.y., s. 17):

“Ülkemizde 40 yıldan beri hız kazanarak süregelmekte olan kentleşme olgusu, temel bir kültür değişimi sorununu gündeme getirmektedir. Kente göç eden nüfusun kent yaşamına uyum sağlayamaması, kentlileşememe sorunları, farklı bir kültüre geçişte yaşanan gecikme ve direnişler, kalkınma ve gelişme çabalarını yavaşlatan sosyal sorunlara yol açmaktadır.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*